“Barış”la “çözüm”le vb. ilişkilendirilen görüşmelere, açıklamalara ve olup biteni savunma adı altında ortaya konulan fikir ve duruşlara dair yaptığımız açıklamalarda da dikkat çektiğimiz gibi bırakalım Marksizmin temel tezlerini, “reel politik” adına bile söylenemeyecek sözlerle, savunulamayacak duruşlarla karşılaşıyoruz.
1 Ekim’de Meclis açılışında ortaya konulan sınıfsal aynılaşma vesikası da bu içeriktedir. Fotoğrafın basına düşmesinden hemen sonra yansıyan haklı tepkilere verilen yanıtlar, yanlışı savunma ısrarının insanı ne hale getirdiğine örnektir.
İşte TÖP’lü Oğuzhan Kayserilioğlu’nun X’te paylaştığı 13 maddelik açıklamanın, abartısız her maddesi gerek içerik gerekse üslup, yakıştırmalar, sataşmalar vb. açısından sorunludur.
Bu sınıfsal aynılaşma fotoğrafına karşı çıkanları, o itirazın en zayıf halkası sayılabilecek bir siyasal yapıyla eşitleyerek (ulusal sol atıfları yaparak) eleştirilere yanıt vermeye çalışmak, bir güçlülüğün ve kendine güvenin değil kolaya kaçmanın ve özgüven probleminin göstergesidir. Kaldı ki mesele bir grubun değil Marksist Leninist temel ilkelerinin sorunudur. Kimse elbette Mecliste verilen o pozlar, o mutluluk resimleri için zil takıp oynamayacak; tersine bu “iliştirilme” hali ve ödenen bunca bedelin sonucunun bu fotoğrafa çıkması bizleri üzüyor.
Ortada, Kayserilioğlu’nun geçiştirmeye veya rasyonalize etmeye çalıştığı gibi “Meclis açılışında yaşanan özel bazı anlar” değil, nitelik belirleyici bir duruş var. Üstelik bunu teşhir etmek, ne anlama geldiğini anlatmak için Kayserilioğlu’nun seviye düşürerek yakıştırdığı gibi “parlak komünizm nutukları”na ihtiyaç yok. Ayrıca bu savunma tarzını, bu sataşmayı yakışıksız bulduğumuzu da belirtelim.
Sürecin gereği sınıfsal aynılaşma ve koşulsuz destek mi?
“Devletle barış görüşmeleri yapan bir siyasi hareketin Meclis’teki temsilcilerinin açılışa katılmaları normaldir. Kiminle görüşecekleri konusunda tercih yapma lüksüne sahip değiller, iktidarda kim varsa onunla görüşecekler” (Kayserilioğlu)
Kayserilioğlu’nun bu savunması aklımızla alay etme atraksiyonu mudur bilemiyoruz ama bu denli ciddi bir mesele bu basitlikte tartışılmaz; devrimcilerin/sosyalistlerin ölçüleri böyle eğilip bükülemez. Birincisi, ısrarla belirtmeye devam edeceğimiz gibi yapılan bir “barış” görüşmesi değildir; barış görüşmeleri bu biçim ve bu içerikte olmaz; Marksizmin temel tezleri açısından bu konu artık muğlak veya tartışmalı da değildir. İkincisi, görüşme yapılıyor olması iktidarın her gösterisine malzeme olmayı; kurgulanmış sahnelerde figüran olmayı gerektirmiyor. Dolayısıyla o fotoğraf normal değildir. O şova veya aynılaşma mesajına karşı durmanın, “kimlerle görüşüleceği konusunda tercih yapma lüksü” ile ilintisi yoktur. Daha açık söylemek gerekirse Erdoğan’la veya Bahçeli ile görüşme yapmak Kürt hareketini bunlara borçlu kılmıyor; sınıfsal aynılaşmayı ve koşulsuz desteği gerektirmiyor. Şu ana kadar Kürt tarafı, bırakalım “belli hassasiyetleri,” çok daha ötesine göz yumdu veya süreçten bunu anladı. Komisyon’da nasıl oturum terk edilebiliyorsa burada da “biz bu fotoğrafa girmeyiz” demek gerçekte hiç de zor değildir. Ama eğer denilemiyorsa bu bir başka zayıflığa ve ölçü sorununa işarettir.
Sınıfsal körlük
“Devlet bağımlısı ulusalcı solculara soralım: a) İyi biliyorsunuz değil mi, şimdi elleri sıkılan Dem Parti yöneticileri barış görüşmeleri başarısız olursa sorgusuz sualsiz hapse atılacaklar. Ama sizler icazetli alanlarınızda şimdi olduğu gibi ahkam kesmeye devam edeceksiniz.”
Bu maddede de iktidarın Meclis şovuna karşı çıkanlar, omurgasızlığa varan bu duruşu eleştirenler, bir yapıya (TKP’ye) kadar daraltılmış. Daha önce de söylediğimiz gibi iki yanlış bir doğru etmiyor. Belli ki Kayserilioğlu, itiraz edenlerin yumuşak karnı sayılabilecek yerden eleştiri yapma kolaycılığını tercih ediyor. İktidarın tutuklama furyasındaki çeşitlilik ve yoğunluğa, diğer bir ifadeyle ses çıkaran herkesin boy hedefi yapılmış olmasına rağmen sanki Kürt hareketi dışında kimseye dokunulmuyormuş izlenimi vermek de bir başka yakışıksızlık örneğidir.
Süreç ve ona dayalı öznellik, küresel boyuttaki sermaye saldırganlığına, darbe iklimine karşı sınıfsal körlük yaratıyor. Görülmesi gereken görülmüyor, alınması gereken tavır alınmıyor.
Otoajitasyon
“Bir soru daha, devletle görüşen sadece Dem Parti değil, elleri silahlarının tetiklerinde gözleri arpacıkta bekleyen binlerce gerilla da aynı alanın içinde ve o alanın birçok noktasında dolaylı çatışmalar oluyor, şehitlikler yaşanıyor. Bilginiz var mı?”
Silah bırakmanın süreçle ilintili olmadığını, stratejik bir mesele olduğunu, sürdürülebilirliği kalmadığını anlatan (doğrudan İmralı eksenli) bunca değerlendirmeden sonra Kayserilioğlu’nun bu sözleri otoajitasyon mu bilemiyoruz ama en azından konunun böyle zorlama ifadelerle tartışılmasının kimseye yararı olmayacağı bilinmelidir.
Yakışıksız bir dil ve stratejik yanılgı
“Bir soru daha, bu görüşmeler şayet başarısız olur da çatışmalar eskisinden çok daha geniş alanda ve çok daha şiddetli yaşanmaya başlarsa ne yapacaksız? “Emperyalizmin kışkırttığı terör örgütünün üniter devleti emperyalizm adına bölmeye çalıştığını” yazacaksız değil mi?” (Kayserilioğlu)
Bu ifadenin hiçbir şekilde muhatabı değiliz ama konu bağlamında söylersek; görüşmeler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, emperyalizme ve faşizme karşı mücadelenin gereksizleşeceği mi düşünülüyor? Ya da dünyada ve ülkede halklara saldırının nedeninin salt Kürt sorunu olduğu mu düşünülüyor? “Sürecin olası sonuçlarına rağmen” savaş ve darbe ikliminin daha da boyutlanarak gelişeceği bilinmelidir.
Öznelliğin kurdurduğu akıl/ölçü dışı cümleler
“Barış yapmaya çalışırlarsa da savaşırlarsa da “onlar” sırf ve sadece KÜRT oldukları için devlet bağımlısı şoven ideolojiyle yıkanmış bilinciniz tarafından düşman olarak görülecek! Komünizm örtüsü kirli bilincinizi örtebilecek mi sanıyorsunuz?” (Kayserilioğlu)
“Sırf ve sadece KÜRT oldukları için düşman olarak görülmek” yazının bütününde tekrar ettiği için “bu nasıl bir üsluptur” demeyeceğiz. Ama Kürtleri sadece Kürt oldukları için kimlerin düşman olarak gördüğünü anlamak için o savunulan fotoğraftakilere bakmak yeterlidir.
Sonuç yerine
Oğuzhan Kayserilioğlu özelinde görülen savrulma ne yazık ki bir istisna hali değildir, “süreç” savunusu adına yaygınlaşan bu türden saldırgan duruşlar ve düzeysizlikler eleştiriyi hak etmektedir.
Dünya ölçeğindeki tablo, ABD’deki görüşmede yansıyan bağımlılık ilişkisi, Filistin’deki soykırım karşısında iş birliğine varan söz ve duruşlar, küresel boyutta hızlanan paylaşım ve hegemonya savaşı, sınıf ilişki ve çelişmelerinin aldığı özgün boyut, tüm ezilenlerin mücadele birliğini gerektirirken bu saldırgan üslup ve yanlışı yanlışla savunma hali, özgürlük-toplumsallık iddialı hiç kimseye yakışmaz.
Devrimci Hareket
3 Ekim 2025