• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Cuma, Mart 6, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

19 Mart nereden ve nasıl okunmalı?

Facebbok'ta PaylaşTwitter'da Paylaş

“Eğer itilmezse hiçbir diktatör düşmez, etkili darbeler dışarıdan vurulamaz.”

(Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz-S:33)

Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali ve tutuklanması ile tetiklenen süreç, kapsam büyüten saldırganlık ve  çeşitlenerek farklılaşan değerlendirmeler eşliğinde devam ediyor.

Bugün artık bu türden meselelere/süreçlere dair benzer zeminlerde dahi taban tabana zıt değerlendirmeler söz konusu olabiliyor. Elbette herkes düşüncesini bir şekilde ifade edecek; asıl mesele, en lokal gelişmelerde bile küresel boyuttaki sınıf ilişki ve çelişmelerinin izini sürme konusundaki sığlaşma ve yöntemsel daralmadır.

19 Mart ve sonrasında “olmaz, o kadarını yapamazlar” denilen hemen her şey oldu. Halbuki yakın tarihsel hafıza, olmaz zannedilen birçok şeyin emperyalizmin şu veya bu biçimdeki desteği eşliğinde AKP eliyle gerçekleştirildiğini gösteriyor. Kısaca TSK’deki dönüşümü, Ergenekon davalarını; cumhuriyet, laiklik, parlamentonun rolü, yüksek yargı vb. konulardaki değişimi anımsayalım.

Meseleyi kişiselleştirmeden düşündüğümüzde bugünkü karanlıktan daha yoğun karanlıkların da potansiyel olasılıklar içinde olduğunu, savaş ve darbe ikliminin bunun habercisi olduğunu görürüz. Mesele tek başına ne Ekrem İmamoğlu’dur ne de Erdoğan’ın ikbalidir.

Sınıfsal bir perspektifle bakılmadığı takdirde, hemen her gün olup bitene şaşırmak mümkün; halbuki yargının bir operasyon aracı olmasından, mülkiyete çökmeye ve mülkiyet değişimine, küresel güçlerle ilintili istihbarat elemanlarının adının geçiyor olmasından CHP içinden itiraflara kadar izleyebildiğimiz veya izlettirilen her şey, küreselleşen ve doğrudan müdahale araçlarını geliştiren sermayenin normları arasındadır.

1980, sermayenin tam ve kesin hakimiyeti yolunda bir çeşit “milat” niteliğindedir. Darbe eşliğinde yapılan planlama, farklı eşiklerle bugüne dek adım adım uygulanmıştır. Bu, aynı zamanda devletin küçültülmesi adı altında kamusal olan hemen her şeyin tasfiyesi amaçlanırken, genelde devletin özelde belediyelerin bir şirket gibi işletilmesi sürecidir. İşte bu süreçte belediyeler de bir şirket ağıyla donatılmış ve kamusal olması gereken hemen tüm hizmetler ihale yoluyla rant alanı, peşkeş ve istismar zemini haline getirilmiştir. Dikkatli bir gözle incelendiğinde bugün dava konusu olan meselelerin AKP belediyelerinde çok daha fazla olduğu görülebilir. Ne var ki olgunun özü bu değil. Söz konusu olan, küresel aktörlerin de müdahil olduğu bir çıkar ve paylaşım zeminidir.

Devrimcilerin, sosyalistlerin böyle bir gerilime dahli, ne CHP belediyelerinin savunusu ne de Ekrem İmamoğlu taraftarlığıdır. Bu, bir sistem/rejim meselesidir. Küresel bağları gören bir yerden ve saldırının CHP’yle/belediyelerle sınırlı olmadığının ayırdına varan bir kavrayışla ele alındığında görülecektir ki bizlerin bu kavgaya dahil olma aralığı, “Ekremcilik” ve “CHP’lilik” değil, 2013’te Gezi sürecinde olduğu gibi bugüne dek AKP ile ifadesini bulan saldırılarla ilintilidir. Buna, ad bulmakta güçlük çekilen ve “süreç” diye ifade edilen iktidar atraksiyonu da dahildir.

Bizler, hiçbir konuda kişiselleşmiş dar bağlamlı ikilemlerin tarafı değiliz. Bizler, mevcut kavgada adı geçmeyen milyonların/halkların sorunları bağlamında tarafız. Kavgamızı bu bağlam içinde veriyor, tercihlerimizi buna göre yapıyoruz.

Dikkat edilirse tartışma, belediyelerin şirketleşmesi, özelleştirmeler vb. üzerinden yürümüyor. Konu öylesine dar bir bağlama sıkıştırılıyor ki gerçekte kayyumların da bir çeşit özelleştirme ve “çökme” olduğu kavranamıyor. Ve AKP’nin kayyumları kalıcılaştırma, belediyeleri yetkisizleştirme ve valileri/kaymakamları bir çeşit kalıcı kayyum haline getirecek düzenlemede, Erdoğan’ın “Kayyum uygulamaları yeniden istisna haline gelecek” sözüne bakılarak olumlu/demokratik çağrışımlar aranabiliyor.

Gerçekte, belediyelerde şirketleşme; güvencesiz istihdam, sendikasızlaştırma ve hak gaspı demektir. Bunun bir örneğini de İzmir Belediye Başkanı’nın, emekçilerin direnişine, AKP’lilerden bildiğimiz tarzla verdiği yanıtlarda gördük.

Elbette tüm burjuva partilerini ve adaylarını eşitlemeyeceğiz; elbette devrim ufuklu mücadelenin bugün için güncel, kısa erimli, düzen içini de kapsayan boyutları olacaktır; temel olan gibi tali olan da vardır; önemsiz değildir; ancak belediyecilikle Fikri Sönmez‘in pratiğini ve mirasını, parlamentoculukla devrimciliği karıştırmayacağız.

19 Mart bir eşiktir

19 Mart’ı önemli kılan, AKP’nin 23 yıllık pratiğine/saldırganlığına karşı biriken öfkedir. Milyonların sokağa dökülmesini, öğrencilerin barikatları aşmasını, yaşanan bilinç/eylem/örgütlülük sıçramasını Ekrem İmamoğlu’yla, Özgür Özel’le açıklamak; sokakta, yaşam alanlarında sözünü söyleyen kitlelere haksızlık olur.

Süreci yalnızca AKP bağlamlı; AKP’nin hiç kesintiye uğramayan ve sürekli olarak el yükselten, yaşamı daraltıp emekçiyi soluksuz bırakan yasa tasarıları, saldırıları ve icraatları üzerinden okumak bile güne ve devamında geleceğe dair çok şey anlatıyor.

AKP 23 yıldır yaptığını daha açık yapıyor. Bu yapılanlar, dünyada Trump’ın, Netanyahu’nun, Elon Musk’ın, Meloni’nin; İngiltere, Almanya, Fransa vb.nin yaptıklarıyla bir çelişme değil uyum halindedir.

Mevcut küresel savaş, 1. ve 2. Paylaşım savaşlarında da çeşitli öngörüler eşliğinde ifade edildiği gibi kapitalizmin zorunlu bir aşamasıdır; bir istisna değil bir kuraldır ve şimdi canavarlar zamanıdır. Dolayısıyla şaşırmanın değil sınıfsal gözle bakıp anlamanın zamanıdır. Ahmet Türk, “İnfaz paketi hayal kırıklığı yarattı, endişemiz büyüdü” diyor. Halbuki paketten olumlu bir şey çıkması halinde şaşırmak gerekiyordu. Muhalif  her sesin şiddetle, yargı operasyonuyla bastırıldığı, gazeteciler dahil yüzbinlerce insanın hapishanelere doldurulduğu, kimilerinin bir çeşit rehin olarak tutulduğu, tecridi daha da büyüten yeni hapishanelerin hızla yetiştirilmeye çalışıldığı koşullarda gerçekte iktidarın antidemokratik adımlar değil sınırlı da olsa demokratik herhangi bir adım atması şaşırtmalıdır.

Bugün tüm kıtaları içine alan ve kapsam büyüterek derinleşmesi beklenen savaşın barış üretmesinin neden mümkün olmadığını, lokal düzeyde kimi uzlaşmaların olması halinde bile bunların nitelik belirleyici olmayacağını bilmek; Ukrayna’yı da ABD-Rusya  ilişkilerini de Suriye’nin veya İsrail’in özgünlüğünü de Kürt sorununun neden bu şekilde çözülemeyeceğini de öngörebilmeyi sağlar. Halkların sorunlarına, emperyalist/faşist denklemlerde değil, bu denklemlerin müsebbibi güçlerle mücadelede çözüm aranmasını beraberinde getirir.

Bizlerin patronlara “Gelin ülkenin umutları yeniden yeşertecek bu demokrasi ve adalet devrimini birlikte gerçekleştirelim.”  diye çağrı yapan Ekrem İmamoğlu’ndan da Kürt sorununun demokratik çözümünü ve “demokratik toplumu” AKP/MHP ile beraber gerçekleştireceğine inananlardan da farkımız olmalı. Bu fark, yeni, sınırlı veya salt bize özgü değildir; yöntemseldir; stratejiktir; devrimseldir; ekseninde Lenin’in emperyalist dönem Marksizmi, tüm demokratik sorunları proleter devrimin bileşeni olarak görme yöntemi vardır.

21’inci yüzyılın Leninizmi geçersiz kıldığından, artık 20. yüzyılın “ağır bagajından” kurtulmak gerektiği iddiasına kadar temel önemde yanılgıların ve hatta savrulmaların yaygınlaştığı, Marksizmin defalarca mahkum ettiği sapmaların nüksettiği, “yapay zeka”ya her şeyi çözecek boyutta büyük anlamların atfedildiği bu tarihsel kesitte bir kez daha Lenin demek; Leninist devrim anlayışının gereklerinin altını çizmek, olmazsa olmaz önemdedir.  Lenin’in İki Taktik kitabına önsözde dediği gibi “Devrim olayları bize bugüne kadar çok şey öğretti. Ama şimdi sorun devrimin özneleri olarak bizim ona bir şey katıp katamayacağımızdır.” Yani yerinde saymak değil, tekrar değil, dogmatizm ve şablonculuk değil, yeniden üretimdir yapılması gereken.

Temel tezler ışığında güncelleme ve yeniden üretim

Marksizm, bugün taşıdığı tüm eksiklere ve güncellenme ihtiyacına rağmen, insanlığın feneri olmayı sürdürüyor. Diyalektik ve tarihsel materyalizm, doğası gereği şablonu, ezberi veya zaman-mekân ötesi kabul gören dogmaları reddeder. Ancak bu nitelik, yöntemsel güncellenme ihtiyacını ve yaşayan bir öğreti olan Marksizmi, ihtiyaç duyulan zeminde/aşamada yeniden üretmeyi yok saymaz.

Dünyada reel sosyalizmin çözülmesi, eski Sovyet Cumhuriyetleri’nin dağılması sonrasında genelde sol değerlere özelde Marksizme dair yaşanan güven sarsılması, bir taraftan örgütsüzlük ve dağılma oranını büyütürken diğer taraftan Marksizm karşıtlığını “soldan” yapanların sayısını ve etki alanını çeşitlendirerek artırmıştır.

Bu koşullarda ve sınıfa karşı sınıf bilinciyle örgütlenmesi gereken mücadele için zeminin hiç olmadığı denli hazır hale geldiği bir konjonktürde, Marksizmin temel teorik tezleri paralelinde ve Devrimci Yol’un 48 yıldır aydınlatan ışığında ideolojik-politik bir güncellemeye ihtiyaç vardır. Önemli olan güncellemeden veya yeniden üretimden, uzaklaşmanın değil derinleşmenin anlaşılmasıdır.

Mevcut konjonktürde objektif koşulların sunduğu imkanlarla subjektif koşullardaki yetersizlik, aradaki bu açı büyüklüğü, solun/devrimcilerin aktüel görevlerinin olduğu kadar fikri dünyalarındaki üretkenliğin de konusudur. Umudun da moralin de grafikleri kendiliğinden yükselmez. Örgütlü programatik duruş; kavganın salt reflekslerle değil, doğru bir stratejik ufukla yürütülmesi, devamlılığının da başarısının da koşuludur.

Yöntemsel olandan başlayarak söylersek; birincisi, yanlış sorulara doğru cevap olmaz. İkincisi, zor soruların kolay cevabı yoktur. O halde özellikle sınıfsal bir yaklaşımla analiz gerektiren olaylar değerlendirilirken kolaya kaçmayacak, Lenin’in dediği gibi şeylerin özündeki çelişmeleri inceleyeceğiz.

Marks’ın radikalizmi anlatırken söylediği gibi sorunları kökünden kavrayacağız; gerçekte bu sınıfsallıktır. Sınıfsallık yani sınıfsal bakış açısı gözetilmediği zaman hemen her şey yanlış tartışılıyor. Bugün solun en büyük sorunu/handikapı budur. Daha önce de çeşitli vesilelerle “sol felsefesini yitirdi, sol programatik bakış açısını yitirdi, stratejik hedefle an arasındaki bağ çoğu kez koparılıyor” dedik. Veya çok daha önemlisi, 80 öncesi mirasın yanlış okunmasına bağlı olarak devrimcilik sadece itiraz, sadece kavga, sadece yıkıcılık olarak anlaşılabiliyor. Halbuki devrimcilik hem itiraz hem alternatiftir; alternatifin bugünden somutlanmasıdır.

Einstein’den esinle söylersek sorular aynı olsa da cevaplar farklıdır. Bu nedenle güncelleme kaçınılmazdır. Bugün ne biz ne de dünyadaki bir başka devrimci yapı geçmişi tekrar edemez. Hatta bazen öyle açılar oluşuyor ki ders çıkarma meselesi bile farklı bağlamlarda ele alınmayı gerektiriyor.

Toplumsal maya, yöntemsel pusula

Devrimciler, devrim yolunda her şeyi kendileri yapacak olan özneler değildir. Genelde devrimciler, Marksistler özelde Devrimci Yol bir toplumsal maya, bir yöntemsel pusuladır. Her sorunda, her konuda, sınıfsallık ölçütü vardır. Ezbere veya keyfi yaklaşım yerine tecrübelerin, doğruluğu kanıtlanmış önermelerin ortaya koyduğu ölçülere göre değerlendirme yapılır/yapılmalıdır.

Biz “Devrimci Yol ne eylemişse güzel eylemiştir” demiyoruz. Yaklaşık yarım asır öncesine gidip güzelleme yapmak değil amacımız. Hatta tersine o gün yapılmış pek çok şeyi bugün tekrar etmenin olanaksızlığının da bilincindeyiz. Güncelleme için eleştiri de geliştireceğiz ama bunu, soyut tartışmalar üzerinden değil mücadelenin ihtiyaçlarını gözeterek yapacağız. İkincisi bugün sıklıkla rastlandığı gibi dün muarızlarımızın söylediklerini bugün “keşfederek” değil, zamanın kazandırdığı bakma ve görme avantajıyla o muazzam birikimi yeniden üreterek sorumluluğumuzu yerine getireceğiz.

Bugün ülkede veya bölgede bir şey olduğunda nasıl ve neye göre değerlendireceğiz? Dünyada olup biten deneyimlerden hangisini ve nasıl ölçü alacağız?

Dikkat edilirse bugün artık sosyal medyada başlayan güncel bir tartışma ortaya kırk çeşit fikir/eğilim çıkarıyor. Çünkü yöntemsel değil keyfi, duygusal veya bireysel olan öne çıkıyor.  

Türkiyeli devrimcilerin bir anlamda büyüme ve olgunlaşma çağı olarak da değerlendirilebilecek 80 öncesi sürecin üzerinden 45 yıl  geçti. Bir devamlılıktan söz etmek zor. Hem unutkanlık söz konusu hem de güncelleme yerine öznelleşme yaşanıyor. Yöntemin gerekleri dahilinde bir güncelleme ve yeniden üretim yerine yanlış tartışılıyor. Diyebiliriz ki bu artık hemen her konu için geçerli. Örneğin savaş olgusu tartışılırken, duygusal davranıp “iyi savaş kötü barış yoktur” mu diyeceğiz; yoksa Lenin’in de ölçü aldığı gibi “savaş politikanın başka araçlarla devamıdır” mı diyeceğiz; haklı savaş, haksız savaş tanımlarını mı hatırlayacağız?

Tarihsel olarak biz haklıyız. Bu nedenle kavgadan değil haksız kavgadan veya kavganın amaç edinilmesinden kaçınırız. Sınıfsal ölçülerle bakıldığında savaşa da barışa da yüklenen anlam değişir. Yapılan kimi değerlendirmelerin aksine savaşın 24 saat devam ettiğini, savaş sebepleri ortadan kalkmadan barıştan söz edilemeyeceğini söyleyebiliriz.

Carl Von Clausewitz’in bilinen sözüdür; “Savaş politikanın başka araçlarla (şiddet araçlarıyla) devamıdır.” (Savaş Üzerine) Lenin bunu bir aksiyom, postulat (ön doğru) kanıtlanması gerekmeyen bir söz olarak ele alır.

“Biz barış arzusunu, halkın barıştan beklediği yararın bir dizi devrimlere başvurmaksızın elde edilemeyeceğini yığınlara anlatmak için kullanmalıyız. Savaşların sona erdirilmesi, uluslar arasında barış, yağmaya ve zora son verilmesi – bütün bunlar bizim idealimiz; ama bu ideal, doğrudan ve ivedi bir devrim çağrısının eşliği olmazsa, burjuva safsatacıların yığınları ayartmasına yarar.” (Barış Sorunu Üzerine, Lenin)

Elbette her sorunu tek yazıya sığdırmayacağız ama diyebiliriz ki bu yöntemsel ölçüler/ipuçları ile hareket ettiğimizde, 7 Ekim Filistin direnişi, Lübnan’da yaşananlar, Suriye’nin bugünkü durumu, Ortadoğu’da olası gelişmeler, Kürt sorununda demokratik çözümden ne anlaşılması gerektiği, küresel boyuttaki savaş iklimi ve yeni dönem saflaşmalar dahil hemen her konuda olguları daha doğru değerlendirme, önümüzü görme ve doğru bir yol haritası ile sürece katılma şansımız olur.

Aslında bu yöntemsel duruş, yaşamın her boyutunda köklü çözümler ve başarı için şarttır. Tam da bu nedenle karar vermek durumundayız:

  • Devrimci mi olacağız yoksa demokrat mı?
  • Günü mü kurtaracağız yoksa geleceği mi fethedeceğiz?
  • Azla yetinip ehvenişeri mi tercih edeceğiz yoksa “kırıntı değil dünyayı istiyoruz” diyenlerden mi olacağız?
  • Kolaya mı kaçacağız yoksa zoru mu başaracağız?
  • Eduardo Galeano’nun “Evlilik sözleşmesi aşktan daha önemli, cenaze ölümden, elbise bedenden, ayin Tanrı’dan daha önemli” diyerek dikkat çektiği ambalaj kültürünün, tüketim ve gösteri toplumunun esiri mi olacağız yoksa insanlık tarihinin bedellerle inşa ettiği, olgunun özünü tarif eden değerlerin özgürleşme yolundaki insanı mı olacağız?
  • Marksizmin temel tezlerini ve Türkiye Marksizmini/devrimciliğini mi yoksa sınıfsal bakıştan uzak, dağıtıcı/bozucu kimlikçi postmodern savrulmaları mı ölçü alacağız?

Devrimci Hareket (Sayı 58) 

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
devrimcih@yahoo.com

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi