Geçmişin ve günümüzün tarihi, erkeğin kadın karşısındaki hak önceliğinin ve ayrıcalıklı konumunun en son ve en derin kökünün özel mülkiyet olduğunu öğretir. Ancak özel mülkiyetin ortaya çıkması ve sağlamlaşmasıyla, aynı köle gibi, kadın ve çocuk da erkeğin özel mülkü haline gelebilmiştir; insanın insan üzerinde egemenliği temeli üzerinde, zenginlerle yoksullar, sömürenlerle sömürülenler arasındaki sınıfsal çelişkide olduğu gibi, kadının dişi ve ana olarak erkeğe bağımlılık ilişkisi, ona tabi olması, ailede ve toplumsal yaşamda hak yoksunluğu oluşabilmiştir.[1]
Diyalektik akıl, kadının bugün içinde bulunduğu tüm eşitsizlik biçimlerini değişmez, kaderci, bireysel özelliklerden değil; üretim ilişkilerinin tarihsel gelişiminden türetir. Bugün hâkim olan gerici ‘aile yılı’, kadını eve hapseden politikalar ve kadın emeğinin görünmezliği, tarihin sınıflı toplum aşamalarında filizlenen köklü bir tahakkümün güncel biçimleridir.
Toplumlar tarihi, insanlık tarihinin çok uzun bir döneminde üretim araçlarının ortak mülkiyet altında bulunduğunu, dolayısıyla sınıfların, özel mülkiyetin ve devletin henüz ortaya çıkmadığını gösterir.
Bu ilkel komünal örgütlenme içinde üretim kolektif, toplumsal ilişkiler ise büyük ölçüde eşitlikçiydi. Kadın ile erkek arasında belirgin bir egemenlik ilişkisi yoktu; kadının toplumsal emeği hem üretimin sürdürülmesinde hem de soyun yeniden üretiminde belirleyici bir konuma sahipti. Engels’ten öğrendiğimiz ilkel komünal dönemdeki kadının toplumsal ve ekonomik denkliğinin özel mülkiyetin ve sınıfların ortaya çıkmasına kadar devam ettiğidir.[2] Böylelikle, toplumlar tarihinde ana-soylu örgütlenme biçiminde cinsler arasındaki denkliğin mülkiyet temelli olmayan bir toplumsal yapıda olduğu ortaya çıkar. Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitliği toplum tarihinin dışında ortaya çıkan yoktan var edilen bir ideal değil, üretim tarzlarının belirlediği bir serencamdır. Erkek şiddetinin kökenin anlayabilmeniz için, özel mülkiyetin ortaya çıkışı ile eşitlikçi ve komünal yapının çözülüşünün paralel olduğunu ve bu tarihsel koşullar altında ataerkil aile düzeninin oluştuğunu görülür.
Üretici güçlerin tarihsel gelişimi, toplulukların doğayla kurduğu ilişkiyi niteliksel olarak dönüştürmüş; tarımın, pastoral üretimin ve metalürjinin ortaya çıkışı emek sürecini genişletmiş ve artı ürünün üretimini mümkün kılmıştır. Artı ürünün ayrı bir toplumsal kesim tarafından denetim altına alınması, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin tarihsel temellerini oluşturmuş ve buna bağlı olarak sınıfsal ayrışma ortaya çıkmıştır. Özel mülkiyetin kurumsallaşması, cinsiyet ilişkilerinin maddi temelini dönüştürmüş ve kadının konumunu belirleyen tarihsel eşitlikçi yapıyı çözerek ataerkil egemenliğin maddi zeminini yaratmıştır. Bu bağlamda köleci üretim tarzı, kadını erkeğin mülkiyet ilişkilerinin bir bileşenine dönüştürmüş; doğurganlık, cinsellik ve evlilik, soyun ve mülkiyetin aktarımını düzenleyen ekonomi politik- üstyapı mekanizmaları olarak yeniden yapılandırılmıştır. Erkeğin özel mülkiyetini ve soy hattını güvenceleyen bir üretim ve yeniden üretim birimine dönüşmüş; kadın emeği toplumsal üretimin görünür alanlarından tasfiye edilerek ev içi yeniden üretim süreçlerine hapsedilmiş ve bu konum, ataerkil ilişkilerin sürekliliğini sağlayan temel yapısal unsur haline gelmiştir.
Feodal üretim tarzı koşullarında kadın, toprağa dayalı artı ürün düzeninin içinde, köylü erkek ile feodal aristokrasi arasındaki hiyerarşik yapı tarafından belirlenen ikincil bir konuma yerleştirilmiştir. Evlilik kurumu, dinsel ideoloji, geleneksel normlar ve feodal hukuk, kadının toplumsal konumunu tahakküm ilişkileri içinde kurumsallaştıran üst yapısal mekanizmalar haline gelmiştir. Ev içi iş, kapitalist sistemin görünmez temelini oluşturur; kadın emeği hem evde hem de ücretli emek alanında sömürülür.” [3]
Kadının miras ve mülkiyet hakkının sınırlandırılması, köylü kadın emeğinin feodal artı ürün sömürüsüne eklemlenmesini kolaylaştırmış; böylece kadın hem aile içi yeniden üretim faaliyetlerinde hem de feodal beylerin zorunlu emeğinde görünmez kılınan bir sömürü nesnesine dönüşmüştür. Engels’e göre, “Kadın, sınıflı toplumda erkeğin mülkiyet ilişkileri ile bütünleşmiş bir konuma indirgenir; emeği görünmez kılınır ve ev içi yeniden üretime hapsedilir.”[4]
Feodal terminoloji, kadını ‘zayıf’, ‘günaha yatkın’ ve ‘erkeğin vesayetine tabi’ olarak tanımlayarak ataerkil yapının meşruiyetini sağlamış; böylece feodal dönemde şiddet yalnızca fiziksel zor biçiminde değil, aynı zamanda dini, ahlaki ve ekonomik baskıların iç içe geçtiği geniş bir tahakküm alanı olarak örgütlenmiştir.
Engels’e göre, “Aile içinde, erkek burjuvadır, kadın proletaryayı temsil eder. Ama sanayi dünyasında, proletaryayı ezen iktisadi baskının özgül niteliği, kendini bütün sertliğiyle, ancak kapitalist sınıfın bütün yasal ayrıcalıkları kaldırıldıktan ve iki sınıf arasında tam bir hukuksal eşitlik kurulduktan sonra gösterir; demokratik cumhuriyet, iki sınıf arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı yok etmez; tersine, bunlar arasındaki savaşımın, üzerinde yapılacağı alanı ilk hazırlıyordur” [5]
Marx der ki, modern sanayi, ataerkil ustanın küçük atölyesini çözerek onu sanayici kapitalistin büyük fabrikasına dönüştürmüştür.[6] Bu dönüşüm, üretimin merkezileştiği, emek disiplininin keskinleştiği ve kitlesel emek ordularının ortaya çıktığı yeni bir toplumsal örgütlenme yaratırken kadın emeğinin konumunu da köklü biçimde yeniden belirlemiştir. Kadınlar ücretli emek sürecine çekilmiş olsa da bu durum patriyarkal ilişkileri ortadan kaldırmamış; tersine, kapitalist üretimin ihtiyaçlarına uyarlanmış yeni biçimlerde yeniden üretmiştir. Kapitalizm, kadın işgücünü düşük maliyetli, esnek ve kolayca ikame edilebilir bir kaynak olarak konumlandırarak kadın emeğini sanayi üretiminin temel bileşenlerinden biri haline getirmiştir.
Ücretli emek alanına katılım, kadınların ev içi yeniden üretim yükümlülüklerini ortadan kaldırmamış; bu nedenle kadınlar hem üretim alanında hem de evde aynı anda emek harcadıkları bir çifte emek gücüne sıkıştırılmıştır. Ev içi bakım emeğinin karşılıksız bırakılması, kapitalist birikimin maliyetlerini hanelere özel alana aktarılarak sermaye için işlevsel bir mekanizmaya dönüşmüştür. Böylece kadın emeği iki yönlü bir sömürüye tabi olur: üretim alanında düşük ücretli işgücü, yeniden üretim alanında ise görünmez emek gücü.
Bugün kadınların ücret eşitsizliği, terfi süreçlerinden dışlanma, “annelik” gerekçesiyle işgücünden itilme, esnek ve güvencesiz istihdama yönlendirilme gibi deneyimleri; kapitalizmin kadınları yapısal olarak yedek işgücü konumunda tutmasının güncel ifadeleridir. Modern sanayinin örgütlenişi, ataerkinin tarihsel biçimlerini dönüştürerek sürdürür; kadın emeğinin değersizleştirilmesi ve denetlenmesi kapitalist toplumsal düzenin yapısal bir unsuru haline gelir.
Kapitalist toplum, kadının emeğini hem görünmez kılar hem de ucuza mal ederek sömürür.
Türkiye’de kadınlar aynı işte aynı emek mesaisi harcamasına rağmen erkeklerden %30’a varan düşük ücretler alıyorlar. Kadının maruz bırakıldığı taciz, şiddet, mobbing ve ayrımcılık karşısında AKP/ Saray Rejimi ataerkil sistemle kol kola olup bu suçların hepsini örtbas ederek cezasızlık politikalarıyla failleri ve kadın düşmanlarını adeta ödüllendirmektedirler. İşyerlerinde kadınlara uygulanan baskı, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda ideolojiktir.
Kadının emeğinin değersizleştirilmesi, onu eve ‘geri döndürme’ politikasının parçasıdır. Buradaki amaç kadınlar çalışmasın değil; çalışsa bile bağımsızlaşmasın, güçlenmesin, hak talep etmesin diye bu düzen örülür.
Ev içi emek; yemek, temizlik, yaşlı bakımı, çocuk büyütme, duygusal emek, planlama, organizasyon kapitalist üretimin görünmez temelidir. Sermaye bu emeği planlı bir şekilde karşılıksız bırakır çünkü kadının bu emekleri değersizleştirilip görünmez kılınırsa iktidarın sac ayağını oluşturanlardan birisi olan sermaye, çok büyük bir maliyetten kurtulurlar. Bu nedenle AKP/ Saray Rejimi ve sermaye, kadını evde tutmak için kültürel tahakkümlere sarılır, kreş eksikliği nedeniyle iş yerindeki konumundan çekilmek zorunda bırakılır, ücretsiz ev içi emeği ‘fedakârlık’ diye romantize eder, kadını ekonomik bağımlılığa mahkûm eder, ev içi emeği ‘doğal’ bir rol olarak sunar, çalışan kadınların evdeki yükünü paylaşacak hizmetleri geliştirmez ve o hizmetleri ulaşılabilir kılmaz. Kadının eve mahkûm edilmesi, iktidarın ve kuklası yaptığı sermaye güçlerinin ekonomik bir sömürü mekanizmasıdır. İşte bu nedenle kadına dayattıkları hayatı ‘dört başı mamur bir düzen’miş gibi sunup parlatırlar. Oysa bu düzen dedikleri şey, kadın emeğinin sömürülmesi üzerine kurulu bir tahakküm mekanizmasından ibarettir. Kadına reva gördükleri bu hayat, onların daha fazla kâr etmesi ve var olan ataerkil hakimiyetlerini sürdürmeleri için uydurulmuş bir masaldır. Dört başı mamur diye övdükleri bu sistem, gerçekte kadının omuzlarına yıkılmış görünmez zincirlerin ta kendisidir.
Aile Yılı Değil İtaat Yılı: Devletin Kadın Yaşamına Çizdiği Sınırlar
AKP/ Saray Rejimi 2024’ü ‘aile yılı’ ilan ederek aslında bir gerçeği bir kez daha teyit etti: Kadın, bu düzende hala birey değil; bir ‘aile unsuru’, bir ‘manevi yük taşıyıcısı’, bir ‘fedakâr anne’ olarak tanımlanıyor. Aile adı verilen bu kutsal kabuk, uzun zamandır kadın emeğini görünmez kılan, tahakkümü olağanlaştıran, şiddeti ve baskıyı ise dört duvar arasında örtbas edip failleri cezasızlık ile ödüllendiren bir ideolojik aygıt olarak işliyor. Bugünkü iktidarın Medeni Kanun’un 166. maddesindeki değişiklik girişimiyle birlikte boşanma sürelerini uzatmaya çalışıp boşanma aşamasında olan kadınların failleriyle ortaklaşması aile birliğini koruma adı altında kadınların öldürülmesine sebep olmuştur. ‘Aile arabuluculuğu’ ve ‘nafaka hakkı’ düzenlemeleri’ ile boşanma sürecinin uzatılıp boşanma seçeneğinin üstünün çizilmesi kadınları şiddete mahkûm etmekten başka bir şey değildir. Aileyi ‘koruma’ söylemi, özünde kadınları itaatkarlaştırmanın, ekonomik ve toplumsal bağımsızlığını zayıflatmanın aracıdır. Kadın sığınakları yetersiz bırakılırken, nafaka hakkı tartışmaya açılırken, İstanbul Sözleşmesi feshedilirken, kadının ‘yerinin evi’ olduğuna dair vaazların artması tesadüf değildir. Kadınların özgürlüğünü hedef alan her saldırı, ‘aileyi güçlendirme’ adı altında meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Oysa kadın kurtuluşunun yolu, aileyi kutsayan bu gerici çerçevenin dışına taşmadan ilerleyemez. Çünkü aile, bugün mevcut biçimiyle hem kadının görünmez emeğinin sömürüldüğü hem de şiddetin en yoğun yaşandığı temel kurumdur. Kutsal aile vurgusuyla güç hegemonyasını büyütmek için İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan, kadınların ekonomik bağımsızlığına ket vurmak için iş yerlerinde ayrımcılık politikaları uygulayan iktidar, ‘kutsal aile’ dayatması yaparak şiddetin toplumsal köklerini beslemektedir.
Bugün Türkiye’de kadın cinayetlerinin artışındaki en büyük pay, ataerkilliği kollayan AKP/Saray Rejiminin ta kendisidir. Şikâyet için kolluğa giden kadın geri gönderiliyorsa, koruma kararları kâğıt üzerinde kalıyorsa, erkek failler ‘iyi hal’ ve ‘tahrik’ indirimleriyle ödüllendiriliyorsa, kadın örgütleri baskı altındaysa, iktidar faillerin aklayıcısıdır. AKP/Saray Rejimi şiddetin alanını genişleten, failin elini rahatlatan, kadının ise nefesini kesen bir işlev görmektedir. Sistemin ‘makbul kadın’ tanımı; boyun eğen, susan, itaat eden kadındır. Bu nedenle örgütlü kadın mücadelesi, iktidarın gözünde bir tehdittir. Çünkü kadınların özgürlüğü, toplumun özgürleşmesine giden yolda en kritik adımlardan biridir. Gerçek kurtuluş iktidar eliyle tasarlanmış ve kadını her yönden prangalara mahkûm etmek isteyen aile düzeninin ve egemenlik ilişkilerinin aşılmasıyla mümkündür.
Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden Mirabal Kız kardeşler, 25 Kasım 1960’ta devlet tarafından katledildiğinde, tarih bize bir kez daha şunu söyledi: ‘Kadına yönelik şiddet, yalnızca erkek cinsinin değil, erkek egemen devletin şiddetidir.’
1970’ler boyunca Latin Amerika kadın hareketinin yükselişiyle 25 Kasım, ataerkil devlet şiddetine karşı bir mücadele gününe dönüştü. 1981’de kadın örgütleri tarafından resmen ‘Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ ilan edildi. Bugün dünyanın her yerinde milyonlarca kadın, Mirabal Kız kardeşlerin bıraktığı devrimci mirası sahiplenerek bugünü sokakta, işyerinde, evde ve yaşamın her alanında anarak bir mücadele örüyor.
Bu tarih, sadece bir anma değil; devlete, kapitalizme ve ataerkil düzene karşı bir hesaplaşma günüdür. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü, yalnızca güncel saldırıları değil, kadının toplumsal konumunun binlerce yıllık tarihsel dönüşümünü kavramayı da zorunlu kılar. Bugün AKP/ Saray Rejimi eliyle yaşadığımız eşitsizlikler, aile ideolojisi, ekonomik şiddet, çalışma yaşamındaki ayrımcılık ve ataerkil devlet politikaları; köklerini tarih içinde bulmaktadır.
25 Kasım, kapitalist-kutsal aile düzeninin kadına reva gördüğü fiziksel, ekonomik, psikolojik ve cinsel şiddetin her gün yeniden üretildiğini hatırlattığı için önemlidir. Şiddet, ‘hasta bireylerin’ ya da ‘aile içi anlaşmazlıkların’ sonucu değil sömürü düzeninin kadın üzerinde kurduğu sistematik tahakkümün ürünüdür.
İktidar şiddetin kaynağını cezasızlık ve ataerkilliği korumayla sağlamaktadır. Kadınların işsiz bırakılması, güvencesizliğe mahkûm edilmesi, ücret eşitsizliği ve yoksulluğun kadın yüzü, şiddetin maddi zeminini oluşturur. Ev içi emek karşılıksız kılınırken, kamusal alandaki her hak gaspa uğrarken, iktidar kadınlara itaat ideolojisini din, gelenek ve ‘milli değerler’ üzerinden yeniden dayatmaktadır. Tüm toplumsal baskılara ve sömürüye karşı ortak mücadeleler ve dahi kadın dayanışması, tarihin her kritik anında olduğu gibi bugün de AKP/Saray Rejimi’nin en çok korktuğu güç olmaya devam ediyor.
25 Kasım yalnızca şiddetin teşhir edildiği bir gün değildir, kadınların özgürlük talebinin devrimci içeriğini hatırlattığı gündür. Ataerki ve kapitalizm birbirine içkindir. Bugün kadın hareketinin önünde iki temel görev durmaktadır: gündelik şiddetin tüm biçimlerine karşı örgütlenmek; sokakta, işyerinde, evde, kampüste, mahallede dayanışma ağlarını büyütmek ve kadını özgürleştirecek toplumsal dönüşümü hedefleyen politik çizgiyi güçlendirmek; mücadeleyi bireysel değil sınıfsal bir zeminde kurmak. Kadın sorunu, insanı özgürleştirecek bütünsel dönüşümün bir parçasıdır. Kadına dair olan, insana dairdir, insana dair olan da sınıf mücadelesinden bağımsız değildir.
24 Kasım 2025
[1] 3. Enternasyonal Kongresi Clara Zetkin
[2] Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, 1884
[3] Vogel, Marxism and the Oppression of Women, 1983
[4] Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Köken, 1984
[5] (Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Köken, 1984
[6] Komünist Parti Manifestosu- Marx&Engels 1848