• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Cuma, Mart 6, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

Nepal’deki isyanın analizi ve dersler

Facebbok'ta PaylaşTwitter'da Paylaş

 

Dünyanın dört bir yanında savaşların, yağmanın, halklara ve doğaya saldırının yanında protestolar ve direnişler de hız kazanmış durumda. Bu tablo her konuyu, küresel ölçekte ele almayı ihtiyaç haline getiriyor. Colani’nin New York’taki BM toplantısına katılacağını öğrendiğimizde Erdoğan’ın 25 Eylül’de Beyaz Saray’a gideceğine dair haber ve yorumlar gündeme oturmuştu. Gazze’de soykırım devam ederken, ABD’nin İsrail’e yaklaşık 6 milyar dolarlık yeni silah satışı yapmayı planladığı haberi basına düştü. Ve aynı ABD’nin Venezuela’ya yönelik kuşatmasının işgal olasılığını büyüttüğü değerlendirmeleri yapılıyor.

İşte daha da büyütülüp tartışılabilecek bu tabloda Nepal, Eylül ayının başında yaşanan olaylarla öne çıktı. 4 Eylül 2025’te Nepal Hükûmeti, Nepal İletişim ve Enformasyon Teknolojileri Bakanlığı’nın koyduğu kayıt zorunluluğu kuralına uymadıkları gerekçesiyle Facebook, X, YouTube, Linkedin, Reddit, Signal ve Snapchat dahil 26 sosyal medya platformunun kapatılmasına karar verdi. Genç nüfusa sahip Nepal’de bu yasak, birikmiş tepkiyi sokağa taşımada tetikleyici rol oynadı. Devamında konutların tahrip edildiği, bakanların kovalandığı ve onlarca insanın yaşamını yitirdiği veya yaralandığı bir süreç yaşandı. Sosyal medya yasağı geri çekilmesine rağmen devam eden protestoların sonunda hükümet istifa etti ve eski Yüksek Mahkeme Başkanı Sushila Karki, ülkeyi 5 Mart 2026’da düzenlenecek genel seçimlere götürmek üzere geçici başbakan olarak atandı. Karki, göstericilerin taleplerini “Yolsuzluğun sona ermesi, iyi yönetişim ve ekonomik eşitlik” olarak ifade ederken, Türkiye’de konu, son dönemlerde benzer hemen tüm süreçlerde olduğu gibi devrimden renkli devrime kadar geniş bir yelpazede tartışıldı. Protestoyu Z kuşağından ibaret görüp “Z kuşağı, Tik tok gençliği, Dijital çağın gençliği” başlıkları atanların yanında meseleyi “jeopolitik rekabetlerin yeni bir oyun alanı” olarak görenler veya ABD’nin bir çeşit renkli devrimi olarak tanımlayanlar da oldu.

Gerçekte bu saydıklarımızın hemen hepsi sahadan alınmış birer kesit sayılır. Ne var ki artık hemen her konuda yaşadığımız bu bilgi ve değerlendirme karmaşası; ilgili ilgisiz hemen herkesin, sosyal medya alışkanlığının da etkisiyle tartışmaya dahil olması, duyduğunu kaynağına bakmaksızın paylaşması, algı operasyonlarıyla birleştiğinde ortaya bilgilendirici/aydınlatıcı bir tablo değil, kafa karıştırıcı/yanıltıcı bir sonuç çıkıyor. Tam da bu nedenle, Nepal’deki olayları ölçü alarak yönteme dair bir değerlendirme yapmanın çeşitli açılardan yararlı olacağını düşünüyoruz.

Dünden bugüne Nepal

Sağlıklı değerlendirme yapmanın ön koşullarından biri de görüngülerle yetinmek yerine, Nepal’in dününü, bugününü, dünya ölçeğindeki gelişmeler eşliğinde jeopolitik konumunu vb. dikkate almaktır.

1951 öncesine gittiğimizde karşımıza yolun, elektriğin, okulun, hastanenin, telefonun olmadığı bir Nepal çıkar. Bu, hem günlük yaşamın hem de toplumsal yapının nasıl biçimlendiğine dair önemli ipuçları verir. İnsanların belirli bir yerellik içinde yaşadığı, nakliyatın hayvanlarla yapıldığı, üretilenin tüketildiği kendi kendine yeten bir köy ve tarım ekonomisi vardı. Nakit para kullanımından çok takas sistemi ağırlıktaydı. O süreçte Nepal’de aynı zamanda kast sisteminin olması, bilimsel eğitimin ve kamu hizmetlerinin olmamasına bağlı olarak kimin hangi mesleği yapabileceğini belirlerken toplumsal hareketliliği sınırlamakta ve toplumsal eşitsizliği meşrulaştıran bir işlev görmekteydi. Okuryazarlığın oldukça sınırlı olduğu, bilginin sözlü kültürle, din kurumları vb. ile taşındığı o koşullarda kadınların eğitime erişimi hemen hiç yoktu.

O süreçte Nepal’de merkezi hükümetten çok yerel/dini liderler ve gelenekler belirleyiciydi. Karar alma süreçleri de dini norm ve geleneklere göre oluyordu. Kadınların haklarının hemen hiç olmadığı o koşullarda erken evlilikler, çocuk ölümleri ve çok eşlilik yaygındı.

İşte Nepal’in bu tablosu, yaklaşık yüz yıldır devam eden Rana hanedanlığının son bulduğu 1951’e kadar devam etti. Rana rejiminin son bulduğu ve anayasal monarşinin kurulduğu 1951, Nepal için bir dönüm noktasıdır. Bu süreçteki dönüşümde içsel dinamiklerin yanında dışsal dinamikler de rol aldı. 1947’de bağımsızlığına kavuşan Hindistan, Rana rejimine karşı hem ilham hem de destek verdi. Halkın ayaklanması sonrasında anayasal monarşi kuruldu.

Coğrafi olarak Hindistan’la Çin arasında bulunan Nepal, giderek jeopolitik rekabetin bir parçası haline geldi. 2. Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasında, ABD’nin Marshall yardımları ve Truman doktrini gereği yeni sömürgecilik olarak da adlandırılan çeşitli müdahaleleri oldu. İşte bu kapsamda gelişmekte olan ülkelerde kapitalizmin yukarıdan aşağıya geliştirilmesi yoluna gidildi. ABD’nin ülkeleri kendi etki alanına alma çabasına karşı Çin ve Sovyetler Birliği’nin de yardımları vb. oluyordu. Dolayısıyla o süreçte Nepal çok sayıda ülke ve kuruluştan yardım aldı. 1950’lerin sonunda ilk modern hastane, okul ve yol projeleri yapılmaya başlandı. Elektrik üretimi, su sistemi ve telekomünikasyon altyapısı gibi yatırımlar bu dönemde gerçekleşti. En kapsamlı desteklerden birini de Hindistan yaptı.

Nepal’de ilk genel seçim 1959’da yapıldı ama 1960’ta Kral Mahendra, parlamentoyu feshetti ve yeniden mutlak monarşiye döndü. Bu süreç 1990’a kadar sürdü. 1990’da aratan halk tepkileri karşısında tekrar meşruti monarşiye geçildi. 1991’de yapılan seçimlerde Nepal Komünist Partisi (Birleşik Marksist-Leninist) ikinci büyük parti oldu.

Nepal Komünist Partisi (Maoist), 1994 yılında Praçanda liderliğinde kuruldu. 1996 yılında, kır temelli bir halk savaşı başlatarak Nepal’de yeni demokratik devrim hedefiyle silahlı mücadeleye girişti. Halk savaşı 2006’da Barış Anlaşması imzalanmasıyla sona erdi. Aynı partinin adı 2016 yılında “Maoist Merkez” olarak değiştirildi.

Önderliğini Praçanda’nın yaptığı Nepal Komünist Partisi (Maoist) 2006’daki Barış Anlaşması’ndan sonra 2008’de seçimleri kazandı ve Praçanda başbakan oldu. Bu süreçten 2025’e kadar 17 yılda 14 kez hükümet değişti ve bu hükümetlerin çoğunda komünist partiler vardı.

İşte Nepal’de son yaşanan olayları önceleyen süreçte böyle bir tablo söz konusuydu. Bu tablo bilinmeden yapılacak değerlendirme ve tartışmaların eksik kalacağını dolayısıyla da Nepal’le ilgili gündeme gelen kimi sorularla devam etmenin konuyu daha anlaşılır kılacağını düşünüyoruz.

Çözülmenin içsel ve dışsal nedenleri

SORU: Nepal’de 1996-2006 arasında 10 yıl gerilla mücadelesi veren, Mao’nun halk savaşı perspektifiyle hareket eden NKP (Maoist) kırların yüzde 80’inde denetimi sağlamışken, ne oldu da bu stratejiden vazgeçip barış anlaşması imzaladı? Adından da anlaşılacağı gibi sosyalizm/komünizm amaçlayan bir yapı, askeri gücünü feshedip seçim partisine neden dönüşür? Buradaki görünür veya görünmez nedenler ne olabilir?

YANIT: Taktiksel değil stratejik bir kırılma olarak da tanılanabilecek bu kararın evet görünür (resmi, açıklanan) ve görünmez (stratejik, içsel veya dışsal) nedenleri olduğunu söylemek mümkün.

Maoist hareketin amaçlarından biri Nepal’in monarşiden kurtarılıp “laik ve demokratik cumhuriyet” olmasıydı. 2006’daki Barış Anlaşması’nın ardından 2008’de monarşi kaldırıldı ve cumhuriyet ilan edildi. Maoist Parti bu kazanımı “devrimsel” bir adım olarak değerlendi ve savaşı bitirme gerekçelerinden biri olarak ifade etti.

10 yıl süren savaşta yaklaşık olarak 17 bin kişi yaşamını yitirdi. Aynı zamanda savaşın kırsal kesimde yaşayan halk üzerinde hem yoksullaştırıcı hem de göçe zorlayan etkileri oldu. Maoistler, gerilla savaşına başlarken yoksulluğun, kast ayrımcılığının ve siyasal dışlanmanın olmadığı eşitlikçi bir toplum vaadinde bulunmuştu. Ancak savaş, kırsal kesimdeki yoksulluğu artırırken göçü beraberinde getirdi. Halkın büyük bölümünün tarım ve hayvancılıkla geçindiği Nepal’de savaş koşullarından tarım da hayvancılık da olumsuz yönde etkilendi. Ekim alanları da pazar erişimi de sınırlandı. Bunun yanında ürünlere el koyma, vergi toplanması vb. nedenlerle gıda kıtlığı yaşandı. Yol, okul, sağlık ocağı gibi altyapılar savaş sırasında ya yıkıldı ya da işlemez hale geldi. Bunun yanında Maoistler köylülerden “devrim vergisi” topluyordu. Zor geçinilen yerde bunun da yaşamı güçleştiren, halk ile gerilla arasındaki ilişkiyi zorlaştıran etkileri oldu. Genç erkeklerin önemli bir kısmı ya Maoist gerillalara katıldı ya da köylerini terk etti. Bu da kırsal alanda iş gücü kaybını beraberinde getirdi. Savaşın zorladığı saflaşma, köylü nüfusunu daha güvenli yerlere, özellikle şehirlere veya Hindistan gibi komşu ülkelere göçe zorladı. Geçim, eğitim, güvenlik vb. nedenlerle kırdan kente büyük bir göç yaşandı. İşte Maoistler bu tablo karşısında halk desteğini yitirmemek için “demokratik geçiş”i zorunlu gördüklerini belirttiler.

Sözünü ettiğimiz nedenlerin yanında yine “görünür” bir başka neden, Hindistan, BM, AB ve Çin gibi aktörlerin barış sürecine destek vermesiydi. Mesela Hindistan, başta Maoistleri “terörist” ilan etmiş olsa da daha sonra onlarla müzakere edilmesini teşvik etti. Bunun gibi dış aktörler, “barış” için ciddi diplomatik baskı kurdular ve seçimlere katılımı teşvik ettiler.

“Görünmez” nedenlere gelince; bu konuda stratejik, politik, ideolojik geri çekilişten söz etmek mümkün. Maoistlerin kırsalda güçlü olmalarına rağmen, şehirlerde, özellikle Katmandu gibi büyük kentlerde kontrol sağlamak zor görünüyordu. Nepal ordusu şehirlerde çok güçlüydü, bu da savaşın Maoistler lehine askeri zaferle sonuçlanamayacağını düşündürdü. Bunun yanında uzayan savaş giderek kadrolar arasında ideolojik çözülmelere, yozlaşmalara ve yorgunluklara neden oldu. Özellikle orta ve alt düzeydeki kadrolarda fırsatçı hesaplar, savaşın “devrimci romantizmi” yerine “kişisel çıkar arayışına” evrilme eğilimi gözlendi.

Bir diğer içsel ve önemli neden de Maoist önderliğin özellikle Praçanda ve Baburam Bhattarai’nin, “21. yüzyılın devrimi” kavramını öne çıkararak silahlı mücadele ile sosyalizmin mümkün olmayacağını, Venezuela ve hatta Hindistan’daki HKP(Marksist) gibi partilerin çizgisine benzer şekilde, çok partili seçim sistemi içinde sosyalizme geçişin mümkün olduğunu savunmaya başlamış olmalarıdır.

Ayrıca Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, küresel anlamda silahlı devrimci hareketlerin görünür şekilde gerilemesi, Nepal Maoistlerinde yalnız kalacakları ve uzun vadede bu savaşı sürdüremeyecekleri kaygısını oluşturmuş gibi görünüyor.

Dışsal bir faktör olarak da Hindistan istihbarat servislerinin bazı Maoist liderlerle doğrudan ilişkiler kurduğuna ve onları yönlendirdiğine dair iddialar bulunmaktadır. Bu çerçevede, silahlı mücadelenin bitirilip, Hindistan’ın gözetiminde anayasal sürece girilmesi süreci geliştirildi.

Müesses nizamın duvarları

SORU: Nepal’de Praçanda’nın 2008’deki başbakanlığı neden sadece 9 ay sürdü? Gerilla mücadelesinden sonra böyle bir fırsat neden sonuç vermedi? Maoistlerin yetersizliği mi söz konusu yoksa müesses nizamın duvarlarına mı çarptılar?

YANIT: Maoist Parti için gerilla savaşından sonra çok farklı bir alanda ilk deneyimdi. Bu 9 aylık dönem, hem Maoistlerin devrimci geçmişi ile parlamenter siyaset arasında kurmaya çalıştığı dengenin başarısızlığına, hem de Nepal’in yerleşik güç odaklarının (ordu, monarşi yanlıları, geleneksel partiler, Hindistan gibi dış aktörler) direncine sahne oldu.

Maoistler hala örgütlü davranabilen askeri gücünü orduya entegre etmek, silahlı mücadele dönemindeki karşıt yapıları tasfiye ederek orduyu demokratikleştirmek istiyordu. Ancak Nepal ordusunun başkomutanı General Rookmangud Katawal buna karşı çıktı. Bunun üzerine de Praçanda General Katawal’ı görevden almak istedi. Ancak Praçanda’nın bu kararı, Cumhurbaşkanı Ram Baran Yadav (Nepali Congress Partisi’nden) tarafından engellendi. Bu, anayasal bir krize dönüştü. Ordu, yargı, cumhurbaşkanlığı ve geleneksel partiler, Generalin görevden alınmak istenmesini darbe gibi gördüler ve karşı cephe aldılar. Praçanda da bu direnç karşısında “anayasaya müdahale edildiğini” söyleyerek Mayıs 2009’da istifa etti.

Özetle, Maoistler doğrudan müesses nizamın duvarına çarptılar. Diğer bir ifadeyle, Maoistlerin “devleti dönüştürme/demokratikleştirme” yönündeki girişimi, Nepal’in geleneksel güç odaklarının (ordu + Cumhurbaşkanlığı + eski partiler) direnciyle karşılaştı.

Bu başarısızlıkta hem yerleşik egemenlerin direncinin hem de Maoistlerin devlet yönetimine geçişteki stratejik hatalarının rol oynadığını söylemek mümkün. Böyle bir dönüşümün bu şekilde mümkün olamayacağı, devrimin tam da bu nedenle ihtiyaç olduğu gerçekliğinin üzerinden atlanmış olması başlı başına bir tartışma/değerlendirme konusudur.

Praçanda’nın istifasına rağmen barış süreci devam etti ama bu dönemden sonra Maoistlerin sistem içinde adım adım “evcilleşmiş” bir aktöre dönüştüğünü söylemek abartılı olmaz.

Parlamentoya geçişle beraber, parti içinde “revizyonizm, teslimiyet” vb. tartışmaları başladı, partiden ayrılıp yeniden silahlı mücadeleyi savunan gruplar oldu. Partinin Praçanda dahil yöneticileri ise devlet mekanizmasına entegre oldu ve eski kitle desteğini belirli oranda kaybetti. Uzun yıllara yayılan pratik, partinin taktiksel bir geri adımdan veya stratejik geri çekilmeden öte bir nitelik değişimine uğrayarak sistem partisine dönüştüğünü gösteriyor.

Beklentilerle yaşananlar arasındaki açı

SORU: Nepal’de 2006 yılında imzalanan Barış Anlaşması sonrasında, gerillaların durumu ne oldu?

YANIT: Anlaşma sonrasında 2007’nin başlarında kamplar kuruldu ve gerillalar, Birleşmiş Milletler gözetiminde bu kamplara kapatıldı. Kamplar, Birleşmiş Milletler Nepal Misyonu (UNMIN) tarafından denetlendi. UNMIN, Maoistlerin silahlarını ve savaşçı sayılarını izlemekle yükümlüydü. Konteynerlerde saklanan silahlar da BM denetimindeydi. Anlaşmaya göre yapılması gereken anayasa, ordu reformu vb.nin ağırdan alınması, güvensizlik, pazarlıklar vb. nedenlerle yıllarca kamplarda bu geçici statüde beklediler.

Beklentilerle yaşananlar arasındaki açı, bir anlamda sisteme dair yaklaşımdaki eksiklikleri, sınıfsal bilinç sorununu yansıtıyor. Barış Anlaşması gereği, savaşçıların bir kısmının Nepal Ordusu’na entegre edilmesi planlanmıştı. Ancak ordunun ve düzen partilerinin Maoist savaşçıları “profesyonel asker” olarak kabul etmeye direnmesi krize neden oldu. Maoistler yer yer barış sürecinden çekilmekle tehdit ettiyse de süreç tasfiye etme, etkisizleştirme yönünde gelişti.

Kamp hayatı süresince savaşçılara verilen düşük miktardaki maaşlar geçimlerini sağlamaya yetmiyordu. Süreç uzadıkça geleceğe dair belirsizlik, dışlanmışlık duygusu gelişti. Savaşçıların yaklaşık olarak 1500’ü orduya alınırken 15 bin civarında savaşçı da sınırlı bir tazminatla evlerine gönderildi. Sonraki yaşamlarında büyük çoğunluğu iş, geçim vb. sıkıntılar yaşadı; bu durumun kadın savaşçılar için daha ağır sonuçlar doğurduğunu söylemek mümkün.

SORU: Son olaylar yaşandığında Maoist parti hükümette miydi?

YANIT: Hayır Maoist Parti hükümette değildi.

Praçanda’dan açık mektup

SORU: Maoist Parti’nin tavrı ne oldu?

YANIT: Sokağa çıkmadan eleştiri geliştiren pasif bir duruşu tercih etti. Ve Praçanda “Gen Z kuşağındaki gençler ve saygıdeğer halk” başlıklı açık mektup yayımladı. Praçanda, mektubunda hayatını kaybeden gençleri şehit olarak nitelerken, hükümeti, çıkar çevrelerini korumakla suçladı. Kendi hükümeti döneminde ise yolsuzlukla mücadele, sosyal adalet ve refah için adımlar atıldığını yazdı.

“Gen Z hareketi başlar başlamaz biz de destekledik ve hükümeti güç kullanmamaya çağırdık. Ancak ikinci günden itibaren protestolara ‘istenmeyen’ unsurların sızdığı görüldü.” diyen Praçanda, “yıkım, yağma ve kundaklama” olaylarının kesin olarak Gen Z protestocuları tarafından yapılmadığını savunup yargısal soruşturma talep etti.

“Protestoların ikinci gününde yıkım, yağma ve kundaklama olayları oldu. Meclis binası dahil pek çok kamu yapısı, siyasi parti ofisleri, özel konutlar, oteller, bankalar ve ticari yapılar zarar gördü; Singha Durbar, Cumhurbaşkanlığı rezidansı, Yüksek Mahkeme, CIAA (yolsuzluk soruşturma otoritesi), güvenlik kurumlarının ofisleri saldırıya uğradı. Siyasi liderler fiziksel olarak hedef alındı.

Bu tür şiddet eylemlerinin Gen Z protestocuları tarafından yapılmadığına kesinkes inanıyoruz; çünkü bu tür eylemler onların ilan edilen idealleriyle uyuşmuyor. Bu olaylara dair büyük bir üzüntü duyuyoruz ve protestolar sırasında meydana gelen baskı, ölümler, yağma ve kundaklama olaylarının yüksek düzeyde yargısal bir soruşturmayla açığa çıkarılmasını talep ediyoruz.”

Praçanda mektubunu şu cümlelerle bitirdi:

“Son olarak, anayasa ve cumhuriyeti savunan herkese birlik olma çağrısı yapıyorum; düzenbaz unsurların sancılı zamanlarda suistimal edeceği fırsatlara karşı uyanık olun. Halkla birlikte durun; özel mülk ve kamu binalarına yönelik vandallık, yağma ve kundaklamaya karşı dikkatli olun. Anlayış, diyalog, barışçıl çözümler peşinde olun.”

Homojen olmayan tablo

SORU: Son zamanlarda “Gen Z” tanımı çok sık yapılıyor. Sizce yaş aralığı üzerinden yapılan bu kavramsallaştırma doğru mudur?

YANIT: Evet son dönemlerde özellikle protestoların TikTok, Instagram, Twitter gibi mecralarda örgütlenmesi hemen akla bu tanımı getiriyor. Halbuki gençliği de eylemleri de tanımlamak için kavram yeterli/doğru sonuçlar vermez.

Birincisi, 1997-2012 olarak ifade edilen yaş aralığı için homojen tanım yapamayız. Basitçe, İstanbul’da doğup kolejde eğitim gören ile köyde hiç eğitim görmeden büyüyen veya sadece ilkokul okumuş olan gençleri, işsizleri, ağır iş koşullarında çalışan gençleri, ekonomik durumları arasında büyük açılar bulunan gençleri aynı sosyal tanım içine sokamaz, homojen bir kitle olarak göremeyiz.

İkincisi, yoğun genç katılım olsa da protesto eylemlerine katılanlar gençlerden ibaret değil. İşsizliğin, yoksulluk ve yolsuzluğun yaygın olduğu Nepal’de sosyal medya yasağı, birikmiş olan öfkeyi tetikleme rolü oynadı. Dolayısıyla da yasak kaldırıldığı halde olaylar devam etti. Kısacası gençlik için homojen tanım yapmak nasıl yanıltıcı sonuçlar doğurmaya müsaitse sokaktaki tabloyu salt gençlikten ibaret görmek de doğru değil.

Anımsanacak olursa son dönemlerde örneğin Sri Lanka’da Başkanlık Sarayı’na girip havuza atlamak, koltuklarda viski içmek, Nepal’de devlet binalarına girip sosyal medya üzerinden pozlar paylaşmak vb. görüntülerle daha yaygın karşılaşılır oldu. Bu da olayları salt sosyal medya veya oraya görüntü atan gençlik üzerinden okuma eğilimini besliyor.

Daha da önemlisi, tepkiye dair sadece Z kuşağı tanımı yapmak, sokağa taşan öfkenin sınıfsal niteliğini, çeşitliliğini ve eylemin devrimci içeriğini zayıf düşüren veya örten bir etki yapar.

Renkli devrim mi?

SORU: Nepal’de yaşanan olayları alkışlayıp bir çeşit devrimsel süreç olarak görenler olduğu gibi “renkli devrim” diyenler de oldu. Bu sürece renkli devrim demek mümkün mü?

YANIT: Yukarıda da değindiğimiz gibi göstericileri homojen görüp eşitlemek doğru olmaz; bu nedenle, destekleyip alkışlamak veya bütünüyle mahkûm etmek yerine analiz edip sonuçlar çıkarmak ve ona göre tavır geliştirmek daha doğru bir tutumdur.

Birincisi, renkli devrim farklı bir olaydır; evet ABD’nin fonlar, STK’lar vb. yöntemlerle müdahil olduğunu söylemek mümkün. Ancak sorunu bir bütün halinde bundan ibaret görmek, ülkede yaşanmakta olan işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk gibi problemleri görünmez kılar.

Gösteriler homojen değildir. Tetiklenmesine sebep sosyal medya erişimi olsa da nedenleri bundan ibaret görmek bakış açısını daraltır. Böyle anlarda insanların birikmiş öfkesi talepleriyle beraber sokağa taşar. ABD gibi güçler tam da böyle anlarda devreye girer. Bu süreçte de devreye girdiği görülüyor. Yine de ya hep ya hiç ikileminin dışına çıkmak gerekiyor.

Böylesi süreçlerde anti-komünist, milliyetçi ve monarşist eğilimleri yok saymak nasıl bir yanılgıya işaretse, toptancı davranıp sokağı bütünüyle mahkûm etmek de önemli bir yanılgıdır.

Renkli devrim tanımına gelince; öyle görünüyor ki renkli devrim çağrışımı bir yanıyla da Z kuşağı, Tik Tok kuşağı vb. olarak adlandırılan kesimlerin medyada öne çıkmasına bağlandı.

“Z kuşağı ayakta” ya da “TikTok kuşağı isyanda” gibi medya başlıkları çoğu zaman meseleyi semboller üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Oysa bir toplumsal hareketi ya da siyasal dönüşümü “renkli devrim” gibi bir tanım altında değerlendirmek için sadece jenerasyonel katılım ya da sosyal medya görünürlüğü yeterli değildir. Benzer şekilde halk protestoları, yönetim üzerinde baskı kurma, dış aktörlerle ilişkiler üzerinden siyasetin şekillenmesi gibi unsurlardan söz edilebilse de Nepal’deki süreci “dış güçlerin organize ettiği bir rejim değişikliği” ya da “ordu aracılığıyla iktidarın gasp edilmesi” gibi tipik renkli devrim senaryolarıyla eşitlemek için ortada yeterli veri/kanıt yok.

21. yüzyıl sosyalizmi: Güncelleme mi reformizm mi?

SORU: Nepal’de Maoist Parti’nin seçim partisine ve giderek sistem içi bir yapıya dönüşmesi ilk seçimden sonra oy kaybını ve güç dağılmasını beraberinde getirdi. Kadrolar, “mevki makam peşinde” suçlamalarına maruz kaldı. Halk ordusunun tasfiye edilmesi, moral bozukluğu yarattı. Gerillaların önemli bir kısmı işsiz kaldı, hayal kırıklığına uğradı. Bu çözülme salt Nepal’e veya Maoist Parti’ye özgü bir sorun mudur?

YANIT: Nepal’de gerilla hareketinin çözülmesi dünyada gözlenen pek çok çözülmeye paraleldir. Bunu 21. yüzyıl sosyalizmi diyerek Lenin’in mirasından sağa dümen bükenlerde de 1990 sonrası postmodernizmin ve neoliberalizmin soldaki etkisinde de görebiliriz; ama daha da önemlisi gerçekte Marksizmin temel eksenlerinin kavranamadığını ve döneme uygulanamadığını söylemek mümkün. Nepal örneği, sadece yerel bir gerilla hareketinin çözülmesi değil; küresel ölçekte devrimci Marksist hareketlerin yaşadığı ideolojik ve stratejik tıkanmanın somut bir yansımasıdır.

Anımsanacak olursa Chavez bu kavramı gündeme getirdiğinde söz konusu kavramlaştırmanın üreticisi Heinz Dietrich “21. yüzyıl sosyalizmi kavramını tasarladım, ortaya koydum, Dünya Sosyal Formu’nda da Chavez dile getirdi.” demiş ve Chavez Venezuela’sını “İskandinav devletlerinin denetimindeki sosyal demokrasinin öne çıktığı bir model” olarak tanımlamıştı.

Çoğu zaman çok partili parlamenter sistemde sosyal adaleti artırmaya yönelik reformları, devrimci bir geçişin yerine koyan bu kavrama daha sonra pek çok sol harekette rastlandı. Nepal’de Bhattarai’nin bu fikre yönelmesiyle, Maoist çizgi radikal olmaktan çıkıp, bir tür “demokratik sosyalizm” çizgisine kaydı. Bu akım, Lenin’in devlet teorisini veya devrim anlayışını değil, sistem içinde kalarak dönüşümü temel aldı. Ülkeye has özgünlükler taşısa da Bolivya’da Evo Morales’te, Ekvador’da Rafael Correa’da bu kavrama rastlanır.

21.Yüzyıl Sosyalizmi 2000’lerde, radikal, anti-emperyalist, devletçi bir çizgiydi. Venezuela (Chávez), Bolivya (Morales), Ekvador (Correa) gibi liderlerle yükseldi. IMF, Dünya Bankası gibi neoliberal kurumlara doğrudan cephe alındı. Kamulaştırma, halk iktidarı, doğrudan demokrasi gibi araçlarla sistem değişimi hedeflendi.

Latin Amerika’da 2020’lerdeki “yeni kuşak sol”a gelince, neoliberalizmle olan esnek ilişkisi, “21. Yüzyıl Sosyalizmi”yle doğrudan değil, evrilmiş bir ideolojik çizgi üzerinden dolaylı olarak bağlantılıdır. Özetle “Yeni Dalga Sol”da Daha ılımlı, sistem içi, reformist ve uzlaşmacı bir çizgi hâkim. Bu, Şili’de Gabriel Boric, Kolombiya’da Gustavo Petro, Brezilya’da yeniden seçilen Lula gibi liderlerde görülüyor. Neoliberal politikalarla tam bir kopuş değil, onlarla uzlaşı içinde dönüşüm hedefleniyor. Sosyal adalet, çevrecilik, kimlik politikaları ön planda; ama ekonomik sistemin temellerine fazla dokunulmuyor.

“Praçanda Yolu”

SORU: Daha sonra kendi aralarında da ayrışan Bhattarai ve Praçanda için de benzer bir eğilimden söz edebilir miyiz? Praçanda Yolu denilen çizgi bir anlamda bu mudur?

YANIT: Nepal’de Pushpa Kamal Dahal “Praçanda” ve Baburam Bhattarai önderliğindeki Maoist hareketin dönüşümü Latin Amerika’daki “21. yüzyıl sosyalizmi”nin evrimiyle paralellikler taşıyan, ama kendi tarihsel bağlamında gelişen bir süreçtir. Dolayısıyla da “Praçanda Yolu” belirli yönleriyle bu türden bir ideolojik esnekliğin kuramsallaşmış biçimi olarak görülebilir. Diğer bir ifadeyle, Bhattarai ve Praçanda’da da neoliberalizmle kısmen uzlaşan, sistem içi reformlara açık bir dönüşüm eğilimi gözlendiğini söyleyebiliriz. Ancak bu, Nepal’e özgü, iç savaş sonrası barış süreciyle şekillenmiş bir yoldur.

Kısaca özetlemek gerekirse: “Praçanda Yolu,” klasik Maoizmin kopyalanamayacağını, Nepal’in özgün koşullarına göre yeniden yorumlanması gerektiğini savunan bir çizgidir.

Temel özellikleri:

-Silahlı mücadele ile parlamenter mücadeleyi birlikte yürütmenin meşruluğu.

-Marksist-Leninist-Maoist ilkelerin esnek uygulanması.

-Nepal’in yarı-feodal ve yarı-sömürge karakterinin, klasik Çin modelinden farklı olduğu iddiası.

-Zamanla sınıf mücadelesinin yerini anayasa yapımı, demokratik geçiş ve kurumsallaşmaya bırakması.

Buna bağlı olarak başta sosyalist devrim hedeflense de süreç içinde amaç burjuva-demokratik devrimle sınırlı hâle geldi.

Teorisyen bir figür olarak Baburam Bhattarai, zamanla Praçanda’dan da farklılaştı:

-Marksizmi post-Marksist yaklaşımlarla sentezleme eğilimindeydi.

-Nepalli orta sınıfların ve kentli gençliğin taleplerine daha duyarlı bir çizgi geliştirdi.

-Sonunda, Maoist partiden ayrılarak merkez sol, kalkınmacı ve demokratik bir hareket kurdu: Naya Shakti Nepal (Yeni Güç Nepal).

Bhattarai’nin yaklaşımı, Latin Amerika’daki “yeni sol” liderlerle, özellikle Boric ya da Petro gibi reformistlerle paralel okunabilir.

Praçanda’nın bugünkü duruşu

-Praçanda, artık sistem içi bir siyasetçi. 2022’de yeniden başbakan oldu.

-İktidar ortağı olarak piyasayla, özel sektörle, IMF gibi yapılarla doğrudan çatışmıyor.

-Artık temel kaygı: “istikrar” ve “kalkınma”

-“Devrim” söylemi yerini sosyal refahçı pragmatizme bıraktı. Tıpkı Latin Amerika’da olduğu gibi.

Özetle, Bhattarai ve Praçanda’da da Latin Amerika’daki yeni sol eğilimlerle benzeşen, reformistleşen, neoliberalizmle açık çatışmadan kaçınan, radikal geçmişiyle bugünkü pragmatizmi sentezlemeye çalışan bir dönüşüm vardır. Ve “Praçanda Yolu” tam da bu dönüşümün ideolojik özeti olarak şöyle okunabilir:
Radikal gelenekle kurumsal siyaseti birleştirme, ama bu süreçte devrimci hedeflerin kademeli olarak terk edilmesi.

Postmodernizmin ve neoliberalizmin etkisi

SORU: Bu sonuçta postmodernizmin ve neoliberalizmin soldaki etkisinden söz edebilir miyiz?

YANIT: Evet 1990 sonrasında, özellikle Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte, Marksist analizden çok kimlik siyaseti ön plana çıktı. Nepal’de de bu etkiler görüldü. Kast sistemine, etnik kimliklere ve yerel kültürlere vurgu artarken, sınıf mücadelesi geri plana itildi. Maoist hareket bile anayasa sürecinde etnik federalizmi savunarak kimlik temelli talepleri ön plana çıkardı.

Bu duruş/eğilim, devrimci hareketlerin dikkatini sınıfsal devrim yerine “temsil sorunları”na yönlendirdi.

Marksizmden uzaklaşmanın sonuçları

SORU: Marksizmin temel eksenleriyle dolayısıyla da Leninist devrim teorisiyle oluşan bu açının ne türden sonuçlar doğurduğuna dair örnekler verebilir misiniz?

YANIT: Evet örneğin Nepal için kısaca şu sonuçlardan bahsedebiliriz:

–Devletin sınıfsal karakteri gereği Lenin’in “Devlet ve Devrim” eserinde vurguladığı gibi burjuva devleti parçalamadan sosyalist dönüşüm mümkün değildir. Nepal’de ise Maoist kadrolar, eski devlet aygıtını devralma eğilimindeydi. Devlet mekanizmasına entegre oldular, dönüştürmeye çalışmadılar.

-Maoistlerin halk komiteleriyle kurdukları ikili iktidar yapıları (kırsalda) savaş sonrası tasfiye edildi. Yani sınıf iktidarının geçici de olsa ele geçirilmesi süreci, burjuva anayasa çerçevesinde eritildi. Bu, Marx’ın ve Lenin’in “devrimci sınıfın zor yoluyla eski düzeni tasfiye etmesi” anlayışıyla çelişen bir durumdur.

-Ekonomik Temel-Üstyapı Diyalektiği yok sayılarak, Sosyo-ekonomik yapıyı dönüştürmeden üst yapısal reformlara (anayasa, cumhuriyet, laiklik vs.) bel bağlandı. Oysa Nepal, hala yarı-feodal, yarı-sömürge bir ekonomiye sahipti. Tarımda toprak reformu yarım kaldı, üretim ilişkileri sınıfsal temelde değişmedi. Kapitalist gelişme ise dağınık ve bağımlı biçimde sürdü. Ve sonuçta ekonomik alt yapıyı devrimcileştirmeden, üstyapıyı değiştirmenin sınırları ortaya çıktı.

Nepal’den aktardığımız bu örneklere benzer şekilde, dünyanın birçok yerinde (Latin Amerika, Güney Asya, Avrupa) sol hareketlerin; Leninist devrim teorisini geri plana attığını, sistem içi reformlarla yetindiğini ya da buna zorlandığını ve bunun da ya yozlaşmaya ya da sönümlenmeye yol açtığını söyleyebiliriz.

Ne yapmalı; yöntemimiz ne olmalıdır?

Kısaca aktardığımız bu sonuçların, salt “dış baskılar” ya da “koşulların elverişsizliği” ile açıklanamayacağını, aynı zamanda Marksizmin mevcut koşullarda nasıl uygulanacağına dair teori ve strateji üretimindeki yetersizlikle de ilintili olduğunu düşünüyoruz. Bu aynı zamanda çözümün nerede aranması gerektiğine işaret ediyor ve devrimcilerin omzuna yeni görevler yüklüyor.

Bunun başında gelen, Marksist teorinin özünü koruyarak, değişen koşullara uygun olarak stratejik araçlar geliştirmektir. Bir diğer güncel mesele, kimlik mücadelelerini sınıf mücadelesiyle bütünleştirmek, birbirine alternatifmiş gibi görmekten, karşı karşıya getirmekten vazgeçmektir. Bunun gibi devletin yapısını analiz etmek ve parçalama fikrini mevcut koşullar içinde yeniden tanımlamak gerekir.

Tabii Marksistler ilk kez böyle bir sorunla karşılaşmıyor. Yeniymiş, ilkmiş gibi açılan pek çok tartışma, Marksizmin değil, Marksizmin muarızlarının veya Marksizmi güncelleme sorunu yaşayanların meselesidir. Çeşitli ülke pratiklerinden verdiğimiz örneklerin benzerliği sorunların dolayısıyla da çözümlerin benzerliğidir.

İçinden geçmekte olduğumuz dönem hiçbir konuda kolaya kaçmaya izin vermiyor. Bu, okuma ve analiz için de uygulama için de geçerlidir. Küreselleşen sermayenin varlığını, niteliğini ve şiddetini artık tüm kıtalarda, Trump’ın ve onunla aynı sınıfsal safta duranların hemen her söz ve eyleminde görmek mümkün.

Dünya sadece bir barut fıçısı değil; aynı zamanda imparatorlukla, emperyalizmle, faşizmle tanımladığımız kötülüğün küreselleşmiş ve ölçü tanımaz biçimiyle karşı karşıyayız. Trump’ın bugünkü yetkisi hiçbir diktatörde yoktu. Doğru/sınıfsal iz sürdüğümüzde bugün dünyadaki hemen tüm kötülükleri ABD ile ilişkilendirmek mümkün. Bunun için Gazze’ye de Suriye’ye de Ruanda tarafından yağmalanan Kongo’ya da kuşatılan Venezuela’ya, yığınak yapılan Kıbrıs’a veya Kafkaslara bakmak aynı sonuca götürüyor.

Bu ilişkiyi bize Marksizm kurduruyor. Leninizm emperyalist çağda çözüme nasıl, hangi yoldan ve hangi araçlarla gideceğimizi gösteriyor. Marksist önermeleri dogmalardan ayıran temel özellik, onların tarihsel ve toplumsal gerçeklikten türetilmiş, deneyimle sınanabilir ve bilimsel yöntemle doğrulanabilir oluşudur. Marksizm, yalnızca soyut fikirler dizisi değil, maddi dünyanın yasalarını anlamaya ve dönüştürmeye yönelik bir bilimdir. Bu bilimsel karakter, Marksizmi durağan ve değişmez bir doktrin olmaktan çıkarır; onu canlı, gelişmeye açık ve pratik bir eylem kılavuzuna dönüştürür.

Bu bağlamda, Marksizmin temel ilkeleri sabit kalsa da onun somut koşullara uygulanma biçimi her tarihsel dönemde yeniden ele alınmak, gözden geçirilmek ve gerekirse yeniden formüle edilmek zorundadır. Bu, Marksizmin özünü inkâr değil, tersine onun canlılığının ve geçerliliğinin bir göstergesidir. Marx’ın da vurguladığı gibi, “teori, kitleleri sardığı ölçüde maddi bir güç haline gelir.” Bu da teorinin, değişen maddi koşullara cevap verebilme yeteneğini korumasıyla mümkündür.

Dolayısıyla, Marksizmi bir dogma olarak değil, sürekli olarak toplumsal pratiğe başvurarak gelişen bir yöntem olarak kavramak gerekir. Bu yöntem hem kapitalizmin çelişkilerini çözümlemeyi hem de sosyalist bir topluma doğru ilerlerken karşılaşılan yeni sorunlara çözüm üretmeyi mümkün kılar. Koşullar değiştiğinde, bu değişimin analizi ve ona uygun stratejik tutumların geliştirilmesi, Marksist yöntemin doğasında vardır. Aksi halde, Marksizm dogmalaşır ve tarihsel işlevini yitirir.

Devrimci Hareket

25 Eylül 2025

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
devrimcih@yahoo.com

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi