Diyalektik tanımında Marks, gerçekliğin görünenden daha fazla bir şey olduğuna dikkat çeker. Bu durum somut durumun somut tahlilini gerektirir. Örneğin her savaş ve her barışın ayrı ayrı analizinin gerektiğine, haklı savaş ve haksız savaş tanımı nedeniyle her savaşın aynı kefeye konulamayacağına dair ABC anlatır gibi defalarca anlatılmış olmasına rağmen bugün karşılaştığımız ölçüsüzlük ve kafa karışıklığı, bir yanıyla kimlik siyasetinin yan etkileri ise diğer yanıyla Marksizm okumadan Marksizm dersi vermeye kalkışmanın sonuçlarıdır. Vaktinde tartışılarak aşılmış, tüketilmiş konuların bugün yeniymiş gibi servis edilmesi de benzer bir durumdur.
Diyalektik ve bütünsel bakış mı körlük mü?
İster renk körlüğü, isterse kimlik/cinsiyet körlüğü olarak yakıştırılsın, Marksizmin sınıf bakışının tüm ezilenleri ve ezilme hallerini gördüğü/kapsadığı ve en gerçekçi/uygulanabilir çözümü geliştirdiği gerçekliğinin bugüne dek anlatılanlara, yaşananlara ve gösterilenlere rağmen ayırdına varılamamışsa; sorun bizzat “körlük” atfında bulunanlardadır.
Lenin’in 100 küsur yıl önce gerek kadın meselesi gerekse genelde halklar özelde uluslar meselesi üzerine söylediklerinin ve Sovyet pratiğinde uygulananların bugün 2025 yılında hala anlaşılamamış olması, gerisinde kalınması, bir başka körlüktür. “Süreç”le beraber bir süredir “Reel sosyalizm” diyerek hafife alınan Sovyetler, Yugoslavya vb. pratikler ne yazık ki doğru kaynaklardan değil Marksizmin muarızlarının ortaya koydukları üzerinden incelendiği için cumhuriyet, özerk bölgeler, azınlık hakları vb. konusunda neler yapıldığı bilinemiyor/kavranamıyor. Ayrıca bu kadar gerilere gitmek zor geliyorsa 1980 öncesinde Alevi mahallelerinde, Rumların ve Ermenilerin yaşadığı bölgelerde vb. yaşanan saldırılara/provokasyonlara karşı devrimcilerin nasıl rol aldığının araştırılmasını öneririz.
Yazık ki bugün, bir darbe ikliminde yaşarken yani, tüm muhalif sesler susturulur, tüm itiraz potansiyelleri boğulur, emeğin hakları görülmemiş boyutta gasp edilir, sermayenin tam ve kesin hakimiyeti için hiçbir sınır tanınmazken, ülke ardına kadar emperyalist yağmaya açılmış, doğa tepeden tırnağa katlediliyorken ve üstelik bu, 12 Eylül, 12 Mart gibi geçici değil kalıcı bir nitelik kazanmışken, bu konuda en bilinçli ve örgütlü tavır alanlar (Devrimciler, Marksistler) bu türden zorlama polemiklerle meşgul ediliyor, yıpratılıyor ve ortak tavır zemini aşındırılıyor.
Ölçü yanlış yerden alınınca; Marksistten milliyetçi, Bahçeli’den demokrat-bilge üretilir ve hatta kim bilir belki yarın Trump’a “barış adamlığı” yakıştırılır, Netanyahu’ya bile olumluluk atfedilir. Benzer şekilde, yine yanlış ölçü sebebiyle; emperyalist dönemde artık ulusal sorunun burjuva çözümünün mümkün olmadığını, bu nedenle de gerçek demokratikleşmenin emperyalizmle beraber değil emperyalizme rağmen olması gerektiğini savunan devrimciler, kimlik sorununu görmemekle, bu konuda elini taşın altına koymamakla suçlanır.
Kafalar öylesine karışmış durumdaki her şeyin 7 Ekim 2023’te Gazze’den İsrail’e karşı geliştirilen birleşik eylemle başladığı zannediliyor; dünya/bölge tahlilleri bunun üzerine bina ediliyor; yani 2011’e bile gidilmiyor. En azından sorunun kaynağını doğru yerde aramak isteyenler için söyleyelim; AKP, emperyalizmin özel yetkili partisidir ve yaklaşık çeyrek asırdır görevdedir. İsrail’in ise varlık nedeni emperyalizmin bölge taşeronluğudur; vurucu güç olmaktır. Bugün Filistinlilere yönelik geliştirilen soykırım da Yemen’in vurulması da Kafkaslarda İsrail’in aldığı rol de doğrudan emperyalizmle ilintilidir; halkların tepkilerine rağmen AB’den yaptırım kararının çıkmaması tam da bu karşılıklı ilişki (iş birliği) sebebiyledir.
Dünyanın daha önce bu boyutlarda paylaşılmadığı bir süreç yaşanıyor. Aynı anda dünyanın dört bir yanında hamle yapılıyor. Savaş gemileri, nükleer denizaltılar Venezuela’yı kuşatırken; Gazze bina bina yok edilip ABD’nin istediği yıkıma doğru yaklaşılırken, Afrika, Asya, Kafkaslar gibi coğrafyalarda emperyalist hamleler gerçekleşiyor.
Gerek emperyalist aktörlerin gerekse işbirlikçi-taşeron ilişkisi içinde olan iktidarların tüm kozlarını kullandığı böyle bir süreçte, en geniş muhalif kesimleri bir araya getirmenin neden olmazsa olmaz önemde olduğunu bugün tartışmak zorunda kalmak bile üzücüdür.
“Süreç”in birinci yılı dolarken “barış günü”
1 Eylül gerçekte çok farklı bir tarihe ve dinamiklere dayansa da bir süredir doğrudan Kürt sorunuyla veya “süreç”le ilişkilendiriliyor. Bu tarihsel tartışmalara girmeksizin söylersek, kelime anlamının yaptığı olumlu çağrışıma bakarak yapılacak barış övgüsünün bir anlamı olmayacağı gibi yanıltıcı bir rolü de olacaktır.
“Para konuşunca, doğruluk susar.” diye bir Rus atasözü var. Evet şimdi para konuşuyor; sermaye, sermayenin tam ve kesin hakimiyeti konuşuyor. Sermayeyi, sermayenin ne olduğunu, Marks’ın deyimiyle “canlı emeği emen bir vampir,” Gramsci’nin deyimiyle bir “canavar” olduğunu anlamadan ne emperyalizmi ne de faşizmi anlayamaz, dünyada ve ülkelerde olup biteni açıklayamayız.
Marksizmde bu en açık biçimde anlatılmış durumda; özelde savaşın genelde tüm kötülüklerin kaynağında sermaye vardır. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı da devamında faşizmin yaygınlaşmasını da 20 yıl sonra İkinci Emperyalist Paylaşımın yaşanmasını da 1945 sonrasında dünyadaki değişimi de ve bugün gelinen aşamayı da sermayeden bağımsız düşünemeyiz.
Bugün artık dünyada iki olgu kesişmiş ve birbirini potansiyelize eder durumdadır; birincisi neoliberalizm, ikincisi yeniden paylaşım savaşı. Neoliberalizm zaten sermayenin tam ve kesin hakimiyeti demektir. Dünya savaşı da sermayenin gemi azıya aldığı dönemdir; adı üzerinde paylaşım savaşı, hiçbir kural vb. ile sınırlanmak istemez.
İşte böyle bir süreçte biz savaş ve barışı tartışıyoruz. Bizden, savaş denilince sadece Kürt sorunu bağlamlı olanı, barış denilince de şimdilik o zeminde silahların susmasını anlamamız isteniyor. Örneğin temmuz ayında en az 204 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiş olması, yine Temmuz’da 31 kadın cinayetinin işlenmiş, 30 kadının şüpheli bir şekilde ölü bulunmuş olması, kayyumların-tutuklamaların devam ediyor olması, grev yasakları, doğa katliamları, halka açlık ve yoksulluk dayatan Şimşek programıyla ve mülkiyet gasplarıyla yapılan saldırılar, yarım milyona yaklaşan maden ruhsatları savaş sayılmıyor. Tek meselenin “süreç” olduğunu kabul etmemiz, mücadeleye/savaşa salt bu açıdan bakmamız isteniyor.
“Süreç”te son durum
Barış gününe girerken, Meclis komisyonunun da tarafların da ortaya koyduğu tablo, bize 1993’ten ve 2015’ten sonra bir kez daha aynı yanılgılar içerisinde olunduğunu, ders çıkarılmadığını, Kürt hareketi tarafından emperyalizmi ve sınıf iktidarını tanıma konusunda doğru bir sınav verilmediğini gösteriyor.
Kısaca anımsatalım: Bahçeli, o abartılan ve büyük anlamlar yüklenen çağrısında “Türkiye’ye getirilirken her türlü hizmete hazırım diyen terörist başı buyursun terörün bittiğini, örgütünün tasfiye edileceğini tek taraflı ilan etsin” demişti. Burada bir çözüm dilinden, bir çözüm niyetinden, karşılıklı bir diyalog zemininden değil bir hiyerarşiden, egemen bir dilden ve bir tasfiye çağrısından söz edilebilir.
Nitekim gelinen aşamada kimse memnun değil. Söylenenler birbirini tutmuyor. İmralı’da 3 saat görüşme oluyor peşinden 3 satırlık açıklama yapılıyor. Aynı günlerde Erdoğan, “Şimdi son düzlüğe varmış bulunuyoruz.” derken, PKK yöneticisi Helin Ümit, “Kimseye mecbur değiliz, bir kapıyı kapatan Allah diğerini açar…Türk devleti inkarcılığı, asimilasyonu, teslimiyeti gözümüzün içine baka baka dayatıyor” diyor. Kongra-Gel Eş Başkanı Remzi Kartal da gerilla güçlerinin hâlâ sahada olduklarını söylüyor ve “Sembolik olarak 30 yoldaş silahlarını yaktı ama biz geçmişten daha güçlüyüz. Eğer şartlar oluşursa gerilla demokratik siyasete katılır, oluşmazsa kendilerini korur” diye ekliyor. Toplantılarına bir hafta ara verilen komisyon ise adeta sorunun bu şekilde çözülemeyeceğinin göstergelerinden biri oldu.
Denilecektir ki bu nedir? Sıkça söylediğimiz gibi bu “sadece Türkiye’nin değil bütün Ortadoğu halklarının çözüm modeli” olarak gösterilen paradigmanın açmazlarıdır. Eğer bir taraftan Öcalan’ın 21 sayfalık perspektif yazısıyla silahın neden artık bir enstrüman olmadığı, hatta bu adımın on yıllar önce atılması gerektiği söylenecek, tasfiyenin teorik, politik, tarihsel ve programatik gerekçeleri anlatılacak, diğer taraftan da “gerilla sahadadır ve geçmişten daha güçlüyüz” denilecek.
Mesele şu ki ortada temel önemde bir sorun var. Üstelik bu, taktik bir hata da değil stratejik bir sorundur; bir yanılgıdır, en temel taşların yanlış dizilmesidir. “Marksizm aşıldı Marks yanıldı” demek kolay ama altı doldurulamayınca ortaya böyle tablolar çıkar.
Gerçekte iktidarın duruşunda şaşırılacak hiçbir şey yok. Başka türlü davranmasıdır asıl şaşırtıcı olacak olan. Pratik adımlar ve mevcut fiili tablo, iktidarla girilen ilişkinin bir bütün halinde yanılgıya dayalı olduğunu gösteriyor.
Marksizmin defalarca mahkûm ettiği, anarşistlere, ütopik sosyalistlere vb. ait fikirlerin tekrarından başka bir niteliği olmayan, bugün hiçbir anlamı ve karşılığı bulunmayan teorilere, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi ittifakı gibi bugün tekrarı olamayacak pratiklere gönderme yapmanın, bu sınıf uzlaşmacı ısrarın ortaya halk yararına en ufak bir sonuç doğurmayacağı sürecin başından beri belliydi. Tam da bu nedenle, sürecin oyalayıcı/geciktirici ve hatta ayrıştırıcı etkisinin dışına çıkılarak, sınıflar mücadelesinin giderek kapsam büyüten rolüne göre tavır ve konum almak, tüm devrimci demokrat kesimler için acil bir görevdir.
Devrimci Hareket
1 Eylül 2025