Bu çalışmanın amacı, bugünün mücadele ihtiyaçları açısından geçmişe bakmak ve süreci ortaya çıktığı koşullar içinde değerlendirmektir; dolayısıyla da süreçteki her olaya ve özneye kronolojik sıralama içinde yer veren bir tarih yazımından çok okumalarda dün-bugün diyalektiğine imkân tanıyan bir değerlendirme yapmaktır.
***
20. yüzyılın başında çok özgün koşullarda yaşanan 1908 devrimine ve Kemalist devrime dair tartışmalar devam ediyor. Bu tartışmaların en azından sol açısından, öznellikten arındırılması ve istismar olasılığının minimalize edilmesi, olgulara dair sınıfsal bir bakış geliştirmekle mümkündür. Çünkü sınıfsal bakış, psikolojik değil politik ölçülerle oluşturulur ve resmin bütününü görür; yani yalnızca artıları değil varsa eksileri de yalnızca ilericiliği değil varsa gericiliği de dikkate alır.
Bu bağlamda, 1908 ve 1923’te benzer (burjuva) sınıfsal içerikler taşıyan ancak tarihsel dönemin özellikleri ve hareketin sınıfsal karakteri nedeniyle sonuçlandırılamayarak kesintiye uğrayan müdahaleleri nasıl okumak gerekiyor? Bu konudaki yorum farklılıklarının/çeşitliliğinin nedeni nedir? Lenin’in 1908’e dair devrim tanımlaması ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’na desteği ölçü alınması gerekmiyor mu? Bu şekilde sorular çoğaltılabilir. Ama toplam tabloya bakıldığında, söz konusu süreçlere dair yapılan değerlendirmelerde büyük oranda bütünlüklü/sınıfsal bakış eksiğinin veya öznelliğin olduğunu söylemek mümkün. Örneğin İttihat ve Terakki’yi salt Ermeni katliamı üzerinden veya 1923’ü salt Kürt katliamı üzerinden okuyan kesimlere bu hareketlerin ilerici yanının olabileceğini anlatmak olanaksıza yakındır.
Bilinir ki olgular sınıfsal bağlamından koparılıp örneğin “vesayetçi olma-olmama” “otoriter olma-olmama” gibi ikilemler öne çıkarıldığında; çeşitli değerlendirmelerde rastladığımız gibi 1950 veya 1983’e yani Menderes’e ve Özal’a demokratiklik atfedilir. Ve yine bu anlayışa göre, 1789 Jakobenlerin, 1908 ordu içinde bir avuç subayın, 1917 Bolşeviklerin, 1923 Kemalistlerin, 1980 de TC subaylarının darbesi olur.
Bugün postmodern akıl tutulması eşliğinde toplumlar tarihi içindeki ilerlemenin reddedildiği teorik buluşlar (!) akılları çelmelerken, 1215 Magna Carta veya 1789 Fransız devrimi gibi her olguyu/kesiti tarihsel bağlamı içinde ele alıp ona göre önem atfeden bütünlüklü bir yöntemin önemi giderek artıyor. Bu bağlamda evet, 1908 de 1923 de (İran’da 1909, Çin’de 1911 gibi) ileridir; ama orada durmamak ve bugün oraya dönmemek koşuluyla…
Resmi tarih yazımı ve türevleri değil, Lenin
1908’deki hareket “2. Meşrutiyet” olarak da bilinir; hatta “İttihatçıların darbesi” olarak da tanımlayanlar var. Ancak bu tanımlarda olgunun bütünü, sınıfsal özü eksik kalıyor, dolayısıyla da tanım yanlış oluyor.
Resmi tarih yazımını ve türevlerini değil de Lenin’i ölçü alacak isek, söz konusu sürece dair “devrim” tanımı daha doğru/uygun düşmektedir. Gerçekte Fransız devriminden esinlenen ve “Kahrolsun İstibdat Yaşasın Hürriyet” sloganı eşliğinde hem Abdülhamit istibdadına son veren hem de 1923’e zemin hazırlayan bu müdahalenin tanımında, dünyada benzer süreçlerde/geçişlerde olduğu gibi en uygun ölçek tarihsel materyalizmdir ki bu en genel anlamıyla bir üretim ilişkisinden daha ileri bir üretim ilişkisine geçiş (veya hanedanlığa son verilmesi, meşruti monarşi vb. örneklerde olduğu gibi bu yöndeki basamaklar) üzerinden değerlendirmeyi gerektirir.
İttihat ve Terakki denilince yalnızca Ermeni sorununu, Kemalizm denilince yalnızca Kürt sorununu gören, ilericilik-gericilik ölçütünü çekilen acılar üzerinden geliştirilmiş vicdani bir yaklaşımla veya dönemin siyasal kadrolarının kişisel özellikleri vb. ile ele alan kesimlerin yaygınlıkta olduğu bugünün koşullarında, resmi tarih okumalarına da yanıt olacak şekilde tarihsel materyalist bir bakış açısıyla yapılacak değerlendirmeler büyük önem taşıyor.
Tarihsel materyalizm, değerlendirmeye konu olan süreçte üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki ilişkiye bağlı olarak ilericilik-gericilik tanımlaması yapmayı gerektirir. Bugünden geriye dönüp bakıldığında serfliği köleliğe, ücretli köleliği serfliğe oranla ileri kılan bu ölçü, ortaya donmuş, koşullar üstü sonuçlar çıkarmaz. Yani Fransa’nın 1789’unu devrim olarak tanımlar; ama aynı güçler, sistemini inşa edip ilerici niteliğini yitirdiğinde onun da adını sınıfsal olarak gericilik koyar. Buradaki tanımlama süreçte ödenen bedelleri, yapılan haksızlıkları, katliam vb.ni yok saymaz; ama tarihsel akışı yani sürecin bütününe dair sınıfsal tanımı salt bu örnekler üzerinden değerlendirmez. Bunu, emperyalizmin bir ülkeyi işgali sürecinde yeni duruma göre biçimlenen baş çelişmeye bağlı olarak yapılan haklı savaş, haksız savaş tanımlarına benzetebiliriz. Örneğin böyle bir süreçte haklı savaş tanımının yapılması, işgal altındaki güçlerin her eyleminin savunulduğu anlamına gelmez. Bir soyutlamadır söz konusu olan.
Tarihsel süreçler bu perspektifle ele alındığında, görülecektir ki bırakalım bugünün devrimcileri ile İttihatçıları, 1908 devrimi ile Kemalist devrim arasında bile doğrudan bir bağ, aynılaştırmayı/eşitlemeyi gerektiren bir devamlılık yoktur. Evet belki ilki ikincisine zemin hazırlamıştır ama Dünya Savaşı ve açık işgal koşulları, 1919-1923 sürecini farklı ve hatta benzeri mümkün olmayan özgün bir dönem haline getiriyor.
Bugün ise aradan yaklaşık bir asrın geçtiği, gerek sermaye-sermaye gerekse emek-sermaye ilişkisinin pek çok güncelleme sonucunda çok özgün biçimler aldığı, mevcut dinamikleri farklı kılan gelişmelerin yaşandığı bu koşullarda artık ne kadrosal olarak ne de yöntemde/içerikte, birinci veya ikinci devrimle bağ kurmak olası değildir. Bu bağlamda bugün Kemalist iktidarla CHP arasında (kimileri hızını alamayıp bunu AKP’ye kadar vardırıyor) veya İttihatçılıkla günümüz devrimciliği/solu arasında bağ kurmak, kavramlara da içeriğe de bağlantılara da takla attırılsa dahi olası değildir. Sözümüz hem Kemalizmin devamı olduğunu söyleyenlere hem de devrimcilere “İttihatçı” yakıştırması yapanlaradır.
I- 1908 Devrimi
İleride değineceğimiz Kemalizm, nasıl açık işgal koşullarının ürünü, Bonapartist iktidarlarda görüldüğü gibi bir geçiş dönemine denk gelen ve o tarihsel koşulların özgünlüğü içerisinde değerlendirilmesi gereken bir olgu ise 1908 devrimi de “Merkezi Feodal Osmanlı”nın özgünlüğünden koparılarak ele alınabilecek bir süreç değildir.
Lenin’in isabetli bir şekilde değerlendirdiği gibi emperyalizm koşullarında ilericiliğini, devrimci niteliğini yitiren burjuvazi, burjuva demokratik devrime önderlik edemez. Bu süreçte artık demokrasi sorunu proletaryanın önderliğinde gerçekleşecek devrimlerin sorunudur. Ancak gelişmiş bir proletaryanın da olmadığı, kapitalistleşme sürecini tamamlamamış geçiş dönemindeki ülkelerde bu rolü küçük burjuva kesimler üstlenebilir. Bunun Meksika’da, Arap ülkelerinde, Portekiz’de olduğu gibi çeşitli örnekleri vardır.
Sonuna kadar götürülerek başarıya ulaşıp ulaşmaması ayrı bir tartışma konusudur ama üstlendiği görevler/işlevler itibariyle söz konusu olan burjuva içerikli bir devrimdir. İşe İttihat ve Terakki, tarihsel köklerinin de oluştuğu 19. Yüzyılda geliştirilen reformlar eşliğinde ve üstlendiği rolün sınıfsal içeriği bağlamında değerlendirilmesi gereken bir harekettir. 1789’dan da 1848’den de 1905’ten de bir etkilenme söz konusu olsa da feodal Osmanlı koşullarında özgün bir pratiktir.
Gerçekte Osmanlıda Tanzimat’tan itibaren adım adım gelişen Batı etkisinde burjuva içerikli bir hareketten söz etmek mümkün. Ancak kapitalizmin kendi iç dinamiği ile geliştiği ve burjuvazisinin pazarının sınırlarını ulusal çitlerle ördüğü ülkelerden farklı olarak Osmanlıda ekonomi büyük oranda yağmaya, ele geçirilen yerlerdeki değerlerin talanına dayalı idi. Nitekim 19. yüzyılda, borçlanmanın arttığı, koşulların sürdürülemez hale geldiği ve özellikle Balkanlarda, Fransız devriminin etkisiyle gelişen milliyetçilik eşliğinde Osmanlı devletinden peş peşe ayrılmaların yaşandığı bir tarihsel kesitte, ilkin düşünsel boyutta olan hareket 1889’da İttihat ve Terakki’nin kurulmasıyla giderek eylemsel boyut almaya başladı. Ve 1908’de küçük burjuva nitelikli asker-sivil kadroların önderlik ettiği müdahale gerçekleşti.
Lenin’in Portekiz devrimiyle beraber andığı ve Rusya’daki 1905 devriminin (İran ve Çin devrimlerinde de görüldüğü gibi) derin izler bıraktığının göstergesi olarak okuduğu 1908’i, kendisine ayak bağı olan feodal ilişkileri aşıp kapitalizmi geliştirmek isteyen burjuvazinin İttihat ve Terakki aracılığıyla sürece müdahalesi olarak değerlendirmek mümkün. Burada dikkatle üzerinde durulması gereken temel önemdeki olgu, söz konusu hareketin yukarıdan aşağıya geliştiği, burjuvazi ile arasındaki bağın, ilk etapta üretim ilişkileri ile somutlanmaktan çok sınıfsal (üst yapısal) olduğudur.
Lenin, 1908’in aynı zamanda halkın geniş çoğunluğunun katıldığı, aşağıdan yukarıya doğru gelişen devrimlerden farkına dikkate çeker: “Örnek olarak 20. Yüzyıl devrimleri alınırsa, Portekiz ve Türk devrimlerini [1908 devrimi kastediliyor-ç.] burjuva devrimleri olarak kabul etmek besbelli kaçınılmaz bir şey olacaktır. Ama bu devrimlerin her ikisi de ‘halk’ devrimi değildir; çünkü halk yığınları, halkın geniş çoğunluğu, kendine özgü ekonomik ve siyasal istemlerle, etkin, bağımsız ve hissedilir bir biçimde, bu devrimler içinde görünmezler.” (Lenin, Devlet ve Devrim)
Bilindiği gibi Abdülhamit’in 23 Aralık 1876’da kabul ettiği ve birkaç ay sonra rafa kaldırdığı anayasa, 30 yıllık aradan sonra 23 Temmuz 1908’de Makedonya’nın Manastır kentinde, top atışlarıyla yeniden ilan edilir. Bu müdahale karşısında Abdülhamit de Kanun-i Esasi’yi yeniden yürürlüğe sokmak zorunda kalır. Siyasi partilerin, sendika ve kooperatiflerin kurulduğu, kız öğrencilerin üniversiteye alındığı, ticaret okullarının açıldığı, din adamlarının ayrıcalıklarının ve sansürün sınırlandığı, padişahın tebaası olmaktan vatandaş olmaya doğru adımların atıldığı, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın ilan edildiği bu süreçte, bu değişimlerle beraber görülmesi gereken temel olgu; ulus devlet oluşturma ve devletteki hâkimiyetini ekonomide de sağlama hedefindeki Türk-Müslüman eksenli burjuvazinin, Hıristiyan kökenli (Ermeni, Rum vb.) burjuvazinin elinden ekonominin zirvelerini koparmak üzere harekete geçtiğidir.
Halkın istibdada karşı birikmiş muhalefetini yedekleyerek yukarıdan aşağıya müdahalelerle bir ulus devlet oluşturma ve mevcut iktisadi imkânları ulusal bir burjuvazide toplama perspektifi, İttihat ve Terakki şahsında süreç içinde sınıfsal çıkarlarla Türk milliyetçiliğini iç içe sokar. Ermenilere karşı alınan karar ve tavırlarda elbette İttihat ve Terakki’nin iktidarı döneminde, ulusal eksenli Ermeni hareketinin yeniden varlık göstermesinin rolü vardır. Tam da bu bağlamda ulusal olanla iktisadi olan iç içe geçer; pazara hâkim olmak isteyen Türk burjuvazisi tarafından tasfiye edilmek istenen hem gayrimüslimlerin elindeki ekonomik imtiyazlardır hem de bir ulus devlet için tehdit oluşturacak ulusal hareketlerdir.
Sürecin ilk etabında 1909’da Adana’da yerleşmiş olan ve genelde ticareti özelde pamuk tarımını elinde bulunduran Ermenilere yönelik büyük bir katliam gerçekleşir, yaklaşık 30 bin Ermeni öldürülür. Ve sonuçta 1915’te Kürt feodal hâkim sınıfların da katılımıyla Ermeniler tehcir kararıyla katliamlar eşliğinde Anadolu’nun dışına sürülür. Beş yıl önce bir devrimle iktidara gelen güçlerin bu insanlık suçunu işlemeleri, sınıfsal nitelikleri ile ilişkilidir. Nitekim 1922 Mübadelesi ile de Rumlar Anadolu’dan büyük ölçüde sürülür.
Klasik burjuva devrimleriyle kıyaslayarak söylersek Batı’da süreç tamamlandıktan sonra yani kapitalist üretim ilişkileri egemen hale gelip üretici güçleri engellemeye başladığı; din, felsefe, bilim vb. konuları sınıfsal ihtiyaçları bağlamında tekeline aldığı dönemdeki iktidar tablosu, Türkiye’deki kurucu irade tarafından örnek alınmış, burjuva nitelikli adımların peşinden gericileşme hızlı adımlarla gündeme gelmiştir. Kaldı ki Osmanlı’da feodal üretim ilişkileri ve yarı sömürgecilik bağları nedeniyle zayıf kalan, kendi iç dinamiği ile gelişmeyen burjuvazinin, İttihat ve Terakki aracılığıyla kapitalizmi kendi iç dinamiği ile geliştirmesi yani ulusal politikalar izleyip bağımsız davranması olanaksızdır; bu nedenle Alman emperyalizmi ile işbirliğini tercih eder ve Birinci Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasında Mondros Mütarekesi’yle yenilgisi kesinleşen İttihat ve Terakki’nin iktidarı altındaki süreç, yerini açık işgal koşullarında gelişecek başka bir iradeye ve yeniden yapılanma sürecine bırakır.
II- Açık İşgal koşullarında antiemperyalist tavır alış ve Kemalizm
Bilindiği gibi Kurtuluş Savaşı’nın başlamasından önce, odağında Osmanlının paylaşılması olan bir dünya savaşının sonunda Saray’ın, emperyalist güçler tarafından dayatılan koşulları olduğu gibi kabul edip teslim olması ve her şeyi onların inisiyatifine bırakması, kendini feshetmiş olan İttihat ve Terakki’nin aktif kadroları dahil, bu teslimiyeti kabul etmeyenleri bir yol ayrımına getirmişti. Ya Saray’ın yaptığı gibi yenilgi kabul edilecek ve dayatılan sonuçlara katlanılacak ya da Saray sürecin dışına itilip alternatif bir yol denenecekti. Saray’ın teslimiyeti karşısında direnmenin tercih edilmesi, aynı zamanda çeşitli toplum kesimlerinin de beklentilerine denk düşen meşru bir zemin oluşturdu ve işte bu zemin üzerinde gelişen Kurtuluş Savaşı sonrasında yeni bir ulus devletin örgütlenmesi adım adım gerçekleştirildi.
1923’ün tartışılmasında en sık rastlanan sorun, burjuvazinin önderliğinde yapılan klasik burjuva devrimleriyle benzerlik üzerinden test edilmesi veya proletarya önderliğinde yapılan demokratik devrimlerle kıyaslanmasıdır.
Bilindiği gibi ulusal kurtuluş mücadelesini yürütüp başarıya ulaştıran I. Meclis, sosyal ve ulusal bileşimin yanında ideolojik anlamda da karma bir niteliğe sahipti; saltanat ve hilafet yanlıları da Bolşevizme sempati duyanlar da vardı. Böyle bir mecliste 1922’de tarafların saltanatın kaldırılmasına ikna edilmesi de devamında Cumhuriyet’in ilanı da kolay olmadı.
İlerleyen süreçte devletçiliğin o günün faşist rejimlerine denk bir otorite ortaya çıkarması, milliyetçiliğin Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi eşliğinde ırkçılık üretmesi, laiklik ilanına rağmen devletin elini din işlerinden çekmemesi gibi temel niteliklerin yanında, halkın sırtına bindirilen ağır vergi yükleri ve çıkarılan baskıcı yasalar, kimilerince yapılan faşizm değerlendirmelerine veya bütünlüklü/toptan yadsımalara sebep oluşturdu. Gerçekte söz konusu sürecin özgünlüğü ve Nutuk’un dahi objektif bir kaynaktan çok bir resmi tarih yazımı olması sebebiyle, isabetli bir değerlendirme için sınıf ilişki ve çelişmelerini dikkate alan tarihsel materyalist bir bakış açısı olmazsa olmaz önemdedir.
Bir başka ifadeyle söylersek, Nutuk’un 1927’deki CHP’nin II. Kurultayı’nda (1925’teki, milli mücadeleye önderlik eden kadrolar dahil geniş çaplı temizlik sonrasında) gündeme gelmesi, olup bitenin o günün koşullarında iktidar/egemen olanlarca yazılması anlamına gelir. Bu da değerlendirme yaparken objektif olabilmek için resmi tarihin dışına çıkabilmeyi, süreci sınıf ilişki ve çelişmeleri açısından değerlendirmeyi gerektiriyor.
Türkiye solunda Kemalizme dair yaygınlıkla kabul gören değerlendirmeler, büyük oranda 70’li yılların başında o günün devrimci önderleri tarafından yapılmış olan sınırlı boyuttaki değerlendirmelerdir. THKO ve THKP-C’den mahkeme süreçleri dahil kalan sınırlı boyuttaki metin ve açıklamalar, genellikle Kemalizmin olumlu olarak görülen yanlarını, dönemin de özelliği gereği özellikle antiemperyalizmini öne çıkarır. Kaldı ki Mahkeme savunmaları, muhatapların sınıfsal kimliğinden sürecin dönemsel niteliğine kadar çeşitli nedenlerle bir özgünlük taşır. Bu nedenle savunmalar, kendi özgünlüğü içinde değerlendirilirken, Mahir’in Toplu Yazılar’da yaptığı saptamalar ölçü kabul edilmelidir.
Mahir’in mahkeme savunmasında Kemalizmin “milli kurtuluşçu” yanına yaptığı vurgu, toplumsal kurtuluşçu olunmadığının değil antiemperyalizmin dönemsel öneminin işareti olarak okunmalıdır. Ancak gerek Mahir’in gerekse Deniz’in Kemalizme dair antiemperyalizm tespitinin yanına “antikapitalizmi” de eklemesi abartılıdır. Tersine Kemalizm, milli bir kapitalizm yaratmak üzere sermaye birikimi oluşturmayı temel alan politikalar izlemiştir. Benzer şekilde Mahir’in savunmasında geçen, Mustafa Kemal’in “İstiklali Tam Türkiye” bayrağını yükselttiği biçimindeki vurgu da abartılıdır.
Ulaş Bardakçı ise mahkemede tarihsel materyalist bir bakış açısıyla “bir devrimci memleketin içinde bulunduğu üretim şeklinin bir üst seviyesindeki üretim şeklini stratejik hedef olarak seçer.” değerlendirmesini yaparken, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra süreç içinde emperyalizmle iş birliğine kadar varan değişimi, Mustafa Kemal üzerinden şu ifadelerle özetler: “Anadolu ihtilalinin lideri gitmiş yerine mavi gözlü dev gelmiştir. Artık o bağımsız Türkiye için savaşan devrimci değil, şapka, ceket-pantolon değiştiren büyük bir terzidir.”
TKP/ML önderi İbrahim Kaypakkaya’da ise faşizm tespitine varan, Mahirlerin ve Denizlerin tersine bir değerlendirme söz konusudur. Emperyalizmle bağın kısmen zayıfladığı, üst yapıdaki tasfiyelere rağmen feodal üretim ilişkilerinin yaygın olduğu, tekellerin henüz oluşmadığı bir zeminde devlet biçimini faşizm olarak tanımlamak, Komünist Enternasyonal’de yapılmış ve genel kabul gören faşizm tanımının gerektirdiği sınıfsal ölçeklere uymamaktadır. İbrahim, aynı zamanda Şnurov’un Türkiye Proletaryası kitabını ölçü alır. Ancak Şnurov gerçekte faşizmden değil diktatörlükten söz eder. Kısacası, tekelleşmenin ve emperyalizmle bütünleşmenin gerçekleştiği sürece kadar Türkiye’de devlet biçimi için yapılabilecek en doğru, sınıfsal tanım küçük burjuva diktatörlüğüdür.
Mahir Çayan’ın “Kemalizm, emperyalizmin işgali altındaki bir ülkenin devrimci-milliyetçilerinin bir milli kurtuluş bayrağıdır. Kemalizmin özü, emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizmi bir burjuva ideolojisi veya bütün küçük-burjuvazinin veyahut asker-sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır. Kemalizm, küçük-burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alışıdır. Bu yüzden, Kemalizm soldur; milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm, devrimci-milliyetçilerin, emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur.” biçimindeki tanımı, isabetli bir değerlendirme için önemli bir veridir. Aynı Mahir’in “Eşyanın doğası gereği Kemalizm’in belirli bir iktisat politikası yoktur ve olmamıştır. Kemalizm’in antiemperyalist niteliği bir tarafa bırakılırsa, ortada Kemalizm diye bir şey kalmaz.” biçimindeki değerlendirmesi, bu şekilde ortaya çıkan Kemalizmin, sonradan küçük burjuvazinin niteliği gereği nasıl bir sınıfsal rol üstlendiğini ve giderek nasıl bir evrim geçirdiğini görmek açısından önemlidir.
Kemalizm, modern sınıflar arasında yaşanan sınıf çatışmasından farklı olarak, açık işgal koşullarında döneme has niteliklerle gündeme gelmiş özgün bir pratiğin ürünüdür. Ortaya küçük burjuvazi önderliğinde bir ulus devlet çıkaracak olan sürecin ilk etabında Kurtuluş Savaşı sahasında yaşanan ittifaklar, ilk Meclis’te ve 1921 Anayasası’nda olduğu gibi masaya/kurumlaşmaya yansır. O süreçte hayatın/savaşın içinde kongreler ve şuralar vardır. Bunların çeşitliliği Meclis’te ve sınırlı maddelerden oluşan anayasada karşılık bulur.
Savaş sürerken hazırlanmış anayasada ülke, coğrafi ve iktisadi gereklilikler nedeniyle vilayet, kaza ve nahiyelere ayrılmış, bunların ‘şuraları’ oluşturulmuş ve muhtariyet/özerklik verilerek, bu şekilde halka (eşraf, ulema, aşiret reisi vb.nin de içinde olduğu bir önderlikle de olsa) yerel düzeyde ‘kendi kendini yönetme’ hakkı tanınmıştı. Savaş sürecindeki kongre iktidarlarının bir yanıyla ittifak içinde olunan Sovyet sistemine öykünme, diğer yanıyla fiili durumun zorunlu sonucu olduğunu söylemek mümkün. Bu fiili durumdan giderek bir ulus devletin ortaya çıkacağı sürece doğru yaşanan gelişmeler, önderliğini bir ara sınıf olan küçük burjuvazi yapıyor olsa da gecikmiş bir burjuva demokratik devrimin tamamlanması yönünde atılmış adımlar olarak değerlendirilmelidir.
“Altı Ok” tartışmaları da ancak bu kapsam içinde doğru analiz edilebilir. Yani söz konusu ilkeler, yansıtılıp resmileştirildiği gibi başından beri “kuruluş felsefesi” olarak sürece temel oluşturan ölçüler olmasından çok, süreç içinde “burjuva dönüşümler” eşliğinde bir yanıyla da çarpıklığı da içerecek şekilde oluşturulmuştur.
Bilindiği gibi 1927’de Mustafa Kemal’in Nutuk’unun okunduğu Cumhuriyet Halk Fırkası İkinci Büyük Kongresi’nde tüzükte bir değişiklik yapılmış, partinin temel ilkeleri Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Halkçılık olarak tanımlanmıştır. 1931 yılında yapılan kongrede ise Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik ilkesi eklenmiştir. Daha sonra 1937 tarihinde belirlenen altı madde, Anayasa maddesi haline getirilmiş ve bu ilkeler yalnızca partinin değil devletin de temel ilkeleri olarak kabul edilmiştir. Örneğin bu ilkelerden cumhuriyet, elbette yansıtıldığı gibi “egemenlik kayıtsız şartsız milletin” anlamına gelmiyordu. Ama “monarşiyle kavgada başka yolu kalmadığı için cumhuriyet tercih edildi” denilerek, Tanzimat’tan beri Batı anlayışına evrilme göz ardı edilerek, kişisel bir tercihe indirgenmesi de doğru değildir. Burjuva cumhuriyetin bir yönetme, rıza oluşturma aracı olduğunu biliyoruz. Sonuçta rejim sınıfsaldır ve kapitalist toplumda demokrasi, burjuva demokrasisidir. Bu, bir egemenlik biçimi olsa da kapitalizm öncesi toplumlara göre önemli bir ilerlemedir. Ve feodalizme, monarşiye karşı mücadeleye içerilmiştir.
1950 seçimleri öncesinde CHP yönetiminin “Tek parti devrinin icabı sayılarak anayasaya sokulmuş olan 6 umdeyi oradan çıkaracağız.” biçimindeki taahhüdü, söz konusu ilkelerin vazgeçilebilir olduğunu anlatmanın yanında, halkın yeterince özümseyemediğini göstermesi açısından da önemli bir veridir.
Sürecin ekonomi politiği ve sınıfların durumu
Kemalizmin doğru anlaşılıp değerlendirilmesinin kıstaslarından biri, açık işgal koşullarında anti emperyalist mücadele içinde orta çıkmış bir hareket olması ise bir diğer kıstas, Osmanlıdan devralınmış olan yüklerin, gericiliğin ve bağımlılık ilişkilerinin dikkate alınmasıdır. Bu süreçte saltanata son verilmesi, şeyhülislamlığın, hilafetin ve kapitülasyonların kaldırılması, cumhuriyetin ilanı vb. demokratik nitelikli adımlar kimilerinin nezdinde abartılı olumlu değerlendirmelere ve yedeklenme ilişkisine sebep olurken, dönemin ticaret burjuvazisinin ulus devlet yönünde attığı adımlar eşliğinde iktidarlaşan ve giderek tekleşen gücün otoritesini tanımayan kesimlere karşı baskı ve şiddeti ise yanlış faşizm yorumunu beraberinde getirdi.
Bu türden yanılgılara düşmeden olup biteni bütünlüklü bir perspektifle ele almanın koşullarından biri, sürece önderlik eden küçük burjuva kadroların kaygan zeminde varlık gösteren ikili karakterinin dikkate alınmasıdır. Bu da süreçte sınıfların durumunu, uzlaşmalarla, ilişki ve çelişmelerle beraber değerlendirebilmeyi gerektiriyor.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi emperyalist dönemde burjuva devrimini tamamlama görevi proletaryanındır. Kimi durumlarda devrime küçük burjuvazi önderlik etse de sonuna kadar götüremez. Nitekim Türkiye’de Kemalizmin önderliğinde yaşanan süreçte de böyle olmuştur. Sınıfsal konumları, ilişki biçimleri itibariyle mücadele edilmesi gereken toprak ağaları, eşraf vb.nin önemli bir kısmı 1923 devriminin müttefiki, toplumsal tabanıdır. Bu nedenle söz konusu kesimlere tavır alınamamış, onlarla uzlaşma yoluna gidilmiştir. Bu özgün durumu bağlamında 1923, sosyal tabanını radikal bir köylü hareketinin oluşturduğu Fransa, Çin, Meksika gibi devrimlerden farklıdır.
Özetle 1923 sonrasında Türkiye’de ortaya çıkan tablo, Ulusal Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden küçük burjuva sınıfına mensup asker-sivil aydın kesimin sınıfsal niteliği ile doğrudan ilintilidir. Bu süreçte ülke, sınıflar arasında bir iktidar çatışmasına değil uzlaşmaya sahne olur. Bir tarafta siyasal erkin en üstünde yer alan ve bürokrasi ile orduyu elinde bulunduran Kemalistler, diğer tarafta devletin üst yapısından tasfiye edilen ve iktidarı alabilecek güçte olmayan toprak ağaları ile burjuva kesimler vardır. Kemalistlerin ekonomi politikaları, söz konusu kesimlerin çıkarlarıyla temel olarak çelişmediğinden, ortaya taraflar arasında bir çatışma değil uzlaşma çıkmıştır.
İzmir İktisat Kongresi
Kemalistlerin sınıfsal nitelikleri gereği her türlü desteği sunarak önünü açtıkları ticaret burjuvazisi, sanayileşmeyi değil, İzmir İktisat Kongresi’nde de dile getirdiği gibi azınlıkların elinde olan ticari etkinliğin, ithalat-ihracat işleriyle toptancı ticaretinin kendilerine devredilmesini isteyerek, kolay/risksiz biçimde gelişmeyi tercih etmiştir. Gerçekte İzmir İktisat Kongresi’ne 1135 delegeyle yansıyan tablo, aynı zamanda sahadaki sınıfsal bileşimin yani sınıfsal güç dengesinin göstermelik ifadesidir. Bilindiği gibi İzmir İktisat Kongresi Batılı emperyalist ülkelere, aradaki ilişkinin bütünüyle koparılmayacağını göstermeyi de amaçlayan bir boyut içermektedir.
Kongre’de, Avrupalılar ile Rum ve Ermeni sermayedarların yerini almak isteyen İstanbul ticaret burjuvazisi belirleyici olmuştur. Zaten talep de onlardan gelmiş, hükümet bu konuda adım atmıştı. İstanbul tüccarı Kurtuluş Savaşı’ndan sonra aralarında örgütlenmiş ve Milli Türk Ticaret Birliği’ni kurmuştur. Tüccarlar, azınlıkların elindeki ticari mevkileri milliyetçilikten yararlanarak devlet desteğiyle ele geçirme amacındadır. Dikkat edilirse, Osmanlı ve İslam deyimlerinin yerini milli ve Türk almıştır. Birlik, gerek ithalat ve ihracatta gerekse toptan veya yarı toptan ticarette Türk tüccarın hakim olmasını amaçlar. Tabii bu konuda devlet desteği şarttır.
Bir anda milli ve milliyetçi olan İstanbul’un Müslüman tüccarının gerçekte amacı, milli sanayi değil ithalat, ihracat ve toptan ticarettir. Öyle ki yalnızca Kurtuluş Savaşı’nı İstanbul’dan izleyen tüccar değil yabancı firmalar da Ankara’daki milliyetçi havaya ayak uydurmuş, mümessilliklerini Rum ve Ermenilerden Türklere doğru kaydırmıştır. Ve kimileri de Türk ortak bularak durumunu korumaya çalışmıştır. Bu arada Kurtuluş Savaşı’na katılan dolayısıyla da Ankara’da nispeten etkili olan Anadolu tüccarı ve ticarete yönelen subay ve memurlar da İstanbul tüccarıyla kolay uzlaşmış ve ticarette pay sahibi olmuştur.
Birlik, yalnızca tüccarı değil esnaf ve işçileri de “İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir millet” söylemi eşliğinde örgütlendirmiş, Türkiye Umum Amele Birliği kurulmuştur. Tüccar eliyle işçi örgütü kurmanın gerekçesi, mütareke yıllarında örgütlenen ve sınıf kavgası isteyen fırkalar, dernekler karşısında başka (gerçekte sınıf bilincinin üzerini örten) bir duruş geliştirmekti. Buna göre sınıf kavgası ihanetti. Buna ön ayak olan Ahmet Hamdi Başar, “Biz henüz işçisiyle, tüccarıyla, sosyal sınıfları teşekkül olarak bu sınıfları yaratmak ve aynı zamanda bunların birbirlerine düşman olmamasına ve elbirliği ederek iktisat meydan muharebesini kazanmalarına çalışmaktı. İşte bu düşünceyledir ki Türkiye Umum Amele Birliği’ni Milli Türk Ticaret Birliği’nin bulunduğu binada kurduk.” değerlendirmesini yapar.
Birliğin; gümrük bağımsızlığı, ortak olsa dahi yabancı sermayeye tekel hakkı verilmemesi hatta tütün tekelinin de kaldırılması, yabancı sermayenin memlekete zararlı olmayacak şekilde girmesi, kapitülasyonlara son verilmesi, milli bir Merkez Bankası kurulması, dış ticaretin millîleştirilmesi vb. taleplerle gittiği Kongre’ye Kazım Karabekir, Mustafa Kemal’in onayı ile başkan seçilir.
“Kongre’de milliyetçi bir hava esmektedir, yabancı sermayeye karşı bir kuşku ve düşmanlık vardır ama ekonomik gelişmenin yabancı sermayesiz mümkün olmayacağı kanısı yaygındır.” (Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, s:230). Nitekim yabancı basın ve ajanslar Türkiye’nin yabancı sermayeye düşman olduğunu yayınca dönemin İktisat Vekili Mahmut Esat, Chester anlaşmasını örnek verir. Bu konuda kısa bir anımsatma yapmak gerekirse, Chester imtiyazı; TBMM’nin 9 Nisan 1923 günü onayladığı ve Bayındırlık Bakanlığı’nın 29 Nisan 1923 günü imzaladığı bir dizi sözleşme ile Chester Grubuna verilen, 4400 km uzunluğunda demiryolu yapımı ile demiryolu güzergahının sağında ve solunda 20’şer km genişliğinde bir alanda maden ve petrol aranması ve bulunduğu takdirde 99 yıllığına işletilmesine ilişkin bir imtiyaz sözleşmesidir. Ancak söz konusu alanın Musul-Kerkük’te olması ve bu bölgenin Lozan Antlaşması’yla Türkiye toprakları dışında kalması sonucu anlaşma gerçekleşmemiştir.
Gerçekte Kemalistlerin milli burjuvazi dolayısıyla da sermaye birikimi oluşturma adına yaptıkları, ne kapitalizmin kendi iç dinamiği ile geliştiği ülkelerde ticari sermayenin sanayileşmesine ne de demokratik bir iktidar altında halkın ortak çıkarları gözetilerek sanayinin geliştirilmesine benziyor. Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında emperyalizme karşı temkinli davranılması Kemalist iktidarı iktisadi bağlamda sermaye sınıfından, sömürü ilişkilerinden ayrı kılmıyor. Sömürge ilişkilerinden kalan Osmanlı borçlarının 1954 yılına kadar takvimlendirilerek ödenmesi de Kemalizmin burjuva sınıfıyla ilişkisinin boyutu açısından bir başka örnektir. Ancak bu süreçte banka kurarak veya emperyalist sermayenin elindeki satış tekellerini (Tütün Rejisi, demir yolu kumpanyaları, İzmir ve İstanbul limanlarının işletme hakkı dahil) kamulaştırıp ticaret burjuvazisine devrederek yapılan tüm desteklere rağmen sonuçta ortaya amaçlandığı gibi milli bir burjuvazi ve güçlü bir sanayileşme değil, belirli tüketim mallarını üreten bir sanayi ve yerli işbirlikçi burjuvazi çıkacaktır.
Kemalizmin siyasal ufku
Kimilerinde burjuva demokrasisi kimilerinde de sosyalizm beklentisi uyandıran Kemalizmin siyasal ufku gerçekte burjuva ulusçuluğuyla sınırlıdır. Bu da burjuva devrim girişimi içinde bir adımdır. Dolayısıyla sosyalizme evrilmesi beklenemeyeceği gibi tarihsel olarak gecikmiş koşullarda kendi iç dinamiği ile gelişmiş bir kapitalizm de yaratması beklenmezdi. Nitekim Kemalizm, aynı tarihsel momentte ortak düşmana karşı tavır koymuş olsa da sosyalizme mesafeli durmuş, ideolojik politik bir yakınlaşma içinde olmamıştır.
Burjuva ulusçuluğu, ulusal bir burjuvazi, buna bağlı olarak bir pazar ve milli sınırlar oluşturmayı yani ulus devleti gerektirir. Birinci Meclis ve 1921 Anayasası’ndaki tablo bir savaş ikliminin yansımasıdır, fiili bir durumdur. Bu olağanüstü konjonktür aşıldığı oranda sınıfsal ayrışmalar ve sınıfsal gereklilikler, otoritenin/iktidarlaşmanın tesisi vb. öne çıktı. Bu bağlam içinde ulus eksenli üniter bir devlet örgütlenmesinin geliştirildiğini ve bu çerçevede bir şovenizm söz konusu olduğunu söylemek abartılı olmaz.
Benzer bir değerlendirmeyi, düzenli orduya geçiş sürecinde buna karşı çıkan “düzensiz” birliklere yapılan dayatma ve müdahaleler için de sol/sosyalist/komünist fikir ve örgütlenmelere karşı konulan mesafe ve yapılan tasfiyeler için de yapmak mümkündür. Gerçekte o süreçte Sovyetlerle kurulan ilişki veya dönemin sol-sosyalist kadrolarıyla bir dönem yan yana düşmüş olmak Kemalistlerin sınıfsal niteliğini değiştirmiyor, onlara sol-sosyalist bir nitelik kazandırmıyor. Örneğin o süreçte belirli bir silahlı güce sahip olduğu için Hükümet tarafından tehlikeli görülen ve Yeşil Ordu kanalıyla sol çevrelerle ilişkisi bulunan Çerkez Ethem’in, önce yönetiminde paşaların ve Kemalist bürokratların olduğu “resmi” TKF’nin (Türkiye Komünist Fırkası’nın) içine alınarak etkisizleştirilmek istenmesi, gerçekte solun tasfiyesi operasyonunun bir parçasıdır. Nitekim “resmi” TKF kurulurken dönemin Dahiliye Vekili Dr. Adnan (Adıvar) tarafından yayınlanan genelge ile bu partiye üye olmayan ve oradan mühürlü üyelik kartı almayan kimselerin komünizm ve komünizmle ilgili herhangi bir faaliyette bulunmaları yasaklanmıştır. Bakü’den Ankara’ya doğru yolan çıkan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının öldürülmesi de Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası tutuklamaları da aynı tarihsel dönemde gerçekleşmiştir. Bu müdahaleler, bir yanıyla da dönemin köylüler dahil ezilen halk kesimlerine solun önderlik ederek süreci daha nitelikli sonuçlar doğurabilecek aşamaya taşıma olasılığının bizzat Kemalist kadrolar tarafından önlenmesi olarak okunabilir.
“Resmi” TKF örneği, 1930’da yine Kemalist kadrolarca bir çeşit resmi muhalefet partisi olarak kurulup yaklaşık 3 ay sonra bizzat kurucularınca kapatılan” Serbest Cumhuriyet Fırkası” (SCF) ile beraber düşünüldüğünde, nasıl bir denetim ve otorite ihtiyacıyla hareket edildiği ve farklara karşı ne denli tahammülsüz olunduğu daha somut biçimde görülür.
Özetle küçük burjuvazinin ikili niteliğine, ikircikli, güçsüz ve güvensiz yapısına burjuva ideolojisi ile kopmama niteliğini de eklediğimizde; iktidarlaşma, ordulaşma ve iktisadi politika oluşturma sürecinde karşısına çıkan, otoritesini tanımayan kesimlere karşı geliştirdiği tavizsiz duruşun, baskı ve zorun sınıfsal arka planını görmek mümkün oluyor.
Nitekim 1934 yılında Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu çıkarıldı. Bu kanunun ünlü 18. maddesi şöyleydi: “Fevkalade hallerde ve devletin emniyet ve selametini ve ictimai nizamını tehdit ve ihlal kabiliyetini haiz vaziyetlerde, bu hal ve vaziyetleri ihdas edeceklerine veya devamına müessir olacaklarına şüphe edilenleri, sebep ortadan kalkıncaya kadar polis nezaret altına alabilir ve umumi ve hususi nakil vasıtalarına vaziyet edebilir. Bu hal ve vaziyetin ve davanın takdiri en büyük mülkiye amirine aittir.”
Görüldüğü gibi valilere kişilerin düşünce ve eylem özgürlüğünü engelleme yetkisi verilerek koyu bir polis-baskı rejimi “sınıfsız kaynaşmış bir toplumuz” örtüsü altında uygulanıyordu. Kısaca “1932’den itibaren, burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin tamamen ortadan kaldırıldığı bir baskı rejimi kurulmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan beri nisbi olarak korunan üniversite özerkliği de 1933 yılında çıkarılan bir kanunla son bulmuştur.” (Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, 1919-1946)
Faşizm değil küçük burjuva diktatörlüğü
Bilinir ki tarihte siyasal zor, bir sınıfın diğer sınıfa karşı mücadelesinde, özel politikalarında kullanılmıştır. Bu süreçte de iktidarlaşan Kemalistlerin zoru, tarımsal alanlar dahil halktan yana değil egemenden yana halka karşı politikalar için hayata geçirilmiştir. Örneğin 1925’te İzmir suikastı ve Şeyh Sait isyanı gerekçe edilerek, Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılmış ve mahkemelere İstiklal Mahkemeleri adı verilerek özel yargılamalar yapılmıştır. Mustafa Kemal’in suikast olasılığını ve isyanı, muhaliflerini etkisizleştirmek için başarılı bir şekilde kullandığını söylemek mümkün.
Benzer şekilde daha Lozan barış görüşmeleri sırasında komünist avı başlatılması; sürgüne, hapis cezalarına başvurulması; işçi haklarından sendikalaşmaya kadar çeşitli boyutlardaki demokratik hak ve mücadelelerin kendi iktidarına karşı bir tehdit olarak nitelenip ihanetle özdeş görülmesi; Kemalizmin sınıfsal olarak kimlerin yanında, kimlere karşı, nasıl bir duruş içinde olduğunu,” sınıfsız, kaynaşmış bir millet” vurgusunun ne anlam taşımadığını gösteriyor.
Gerçekte burada söz konusu olan ve kimilerine şiddetin, antidemokratikliğin oranına bakılarak faşizm tespiti yaptıran olgu, önüne sermaye birikimi amacını koymuş (ki bu halka karşı sömürü, baskı ve zulüm sebebidir) olan küçük burjuva iktidarın otoritesine karşı duran tüm güçleri, tüm itiraz potansiyellerini etkisizleştirmesi durumudur. Ve çeşitli ülke pratiklerinde görüldüğü gibi küçük burjuvazinin sınıfsal kimliğiyle çelişmeyen, zorunluluklarla iç içe geçmiş bir tercihtir.
Sürecin ilk etabında ittifak içinde olunan Kürt aşiretlerle, Lozan’la beraber uluslararası meşruiyet sağlandıktan sonra ve sermaye birikimi oluşturma yönünde tercihler/adımlar belirginleştiği oranda iş birliğinin yerini baskı ve zor almıştır. Gerek Kürtlere gerekse ekonomik imkanlara sahip azınlıklara yapılan çeşitli müdahalelerin, ulus devlet oluşturmuş egemen sınıfın şovenizminin yanında iktisadi bir boyut da taşıdığını bilmek yani ulusal olanla sınıfsal olanın iç içe geçtiği gerçekliğini gören bir noktadan değerlendirme yapmak, yaşanan katliamlar dahil olup biteni daha doğru kavrama olasılığını artıracaktır.
Bilindiği gibi Osmanlı döneminde merkezi yönetime karşı, büyük oranda ekonomik nedenlere dayanan pek çok isyan, ayaklanma, itiraz vb. yaşanmış ve bunlar çoğu kez katliamla sonuçlanmıştır. Bu süreçte Kürt beylikleri ile ilişkilerde de tasfiye, katliam vb. gündeme gelmiştir. Bu türden olayları, merkezi yapı ile yerel güç arasındaki ilişkinin merkezi yapı tarafından tanınmaması, dayatmalarda bulunulması, tasfiye girişimi vb. eşliğinde antidemokratik politikalarla ilişkilendirmek mümkün. Ancak henüz ulusal bilincin yeterince oluşmadığı o süreçte söz konusu ilişki ve çelişmeleri salt “Kürt olmak” üzerinden değerlendirmek, olgunun yalnızca bir boyutunu görmek bağlamında eksikliktir. 1908 ve 1923 için de bu türden bütünlüklü bir bakış, tek yanlı değerlendirmelere düşme olasılığına karşı bir sigorta işlevi görür.
Küçük burjuva diktatörlüğü ve sermayenin işbirlikçilik yönünde evrimi
Ulusal burjuva sınıfının yaratılacak olması, yabancı sermaye ile ilişkilerin bütünüyle kesildiği her türlü ilişkinin reddedildiği anlamına gelmiyor. Aksine tam da bu nedenle, yani istenilen biçimde sermaye birikimi yaratmak üzere emperyalist sermayeden de yararlanılması düşünülmüştür. M. Kemal o süreçte ”Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayesine lazım gelen teminatı vermeye her zaman hazırız. Ve şayan-ı arzudur ki ecnebi sermayesi, bizim sermayemize, servetimize inzimam etsin” der.
Aslında bu süreçte Kemalizmin ikili karakterine de uygun olarak zorunlulukla tercihin iç içe geçtiğini söylemek daha doğru olur. Kararsızlık, zayıflık burjuva ideolojisinden kopmama vb. niteliklerin yanında, tarihi-sosyal-siyasal koşulların oluşturduğu zorunluluklar da söz konusudur.
Dünyanın emperyalist güçlerce paylaşımının tamamlandığı bir tarihsel kesitte küçük burjuva bir yapının burjuva demokratik devrimi sonuna dek kararlılıkla götürmesi, izlenmesi gereken yol gibi görünse de sınıfsal niteliği gereği bu pek mümkün değildi. Geriye, yaptıkları gibi milli bir burjuvazi yaratma adına ülkenin zenginliklerinin burjuva sınıfına aktarılması kalıyor ki bu yol aynı zamanda, sahada askeri olarak yenilen emperyalizmin kapsama alanına adım adım düşmek anlamına gelecekti.
1923 sonrasında yaygınlaşan “aferizm” salgını da sürecin niteliğini anlamak açısından bir veridir. Kemal Tahir’in Yol Ayrımı romanında geçen İnönü’ye atfedilen “ben devletçilik denen şeyi anlarım, fakat, dolapçılığı anlamam” ifadesi bu durumun boyutlarını anlamaya yardımcı olacak niteliktedir. Özetle feodal kesimler Kurtuluş Savaşı’na destek vermiş olmayı bir anlamda istismar ederek topraklarını genişletmiş hatta devletin kredi imkanlarından da bolca yararlanmışlardır.
Görüldüğü gibi Kemalistler açısından mesele, tekrar sömürge durumuna dönüşmeden ulusal koşullar içinde, emperyalist sermayeyi de kullanarak kapitalizmi geliştirmekti. Bunun için sermaye birikimi hızlandırılacak ve ulusal burjuva sınıfı yaratılacaktı. İşte sömürünün, baskının, halka çektirilen yoksulluğun veya Kürt ulusal hareketleri ile ilerici-yurtsever güçlerin halkı uyandırma çabalarının sürgün, zindan ve katliamlarla karşılanmasının gerçek nedeni buydu.
Devletçilik ve yeni sömürgeciliğe zemin hazırlayan basamaklar
Kemalizmin sanayileşme ve milli bir burjuvazi yaratma politikasında başarısız olduğu 1923-1932 dönemindeki uygulamalardan sonra, devletin destekle sağlanamayan bu amaca doğrudan soyunması sürecinde de işbirlikçi eğilimler devam etmiştir.
Gerçekte sömürge ilişkilerinin devralındığı, kapitalizmin kendi iç dinamiği ile gelişmediği koşullarda Kemalist kadroların tüm çabalarına rağmen evrilmenin iş birliği ve tekelleşme yönünde olması, devrimin ve öncülerinin sınıfsal niteliği gereği şaşırtıcı değil beklenen bir durumdur.
Dikkat edilirse 1932 sonrasındaki dönmede de uygulanan politikalar üretim araçları üreten bir sanayiyi değil; sınırlı boyuttaki metalurji ve askeri sanayinin yanında şeker, dokuma, tütün, ayakkabı, çimento gibi tüketim malları üreten bir sanayiyi hedeflemiştir.
Süreç içinde ticaret burjuvazisi palazlandıkça iş birliği eğilimi artmıştır. Hata 1932’de Celal Bayar’ın Maliye Bakanlığı’na getirilmesi bile işbirlikçi çekirdeğin başarısı olarak görülür. Ve Bakan bu süreçte İş Bankası’nı emperyalizme giden basamaklarda bir kaldıraç olarak kullanır.
Devletçilik politikaları eşliğinde 1934’te ortaya konulan I. Beş Yıllık Sanayileşme Planı, yerli-doğal kaynaklara dayalı sınai üretim birimlerinin kurulmasını, temel tüketim mallarının yerli üretimine öncelik verilmesini, sanayi kuruluşlarının yerlerinin, hammadde ve işgücü kaynaklarına yakın olmasını amaçlamıştır.
Temel tüketim maddelerinin yerli üretimine ağırlık vermek, emperyalizmin meta ihracına karşı bir önlem gibi görünse de sonuçta sömürü ilişkilerine son verilmeden halkın refaha kavuşması mümkün değildir. Bu süreçte Türkiye burjuvazisinin gerek bağımsız bir üretim oluşturma niyetinin olmaması gerekse sermaye birikiminin üretim araçları üretimi yerine daha ucuz ve risksiz alanlara harcanması, Kemalistlerin bu amaçtan giderek vazgeçmesini beraberinde getirmiştir. Bunun yanında toprak reformunun yapılamamış ve sınırlı sayıdaki devlet üretme çiftlikleriyle yetinilerek tarımda artı-değerin büyük oranda kırın egemen güçlerine bırakılmış olması, sermayenin burjuvazide merkezileşmesini önleyen bir başka faktör olarak işlev görmüştür. Ve sonuçta halkın soyulmasına, bunca zulümden geçirilmesine rağmen ortaya kendi kendine yeten bağımsız bir sanayileşme çıkmamış, aksine bürokrasiye hakim olan Kemalist kadrolar giderek burjuvalaşmış ve bir kısmı ticaret burjuvazisiyle birleşerek tekelleşmeye yönelmiş, tekelleşme işbirliğini hızlandırmış ve emperyalizmle ilişkide yeni sömürgecilik olarak tanımlanacak bağımlılığın önü açılmıştır.
Görüldüğü gibi Kemalistlerin başından itibaren emperyalizmle ilişki içinde olduğunu, hiçbir tavır koymadığını söylemek gerçekliği yansıtmaz. Örneğin 1923 yılında emperyalistlerin sermaye yatırımı 142 milyon sterlinken, 1933 yılında bunun 26 milyon sterline düşmesi, yaklaşan 2. Paylaşım Savaşı ve emperyalist ülkelerin bunalıma düşmeleri gerçeğinin yanında emperyalist sermayeye karşı mesafeli olunduğunun göstergelerindendir. Fakat bu konuda bir istikrardan söz edilemez. Bir taraftan emperyalist sermayenin egemenliğindeki şirketler devletleştirilmeye devam edilirken, diğer taraftan İş Bankası grubuna devletin tüm yatırımlarında hem ihale kolaylığı hem de ucuza mal etme avantajı sağlanıyordu. İşte bürokrat burjuvazi, bu ilişkiler içinde ortaya çıktı. Yani Kemalist iktidar bir eliyle emperyalistlere mesafe koyarken diğer eliyle işbirliğine giden basamakları örüyordu. Bu süreçte 1929 bunalımının da çeşitli biçimlerde etkisinin olduğunu söylemek mümkün.
Devletçi politikalar kapsamında II. Beş Yıllık Plan 1938’de yürürlüğe konulmuş ise de II. Emperyalist Paylaşım savaşının etkisiyle bütçe büyük oranda askeri harcamalara ayrılmış dolayısıyla da plan tam olarak uygulanamamıştır. Yine de bu planla beraber temel tüketim mallarının büyük ölçüde üretilebilir hale geldiğini söylemek mümkün. Yakup KEPENEK,” Türkiye Ekonomisi” adlı eserinde 1927’de 14,4 bin ton olan çimento üretiminin 1933’de 220 bin tona yükseldiğini, 1939’da dokuma sanayiinin yerli talebin %80’ini, şeker sanayiinin ise yerli talebin tamamını karşılar hale geldiğini belirtir.
Özellikle birinci planın sonunda gerek tüketim mallarının üretiminde gerekse ulusal endüstrinin gelişiminde belirli bir mesafe katedilmiştir. Tam da bu bağlamda, coğrafi bölge ve toplumsal yaşamla beraber planlanan, Türkiye’nin ilk ağır sanayi hamlesi olarak kabul edilen ve “Fabrika kuran fabrika” olarak işlev görerek uzun yıllar ulusal endüstrinin lokomotifi olan Karabük Demir-Çelik İşletmelerinin İngiliz sermayesiyle kurulmuş olması, Kemalist iktidarın bir eliyle aldığını diğer eliyle verdiğinin göstergesidir. Bu ikili karakter tarım dahil hemen her alanda gözlendi.
Küçük burjuva diktatörlüğünün kaypak niteliğini ve güç ilişkilerine göre davranma eğilimini gösteren gelişmelerden biri de 1935 yılında parti ile devleti özdeşleştirme yönünde atılan adımlardır. 1935’te toplanan CHP kurultayında parti program ve tüzüğünde değişiklikler yapılarak, CHP’nin ana ilkeleri, izlediği çizgi bütünüyle devlete mal edilmiştir. Bu yaklaşımda Avrupa’da gelişen faşist hareketlerin etkisi de göz ardı edilemez.
Bu çerçevede İsmet İnönü’nün 1 Haziran 1936 tarihli genelgesiyle, İçişleri Bakanı parti genel sekreteri, illerin valileri parti il başkanları, denetçiler bölgelerinde parti denetçileri yapılarak, CHP’nin ilkeleri anayasaya konularak, parti-devlet özdeşliği sağlanmıştı.
Bu otoriter anlayışla hareket eden Kemalist iktidar, kendi dışında halkın hiçbir kesimine örgütlenme hakkı tanımamıştır. Bunun bedelini en ağır biçimde ödeyen kesimlerin başında Kürt halkı gelmiştir. Halkın kendi kaderini tayin hakkı bilincine ulaşması ve kendi mücadelesi ile Kürt feodallerini tasfiyesi engellenirken, asimilasyoncu ve katliamcı politikalar öne çıkmış; 1938’de Dersim’de on binlerce insan katledilirken geriye kalanlar batıya sürülmüş, katliamları asimilasyon ve milli zulüm politikaları izlemiştir.
Bu sürecin bir özelliği de işbirlikçi burjuvazinin ağırlığını/inisiyatifini artırması, görünür hale gelmiş olmasıdır. Bunun en somut göstergelerinden biri 1936’da çıkarılan İş Kanunu’dur. Sendikacılığa da greve de yer vermeyen bu kanuna göre, iş uyuşmazlıkları mecburi uzlaştırma ile halledilecektir. Ve devlet artık her şeyin tayin edicisidir. Bu süreçte dünya ölçeğinde kriz derinleşirken Türkiye’de gerek emekçilerin örgütsüzlüğü gerekse tekelci burjuvazinin belirli bir gelişme seviyesine gelerek sınıfsal varlığını hissettirmesi vb. etkenler, Kemalistlerin İtalyan faşizminden etkilenerek biçimsel de olsa korporatif örgütlenmeler geliştirmelerini beraberinde getirmiştir.
Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un, Hitler’in ve Mussolini’nin Atatürk’ü örnek aldığını söyleyip bununla gurur duyması ise otoriterliğin vardığı boyutu göstermesi açısından çarpıcıdır. Atatürk İhtilali adlı kitabında Bozkurt, “Zamanımızın bir Alman tarihçisi gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri halktadır. Türk milleti bir piramide benzer. Tabanı halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki bizde buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir.” değerlendirmesini yapar. (Atatürk İhtilali, s.137)
Bu toplu durumun yansıttığı sınıfsal ilişki ve çelişmelere bakarak, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında emperyalizmle yaşanan bütünleşmenin, savaş öncesinde buna uygun bir sermaye gücünün büyük oranda gelişimini tamamlamış olmasıyla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.