Kızıldere’nin üzerinden 54 yıl geçti. Hepimizin bildiği, hepimizin ortak değer olarak görüp önemsediği ve çeşitli biçimlerde okuyup dinlediği bir konu. Bugün daha net görebilmek, daha eksiksiz değerlendirebilmek gerekiyor. Ne var ki magazinin spekülasyona karıştığı, ekonomi politiğin yerini kişiselleştirmenin aldığı zorlama ve sorumsuzca değerlendirmeelrle karşılaşıyoruz. Bu açıdan bir kez daha sınıfsal bakış eşliğinde Kızıldere’nin derslerine değinme ihtiyacı duyduk.
Stratejik bir laboratuvar
30 Mart 1972’de Kızıldere’de Mahir Çayan ve dokuz yoldaşının katledilmesi, Türkiye devrimci hareketinin tarihsel sürecinde yalnızca bir katliam veya çatışma olarak ele alınamaz. Bu olay, önemli stratejik ve sınıfsal anlamları olan bir tarihsel eşiktir.
Kızıldere, salt fedakârlığın ve cesaretin sembolü değildir; aynı zamanda devrimci stratejinin, kolektif dayanışmanın ve ideolojik kararlılığın somutlaştığı bir tarihsel kesittir. O dönemde yaşananlar, devrimci partilerin stratejik ufkunu, sınıfsal analiz kapasitesini ve toplumsal bilinç üretme yöntemlerini sınamıştır. Dolayısıyla Kızıldere, geçmişten günümüze devrimci mücadelenin stratejik bir laboratuvarıdır. Bu laboratuvarın ortaya koyduğu sonuçlar doğru yorumlanamadığında, kişinin veya yapının ihtiyacı olan öznelleştirilmiş çeşitli tartışmalara/yorumlara konu edilir. Gerçekte ise sınıflar mücadelesinin yüklediği tarihsel sorumluluklar, kapsama ve aşmayı da içeren dün-bugün-yarın diyalektiğini gerektirir.
Ekonomik ve toplumsal bağlam bu olayın anlamını daha da derinleştirir. 1960’ların sonlarında Türkiye, işçi ve köylü hareketlerinin, gençlik eylemlerinin ve şehir-kır çelişkilerinin belirginleştiği bir dönemi yaşıyordu. Tarımda makineleşme, kırdan kente göç, işsizliğin artması ve gecekondu sorunları, emekçi sınıfların mücadeleye katılımını artıran temel faktörlerdir. Bu toplumsal dinamikler olmadan Kızıldere’yi anlamak, sadece bir çatışmayı gözlemlemek olur; sınıfsal ve tarihsel bağlamdan kopuk bir okuma ortaya çıkar. Kızıldere, tarih bilimi ve stratejik analiz ışığında değerlendirildiğinde, devrimci stratejilerin güncel koşullara nasıl uyarlanabileceğine dair ipuçları sunar ve bugünün mücadele ortamına rehberlik eder.
Toplumsal uyanış ve devrimci yükseliş
1960’lı yıllar, Türkiye’de toplumsal ve siyasal yapının kapsamlı bir dönüşüm sürecine girdiği, tarihsel açıdan önemli/özel bir dönem olarak öne çıkar. Bu yıllarda işçi grevleri, köylü hareketleri ve gençlik eylemleri yalnızca belirli bir kesimi değil, bütün toplumsal yapıyı etkileyen büyük bir hareketlilik dalgasına dönüştü. Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu, Marksist fikirlerin dergiler ve kitaplar aracılığıyla yayılması, öğrencilerin FKF gibi örgütlerde toplumsal meseleleri tartışması, genç kuşaklarda sınıfsal farkındalığın güçlenmesini sağladı. Bu süreç, devrimci bilinç üretiminin yaygınlaşmasına ve gençliğin toplumsal mücadele ile doğrudan ilişkilendirilmesine olanak tanıdı.
Söz konusu yükseliş, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir zemine dayanmaktaydı. Köylülerin toprak işgalleri, fabrikalardaki işçi grevleri ve gençliğin anti-emperyalist eylemleri, dönemin sınıfsal ve toplumsal çelişkilerini somut olarak ortaya koydu. Bu hareketlilik, devrimci gençliğin yalnızca düşünsel değil, pratik mücadele deneyimi kazanmasını da sağladı.
Sol hareket içindeki derin ayrışmalar, farklı stratejik hedefler ve ideolojik yaklaşımlar üzerinden başlamış, örgütsel bölünmelere yol açmıştır. Sendikalar, TİP yöneticileri ve eski sol çevreler arasındaki tartışmalar gençlik hareketine de yansımış, farklı devrimci çizgilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu ayrışmaların temelinde, kişisel çatışmalardan çok, ekonomik ve siyasal yapının yarattığı baskılar, sınıfsal çelişkiler ve anti-emperyalist tutumlar yatmaktadır. Toplumsal hareketleri anlamak, onları sınıfsal bağlamdan ve tarihsel dönemin koşullarından koparmadan okumakla mümkündür; Kızıldere bu bağlamın somut bir simgesidir.
THKP-C’nin stratejik ve ideolojik yönelimi
THKP-C, Türkiye’nin özgün toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullarına uyarlanmış Leninist devrim anlayışının somut örneğini temsil eder. Mahir Çayan ve yoldaşları, yalnızca evrensel Marksist ilkeleri takip etmekle ve çeşitli ülke pratiklerini incelemekle kalmamış, aynı zamanda Türkiye’nin özgün yapısını analiz ederek stratejik bir yol haritası geliştirmişlerdir. Bu yol haritası, silahlı mücadele ile diğer mücadele biçimlerini, kırsal ve kentsel hareketleri birleştiren bütünlüklü bir perspektifi ifade eder ve devrimci hareketin teorik ile pratik arasındaki kopukluklarını gidermeye odaklanır.
Örgütlenme biçimi, çalışma tarzı ve karar alma süreçleri, ideolojik ve pratik tutarlılığı birbirine bağlayan bir model sunar. Mahir Çayan’ın ASD’ye Açık Mektup’ta vurguladığı gibi, rotası yanlış olan bir ordunun, rotayı çizen genel kurmayının tutarlı olmasına imkan olmadığı gibi böyle bir devrim ordusunun başarı şansı da yoktur; örgütsel disiplin ile stratejik doğruluk ancak bu şekilde sağlanabilir. THKP-C, salt bir silahlı grup değil, somut durumu analiz edip buna uygun politika üretebilen, sınıfsal ve stratejik perspektife sahip bir devrimci yapı olarak okunmalıdır.
Bu stratejik yaklaşım, hem ideolojik netliği hem de sınıfsal perspektifi günümüze taşımak açısından temel önemdedir. Kızıldere’de yaşananlar, bu yol haritasının tarihsel bir sınavı olarak değerlendirilmeli ve devrimci stratejinin test edilmiş somut bir örneği olarak görülmelidir. THKP-C’nin deneyimi, bugünkü devrimci yapıların yalnızca sembolik değil, işlevsel bir strateji geliştirmesi için de bir referans niteliğindedir. Burada ortaya konan örgütsel disiplin, sınıfsal bakış ve stratejik planlama, günümüzde alternatif sol ve devrimci yapıların geliştirebileceği politik ve ideolojik uygulamaların temelinin oluşturulması için elzemdir.
12 Mart darbesi ve ekonomi politiği
12 Mart 1971 darbesi, Türkiye’de devrimci hareketlere yönelik baskının ötesinde, ülkenin ekonomik ve toplumsal yapısını köklü bir biçimde yeniden şekillendiren bir dönemeç olarak okunmalıdır. Darbe, yalnızca güvenlik operasyonu veya devrimcilerin tasfiyesi olarak ele alınamaz; aynı zamanda tekelci burjuvazinin gücünü pekiştiren, devletin örgütlenmesini emperyalist kapitalist çıkarlar doğrultusunda yeniden kurgulayan sistematik bir süreçtir. Bu dönemde nispi demokratik haklar büyük ölçüde kısıtlanmış, sendikal faaliyetler ve toplumsal örgütlenme hakları sınırlanmış, emekçilerin kendilerini politik ve ideolojik olarak ifade etmesi engellenmiştir.
Darbenin ekonomik politikaları, sermayenin ihtiyaçlarını karşılayacak yapısal dönüşümlerin de önünü açmıştır. Devlet ve ordu, sivil faşist örgütlenmelerle işbirliği yaparak toplumsal muhalefeti kontrol altına almış, hak arayan köylüleri ve anti emperyalist gençlik eylemlerini hedef almıştır. Bu bağlamda Kızıldere, yalnızca bir çatışma mekânı değil, aynı zamanda bu baskı ve tasfiye ortamına karşı ortaya çıkan devrimci iradenin, stratejik zekânın ve sınıfsal bilincin sembolüdür.
Ekonomi politikalarının sınıfsal boyutunu anlamak, darbenin amaçlarını daha net görmeyi sağlar. Sermayenin talepleri, emperyalist müdahalelerle bütünleşmiş ve devlet aracılığıyla hayata geçirilmiştir. Darbe, yalnızca fiziksel tasfiye değil, aynı zamanda devrimci hareketi etkisizleştirmeyi hedefleyen ideolojik ve stratejik bir müdahaledir. Kızıldere, buna karşı verilen direnişin ve stratejik düşüncenin somut bir yansımasıdır; sınıfsal çelişkiler, devletin baskı mekanizmaları ve emperyalist müdahalelerle birleşen tarihsel koşullar içinde ortaya çıkmıştır.
Stratejik ufkun ve dayanışmanın öncüsü
Kızıldere’de yaşananlar, Türkiye devrimci hareketinin tarihsel bilincinde derin ve kalıcı bir iz bırakmıştır. Mahir Çayan ve yoldaşları; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamını engellemeyi amaçlamakla kalmamış, aynı zamanda toplumsal dayanışmanın, kolektif sorumluluğun ve sınıfsal bilincin somut örneğini ortaya koymuşlardır.
Eylemin önemi, sonraki kuşaklar için de ideolojik ve moral bir miras bırakmasında yatar. Kızıldere’de ortaya çıkan direniş, devrimci dayanışmanın somut örneğini sunmuş, genç kuşaklara yalnızca fedakârlığı değil, aynı zamanda örgütsel disiplin, sınıfsal analiz ve stratejik planlama becerisini de aktarmıştır.
Stratejik ufkun ve dayanışmanın bu öncülüğü, devrimci hareketin örgütsel yapısına da ışık tutmuştur. Burada ortaya konan anlayış, fedakârlık ve stratejik planlamanın birleştiği bir alan olarak, devrimci hareketin bugününe ve yarınına referans olmaya devam etmektedir. Bu miras, yalnızca geçmişi hatırlamakla sınırlı değildir; sınıfsal bilinç ve toplumsal dayanışmayı somut mücadeleye dönüştürmenin, günümüzün devrimci pratiği için yol gösterici bir rehber işlevi görmesinde yatar.
THKP-C mirası ve güncel izdüşümler
THKP-C’nin ideolojik ve politik mirası, Türkiye devrimci hareketinin stratejik düşüncesi açısından günümüzde de dersleri devam eden bir olgudur. Mahir Çayan ve arkadaşlarının geliştirdiği strateji, salt geçmişi hatırlamakla sınırlı kalmamalı, günün somut mücadele ortamına uyarlanmalıdır. Bugün Türkiye’de sermaye ve devlet ilişkileri, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinden farklı biçimlerde devam etmekte, siyasi müdahaleler, ekonomik hakimiyet süreçleri ve kültürel etkiler yeni boyutlar kazanmıştır. Bu koşullar altında THKP-C mirası, günümüzün stratejik sorunlarını anlamak ve çözüm yolları üretmek açısından kritik önemdedir.
Alternatif sol ve devrimci yapılar, geçmişin değerlerini yalnızca sembolik olarak hatırlamakla yetinmemeli, bunları somut politikalar ve örgütlenme stratejilerine dönüştürmelidir. THKP-C’nin stratejik perspektifi, salt bir kahramanlık öyküsü değil, sınıfsal mücadeleyi güncel koşullarda örgütleyebilme rehberidir. Bu miras, geçmişin fedakârlığını ve stratejik zekâyı, bugünün politik mücadele ortamına taşıma kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Mahir Çayan ve yoldaşlarının deneyimleri, salt anımsanmak için değil, sınıfsal bilinç üretme, toplumsal dayanışmayı güçlendirme ve güncel mücadeleye uygun örgütlenme modelleri geliştirme açısından temel bir kaynaktır.
Kızıldere, bu mirasın hem somut hem de sembolik göstergesidir. Fedakârlık, stratejik düşünce ve sınıfsal bilinç burada iç içe geçmiştir. THKP-C’den alınacak dersler, bugün ve yarın için uygulanabilir bir yol haritası niteliğindedir. Bu bağlamda, THKP-C mirasının sahiplenilmesi ve yeniden üretilerek güncel mücadeleye aktarılması, yalnızca tarihsel bir sorumluluk değil, stratejik bir zorunluluktur.
Anmak mı, yaşatmak mı?
Kızıldere’nin önemi, yılda bir yapılan anmalarla sınırlı kalamaz. Anmak, salt sembolik bir hatırlamadır; yaşatmak ise devrimci stratejiyi, sınıfsal perspektifi ve toplumsal dayanışmayı somut mücadeleye dönüştürmek anlamına gelir. Bu süreç, geçmişin keyfi veya öznel yorumlarla aktarılmasından çok, belgeler, analizler ve bilimsel yöntemler temelinde değerlendirilmesini gerektirir. Özellikle günümüzün gençliği, Kızıldere mirasını kendi döneminin somut koşullarına uyarlamakla yükümlüdür; bu, fedakârlığın ve stratejik zekânın yalnızca hatırlanması değil, günümüzün ve yarının mücadele koşullarında aktif olarak yaşatılması anlamına gelir.
Mahir Çayan ve yoldaşlarının pratiği, bireysel cesaretin ötesinde, kolektif sorumluluk, sınıfsal bilinç ve örgütsel disiplin ile birleşmiş bir devrimcilik modelini ortaya koymuştur. Dolayısıyla Kızıldere’yi anlamak, devrimci hareketin tarihsel ve sınıfsal bağlamını kavramak, fedakârlığı stratejik düşünceyle birleştirmek ve toplumsal dayanışmayı somut pratiğe dönüştürmekle mümkündür.
Her kuşak, bu mirası kendi dönemine taşırken, yalnızca anmakla yetinmemeli, geçmişin devrimci değerlerini yeniden üreterek güncel mücadeleye aktarmalıdır. Anmak, hatırlamayı ifade eder; yaşatmak ise tarihsel bilincin, stratejik planlamanın ve sınıfsal perspektifin pratikte sürdürülmesidir. Kızıldere, fedakârlık ve stratejik devrim anlayışının somutlaştırıldığı bir sahne olarak, Türkiye devrimci hareketinin bugün ve yarını için yol gösterici olmaya devam etmektedir.
Devrimci Hareket
30 Mart 2026