Yöntemimiz ezber değil diyalektiktir
Hemen her şeyin sığlaştığı ve taammüden sığlaştırıldığı, emeğin ve derinleşme çabalarının yerini kolaya kaçmanın aldığı, toplumsallığın ve kolektif değerlerin bireysel tercih ve ölçülerin baskısı altında geriletildiği, kişinin “kendi görünümünü” her şeyin önüne koyma eğiliminin toplumun büyük çoğunluğunu teslim aldığı, zorlu bir süreçten geçiyoruz.
Sınıflar mücadelesi tarihine dönüp baktığımızda bugünkü gerici/faşist rüzgârın yeni olmadığını, özellikle savaş, kriz, pandemi gibi dönemlerde ahlaki değer ve sınırların dahi zorlandığını görürüz. Yine de her Devrimci Yolcu bilir ki tarih tekerrür etmez, hiçbir dönem bir diğerinin/öncekinin aynısı değildir; ama çıkarılacak dersler, aktarılacak birikim ve deneyimler vardır. Marx’ın dediği gibi “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre değil; kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar.”
Deneyim aktarımı, süreçlere müdahale vb. egemen sınıflar için de geçerlidir. Bu nedenle, Marksistlerin yöntemi, ezbere değil diyalektiğe dayanır. THKP-C’yi diğer tüm yapılardan ayıran nitelik budur. Dünya deneyimleri ve Marksizmin rehberliği ışığında Türkiye değerlendirmesi yapılmış; devletin yapısı, sermayenin durumu, emperyalizmle bağları, oligarşi içi çelişmeler, sosyoekonomik yapı, mülkiyet ilişkileri vb. incelenerek Türkiye’nin Marksizmi yazılmıştır. Tam da bu nedenle Devrimci Yol, Türkiye devrimciliğinin adıdır; yerinde sayan veya konjonktürel bir hareket değil, bir gelecek tasarımıdır; dünün, bugünün ve yarının yaşayan perspektifidir. Bu nitelik, kafaların karıştığı, sınıfsal bakıştan uzaklaşmaların sol liberal savrulmalara sebep olduğu bu süreçte, çözümün nerede ve nasıl aranması gerektiğine dair pusula niteliğindedir.
Devrimci Yol, ezberin, tekrarın ve şablonculuğun reddidir
THKP-C’nin aldığı fiziki yenilgi sonrasında yaşanan tartışmaların odağında devamlılıktan ne anlaşılması gerektiği yer almıştır. O süreçte Devrimci Yol’u (Devrimci Gençlik süreci dahil) diğer tüm yapılardan ayıran nitelik, Çin-Sovyet kutuplaşmasının dışında kalarak ve dünyadaki hiçbir pratiği kopyalama yoluna gitmeden rotasını, 12 Mart’ın biçimlendirici koşullarından geçmiş Türkiye tahlilini yaparak çizmesidir. Çünkü 12 Mart, ülkenin ekonomik, siyasal, sosyal ve hatta kültürel yapısına müdahaledir. Ve devamında, ekonomik programların uygulanmasından halkın zapturapt altına alınması için sivil veya yarı resmi askeri kurumlaşmalara kadar kapsamlı bir saldırı hazırlığı yapılmıştır. İşte içinde bulunulan süreçte devamlılıktan, ezberi değil somut durumun somut tahlilini yapmayı anlayan Devrimci Yol, mücadele içinde THKP-C’nin biçimsel tekrarını değil, sürecin gereklerini dikkate almıştır; kendinden önceki tüm birikimleri siyasal pratiğin ihtiyaçlarına tercüme etmiştir. Bu, tam da THKP-C’nin yaptığı gibi kendi tarihsel sürecinde Türkiye’nin Marksizminin gereklerini yerine getirmektir. Böyle bir yeniden üretim yerine, 12 Mart ve sonrasındaki değişimleri yok saymak, mücadeleyi katledilen kişi sayısı ve o süreçte yapılan eylem biçimleri üzerinden okumak, Devrimci Yolculara yakışmayacak türden bir sığlıktır.
Bugüne dek bizler, kişiselleştirme hariç Devrimci Yol’un niteliğine, temel tezlerine, tarih yazımının nasıl olması veya olmaması gerektiğine dair pek çok değerlendirme yaptık. Temel tezlerden Direniş Komitelerine kadar hemen her konuda karşılaştığımız yanlış okuma ve yorumlamalara dönük eleştirel veya tamamlayıcı yazılar yazdık. Ancak örgütsüzlük, bireycileşme ve amaca yabancılaşma ikliminin etkisi ne yazık ki bu çabalarımızla aşılamıyor. Aksine, subjektif aynalarda kırılmış ve kimseye yararı olmayacak yayınlar çoğalarak devam ediyor.
Bizler, tarihsel sorumluluğumuz gereği bu konuda yazmaya, üretmeye, uyarmaya devam edeceğiz. Bugün aktif mücadele içinde olmasa dahi bireysel hırs ve hesaplarına yenilmemiş samimi Devrimci Yolculardan beklentimiz, söz konusu yayınlara prim vermemesi, süreci doğru kaynaklardan izlemesidir.
Devrimci Yol, Türkiye’nin yaşayan Marksizmidir
12 Eylül’ün üzerinden 45 yıl geçti. Devrimci Yol’un üç zamanlı (geçmiş, an ve gelecek) bir öngörüyle yaptığı değerlendirme ve üretimlerin izine sol zeminde hala rastlanıyor. Bu, Devrimci Yol’un yaşayan yanı, zamanlar ötesi ufkudur. Halen anlaşılamamış, hatta o süreçte bulunmuş olanların dahi yanlış tartıştığı niteliklerinin olması, kimilerine çelişmeli gelebilir ama ne yazık ki bu konudaki hafıza ve derinlik sorunu hemen her konuda mevcut.
Bir örnek verip geçmek gerekirse Devrimci Yol’un bir parti değil partileşme hedefli bir hareket olması, onun farklılıklarından ve gerçekte üstünlüklerinden biridir. Hedefteki bu ciddiyetin, doğru kavrandığında bugün dönüp bir kez daha kutlanması gerekirken, bu konuda yapılan sığ tartışmalara prim vermek, neden herkesin Devrimci Yol hakkında konuşup yazmaması gerektiğine örnektir. Öznelleşmiş metinler, bu türden haksızlıklarla ve tuzaklarla doludur.
Tekrar uyarmak ve altını çizmek gerekirse; siyasal süreci bugünden geriye doğru okurken sadece kendini gören, onu da yanlış gören, kişisel anı açısından bile niteliksiz metinlerin ne kişinin kendine ne de halka/mücadeleye bir yararı vardır.
Sık sık muhatap alıp gündemleştirmek istemiyoruz ama çok açık söylüyoruz ister kişisel olsun ister üst başlığı doğrudan hareketle ilgili atılmış olsun, bu türden yayınların (istisnalar hariç tutularsa) büyük çoğunluğu, Devrimci Yol’u bırakalım anlatmayı, Devrimci Yol’un bilindiğini/kavrandığını dahi göstermiyor.
Bir siyasal hareketin tarihinin böyle anlatılamayacağını, ne yazık ki buna soyunan yayınevleri de ya bilmiyor ya da istismarı tercih ediyor. Ve sonuçta niyet ne olursa olsun yapılan iş ranta, değer istismarına dönüşmüş oluyor.
Bugün Devrimci Yol’a ve Devrimci Yolculuğa yapılacak en büyük haksızlık, konjonktürel bir hareket olduğu varsayımıyla, ideolojik politik varlığından kopuk olarak çeşitli bireylerin kendiliğinden hareketi olarak görmek ve tarihi, tam da bu nedenle bireylerden yaklaşık yarım asır sonrasında alınmış imajlarla aktarmak, keyfiliğin ve öznelliğin bozuculuğuna kurban etmektir.
İster kişisel metinler, isterse Devrimci Yol değerlendirmesi iddialı metinler olsun; sıklıkla yaşanan yanılgı, Devrimci Yol’un kişilerin kafasında kalan imajlardan ibaret görülmesidir. Fakat Devrimci Yol’un sadece dünden kalan metinleri dahi ciddi ve sabırlı bir incelemeden geçirilirse bu hataların önemli bir kısmıyla karşılaşılmayacaktır. Örneğin Devrimci Yolun bizzat kendisinin neden kendiliğindenci olmadığı, neden parti meselesini geçiştirmediği; ciddiye aldığı için, bir nitelik ve kalite kazanma konusu olarak gördüğü için aceleye getirmediği görülecektir. Devrimci Yol’un ortaya koyduğu üretimler/metinler, Kürt sorunu dahil temel pek çok konuda farklı bir devrim anlayışının gereği olarak tutarlı bir çizgi izlediğini net biçimde gösterir niteliktedir.
Devrimci Yol, “hem parti hem sovyet” ufuklu bir yapıdır
Devrimci Yol, sınıflar mücadelesinin yaygınlığına ve çeşitliliğine bağlı olarak geliştirdiği farklı araç ve yöntemlerin bütünüdür. Bu bağlamda sadece Tariş, Yeni Çeltek, ÖTK veya Fatsa değil, bunları da kapsayan çok daha bütünlüklü bir yapılanmadır. Parçayı yok sayan yaklaşım da parçayı bütünden koparıp bütünün yerine koyarak abartan yaklaşım da Devrimci Yol’u yansıtamaz, eksik veya yanlış yansıtır.
Devrimci Yol, “sağ”dan da “sol”dan da eleştirildi. “Askerci” ve dar pratikçi akıl Direniş Komiteleri’ni ya anlamadı ya da Devrimci Yol’u bu çalışmalardan ibaretmiş gibi gösterdi. Halbuki Devrimci Yol, çeşitli dünya pratiklerinde olduğu gibi “hem sovyet hem parti” yani Leninist örgütlenme perspektifiyle hareket etti. Kimisi yalnızca Direniş Komiteleri’ni kimisi de yalnızca “kadro” çalışmasını gördü.
Mevcut sosyalist ülkelerdeki “bürokratik sosyalizme” eleştirel gözle bakan ve bunun gereğini bugünden yerine getiren hareketlerinden biriydi Devrimci Yol. Çin ya da Sovyet izdüşümüyle hareket etmemesi, bu bilinçle Türkiye devrimini ve Türkiye sosyalizmini amaçlaması onu farklı kıldı.
Devrimci Yol’un kadro meselesine şematik bakmaması, hayatın hemen her alanında kadrolaşmaya sahip olması, tüm toplumsal dinamiklerin içerisinde var olması, alanın kendine has niteliklerinin gözetilmesini ve kendi kadrosunun oluşmasını beraberinde getirdi. Devrimci Yol’un başarısının kilit noktalarından biri de budur.
Kimi yapılarda görüldüğü gibi devrimci kadronun niteliklerinin, birtakım araçların kullanılabilmesine kadar daraltılması veya kadrolaşmanın, mücadelenin dışında bir eğitim alanında verilen teknik eğitimlerinden ibaret görülmesi, Devrimci Yol ile aradaki büyük farka işarettir. Benzer şekilde, Fatsa’nın bugün dahi hala anlaşılmaması, belediyecilik pratiği zannedilmesi ve her belediye kazananın Fatsa’yla benzerlik kurma yanlışı buradan geliyor.
Sonuç yerine
Devrimci Yol, devrime giden yolun neden ezberin değil analizin ve yeniden üretimin eseri olacağının teorik ve deneysel ifadesidir. Bunu bilen /kavrayan hiçbir Devrimci Yolcu, her yakıştırmaya, akıl yoksunu “deli saçması” niteliğindeki her iddiaya yanıt vermez. Verdiği noktada yanlışın yanına düşer ve bilinir ki iki yanlış bir doğru etmez. Bir Devrimci Yolcu, katkı koyduğu o örnek ve zamanlar üstü öğreticiliğe sahip teorik-pratik üretkenlikten sonra “savunma psikolojisine” girmez.
Devrimci Yol ile ilgili yalan-yanlış her iddia ve yakıştırmaya yanıt verildiğinde ya da ciddiye alındığında “Devrimci Yol uzmanı” değil “Devrimci Yol cahili” olunur.
Bir Devrimci Yolcu, Devrimci Yol’u anlatacaksa onun üç zamanlı olduğunu, geçmişi bağrında taşıdığını, günü okuyarak tarihsel sorumluluğunu yerine getirdiğini ve geleceğe bir devamlılık içinde taşındığını bilir.
Bir Devrimci Yolcu, dün bu yolda harcanan her emeği, bu yolun tüm emekçilerini önemser, değer verir. Ancak Devrimci Yol’un bir “aile” olmadığını, Devrimci Yolculuğun her bireyde bir ömür taşınan “kan bağı” gibi bir şey olmadığını bilir. Dolayısıyla da 40-50 yıl sonrasında bugün bu YOL’dan geçmiş her kişinin tavırlarını, tercih ve yönelimlerini Devrimci Yol’a mal etmez. Böyle bir cahillik yapan, bundan siyasi fayda sağlayan olursa da onları muhatap almaz, seviyelerine inmez.
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi daha önce de kafaların karıştığı, karşıt sınıflara ait argümanların yan yana geldiği olmuştur ama sanki ilk kez, solun kavram seti, ret ve kabulleri, bedeller ödenerek kazanılmış, üretilmiş ve birikim hazinesine dahil edilmiş değerleri bu denli tartışılıyor, hırpalanıyor. Bu çözülme ve erozyonun kaynağı için en “miladi” öneme sahip tarihlerden biri 1990’dır. Neden 1990’lı yıllarda toplumsal hareketlerin ve siyasal muhalefetin karakterini “sosyal kimlik” kavramıyla değerlendirmek yaygınlaştı? Neden Öcalan mektubunda 1990’ı övdü? 1990, eski Sovyet Cumhuriyetleri’nin dağılmasına ve küreselleşmenin başlamasına paralel olarak entelektüel çevrelerde postmodern felsefenin öne çıkmaya başladığı bir dönemdi.
Postmodernizm elbette neoliberal politikalardan çok daha önce ortaya çıkmıştı. Ancak bu boyutta yaygınlaşması, ihtiyaca bağlı olarak geliştirilip politikanın hizmetine sunulması bu süreçte oldu. Postmodernizm, neoliberalizmle uyum içinde yorumlanıp, akademik çevreler, sanat ve edebiyat dahil yaşamın hemen her kesitine taşındı.
Bu süreçte sosyal devlet uygulaması adım adım tasfiye edilirken, emeklilik hakları budanırken, sendikalar ve meslek örgütleri gibi örgütlenmeler yeniden biçimlendirilip işlevlendirildi. Devletin ekonomik yaşamdan çekilmesi adı altında özelleştirmeler gündeme getirildi. Eğitim, sağlık gibi devlet eliyle verilen kamusal hizmetler ticarileştirildi. Bu arada devreye ideolojik düzlemde “sivil toplum” tanımı ve toplumsal-siyasal zeminde “STK” olgusu sokuldu. Kafalarda emek-sermaye çelişmesi, devlet-toplum çelişmesiyle yer değiştirdi. Grev yasaları, sendika yasaları değiştirilirken postmodernizmin devlet konusundaki tezleri öne çıkarıldı. Siyasal mücadele “devlet ve sivil toplum” arasında bir mücadele olarak algılandı. Politikanın sınıflar üzerinden değil sosyal kimlikler üzerinden yürütülmesi yaygınlaştı.
İşte bugün gelinen aşamada, neoliberalizmle postmodernizmin 1990’lı yıllardaki kesişmesi ve sermayenin hizmetinde işlevlendirilmesinin sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Bu sonuçlarla yer yer sınıfsal ölçülere/amaca yabancılaşma olarak yer yer de “feminizm”, “radikal demokrasi” vb. biçimlerde karşılaşacağız. Bu alandaki ideolojik mücadelenin bugünkü gerekleri için de Devrimci Yol doğru bir kaynak, bir pusula olma niteliğini taşıyor.
İster teorik ister pratik, isterse de moral açıdan tarihe üretim ve bedellerle kazınmış olan bu birikime dair “sahiplik” iddiaları; tekelci duruş, dayatma ve manevralar, Devrimci Yolculuğun değil olsa olsa bu değerler toplamına ne denli uzak kalındığının, nasıl bir yabancılaşma içine düşüldüğünün ifadesi olabilir.
Devrimci Yol, bugün hala birleşik devrimci mücadelenin; temel olanın tali, güncel olanın stratejik olanla nasıl ilişkilendirilmesi gerektiğinin siyasal adresidir; emperyalizmin ve faşizmin güncellenen tuzakları karşısında ihtiyaç duyulan aklın ve tarzın taşıyıcısıdır. Eğer bu değerleri bedeller karşılığı üretenler anılacak, yaşatılacak ve geleceğe taşınacaksa, önce YOL’un kendisi doğru kavranmalı, rekabetçilikle malul ucuz hesaplardan uzak durulmalıdır.
Devrimci Hareket
3 Kasım 2025