• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Cuma, Mart 6, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

40 soruda ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nin sınıfsal analizi

Facebbok'ta PaylaşTwitter'da Paylaş

Bilindiği gibi “ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi” yayımlandı. Buna dair pek çok değerlendirme yapıldı. Dünyada olup bitenlerin sınıfsal bir bakışla ele alınışına giderek daha sınırlı biçimde tanık olduğumuz bu süreçte, gerek Strateji Belgesi’nin ne olup olmadığını gerekse küresel boyuttaki paylaşım ve hegemonya savaşını sınıfsal ölçülerle okuyabilmek için bu konuya dair 40 soru hazırladık. Bu toplam değerlendirmenin oluşturacağı farkındalığın, mücadele bilinci ve hedefleri üzerinde de etkili olacağına inanıyoruz.

Bu değerlendirmeyi yayına hazırlarken ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısı yaşandı. Karakas bombalandı ve devlet başkanı Nicolas Maduro’nun ABD tarafından kaçırıldığına dair iddialar ortaya çıktı. Yeniden görülüyor ki ABD içine kapanmak yerine her coğrafyada rest çekiyor. Müttefiklerini ve vekillerini emperyalist paylaşım mücadelesi içinde yeniden konumlandırıyor, küresel paylaşım mücadelesinin maliyetini “ortaklarına” yıkıyor ve hegemonya mücadelesinde daha agresif bir yola giriyor. Bu bağlamda Venezuela ve Latin Amerika geriliminin küresel tablodaki önemini ve ABD’nin içine kapandığı/kapanacağı şeklindeki tespitlerin neden yanlış olduğunu anlamak önemlidir; değerlendirmemiz bu başlıklar açısından da önem taşımaktadır.

40 Soruda Strateji Belgesi

Soru-1: ABD’nin yalnızca Latin Amerika’da değil, ihtiyaç duyduğu her coğrafyada rest çektiği, tehdit ettiği ve fiilen müdahalelerde bulunduğu gerçeği varken, bu tabloyu yalnızca Latin Amerika’ya özgü bir meydan okuma olarak mı görmeliyiz?

Kısaca söylemek gerekirse hayır. Böyle bir okuma hem emperyalizmin yapısal karakterini hem de ABD’nin özgül konumunu daraltır. Latin Amerika vurgusu önemlidir; fakat bu vurgu bütünsel bir küresel yeniden konumlanmanın parçası olarak ele alınırsa daha doğru bir anlam kazanır.

Emperyalizm, belirli bir coğrafyaya yönelik tercih veya keyfiyet hamleleri değil, sermaye birikiminin zor yoluyla yeniden düzenlenmesidir. Lenin’e göre emperyalizm, sermayenin yoğunlaşmasıyla ortaya çıkan tekelci kapitalizmin dünya ölçeğinde paylaşım ve yeniden paylaşım eğilimidir.

Bu tanıma göre ABD’nin Latin Amerika’da saldırgan olması, “arka bahçe”si olduğu için değil, sermaye birikimi açısından ihtiyaç duyduğu içindir ve bu her yerde geçerlidir.

Bugün Ukrayna’da, Tayvan hattında, Gazze’de, Kızıldeniz’de, Afrika’da veya bir başka coğrafyada yaşananlar, aynı mantığın/ihtiyacın farklı mekânsal tezahürleridir. Dolayısıyla Latin Amerika’yı “istisna” gibi ele almak, emperyalist sistemi bir bütün içinde ele almamak olur ki olgunun sınıfsal özünü ıskalar.

ABD’nin müdahaleleri Latin Amerika’ya özgü değildir; Latin Amerika, küresel emperyalist yeniden konumlanmanın güncel düğüm noktalarından biridir. Sorun, bir doktrinin coğrafi genişlemesi değil, emperyalist sistemin yapısal krizidir.

Soruların Strateji Belgesi’ni eksen almasına bağlı olarak verdiğimiz yanıtlar büyük oranda ABD eksenlidir. Emperyalizmi tanımlayan temel ölçekler tüm emperyalist ülke ve bloklar için geçerli olsa da Çin, ABD, AB vb.nin küresel politikalarda eşitlenmesi doğru olmaz.

Soru-2: Peki Latin Amerika’yı yine de özel bir düğüm noktası olarak görebilir miyiz?

Evet görebiliriz. Latin Amerika, ABD emperyalizminin tek cephesi değil ama özgül yoğunlaşma alanlarından birdir. Çünkü gerek enerji gerekse hammadde açısından önemli bir potansiyele sahiptir. Bu konuda akla ilk gelenler, Venezuela’nın petrolü, lityum üçgeni olarak anabileceğimiz Bolivya, Şili ve Arjantin’deki rezervler ve Brezilya’nın tarımıdır.

Bu coğrafyadaki sorunlardan biri de ABD’nin “en az maliyetle” kontrol edebileceği bir bölgede Çin’in hegemonik bir rakip haline gelmiş olmasıdır. Ayrıca, “rezerv para” krizinin derinleştiği bir dönemde, ABD için coğrafi yakınlık, dolar sistemi açısından da önem kazanıyor. Bu nedenle Latin Amerika, “arka bahçe” olduğu için değil, krizin merkezî fay hatlarından biri haline geldiği için ABD’nin sert söylemlerinin ve saldırganca politikaların hedefidir.

Soru-3: “Latin Amerika” eksenli okumanın sebep olabileceği hata ve yanılgılar?

Böyle bir okuma, Amerikan emperyalizmini bölgesel politikalara indirger; bölgesel bir refleks gibi gösterir. Oysa emperyalizm; küresel, eşzamanlı ve çok boyutludur. Yürütülen savaş bütünlüklü ve küresel bir politikanın gereğidir; dolayısıyla da sanıldığının aksine Baltıklar, Tayvan, Ukrayna, Gazze gibi coğrafyalar ABD için “ikincil cephe” değildir.

“Çekilme” yanılsaması tam da bu yanlış okuma nedeniyledir. ABD, Ortadoğu veya bir başka yerden çekilmiyor. Mesele basitçe bir asker azaltma/çoğaltma meselesi değil. Yer yer zorunlu öncelikler ve buna bağlı ifadeler olabilir. Bunlar bütünün içinde okunmalıdır. Özetle küresel boyutta gözlediğimiz durum bir hegemonya krizidir; ABD’nin dönemsel önceliklere dayanan politik tercihleri de hegemonya arayışından vazgeçiş değildir.

Soru-4: ABD’nin “her yerde rest çekmesi” nasıl açıklanmalıdır?

Diğer tüm sorularda olduğu gibi bu soruda da Marksist ekonomi politikten izleklerle süreci okuduğumuzda; kâr oranlarının baskı altında olduğunu, finansal genişlemenin belirli bir sınıra dayandığını ve üretim-tüketim çelişmesinin derinleştiğini görürüz.

Daha üst bir başlıkla söylersek, krizin eşlik ettiği küresel hegemonya ve paylaşım koşullarında zor, sermaye birikiminin normal bir momenti haline gelir. Rosa Luxemburg’un ifadesiyle; “Kapitalizm, kendisi için dış alanlar yaratmak zorundadır; bu süreç kaçınılmaz olarak şiddet üretir.” Bugünün dünya konjonktüründe Rosa’nın dikkat çektiği “dış alan” yeni pazar değil, mevcut alanların yeniden paylaşılmasıdır. ABD’nin “her yerde rest çekmesi” bir diplomatik üsluptan çok birikim krizinin siyasal biçimi olarak okunmalıdır.

Zora başvurma açısından bugün için ABD ile örneğin Çin’i veya Rusya’yı eşitlemek mümkün değil. Ancak bu olguyu genişçe düşünürsek; emeğin yoğun sömürüsü, doğa talanı, askerileşme ve büyüyen tehditler, vekil kullanmak dahil çeşitli açılardan emperyalizm olgusunun aktörleri birbirine giderek yakınlaştıracağını söyleyebiliriz.

Soru-5: Belgede küreselleşmenin sonuna işaret edilirken, aynı metinde küresel hegemonya mücadelesinin ve askeri hamlelerin yer alması bu iddiayla nasıl bağdaştırılabilir?

Tabii ki bağdaştırılamaz. Çünkü ortada bir çelişki değil yanlış bir kavramsallaştırma var. Küreselleşme sona ermedi, daha doğrusu onu ihtiyaç haline getiren sermaye güçleri arasındaki problemler küreselleşmeyi ortadan kaldırmadı; onun yerini devlet gücüyle tahkim edilmiş, bloklaşmış ve hatta askerileşmiş bir küreselleşme aldı.

Soru-6: “Küreselleşmenin sonu” söylemi neden ideolojiktir?

Marksist açıdan küreselleşme bir ahlak, bir normlar dizisi ya da barışçıl entegrasyon süreci vb. değil, sermayenin dünya ölçeğinde dolaşım zorunluluğudur. Marx Kapital’de; kapitalizm tarihinin erken bir aşamasında “Sermaye, doğası gereği kozmopolittir; önüne çıkan her sınırı aşmaya eğilimlidir” değerlendirmesini yapar.

Bu eğilim, bugüne kadar, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ile serbest ticaret anlaşmalarıyla, çok taraflı kurumlarla liberal biçimde yürütülüyordu. İşte bugün krize giren tam olarak bu biçimdir.

Biraz daha açmak gerekirse bu süreçte sona eren; serbest ticaretin ideolojik üstünlüğü, çok taraflı uzlaşma mekanizmaları, “herkes kazanır” anlatısı ve küresel değer zincirlerinin düşük siyasal maliyetle işlemesidir.

Sona ermeyen ise; sermayenin küresel dolaşım, emperyalist rekabet, dünya ölçeğinde artı-değer transferi ve hegemonya mücadelesidir. Dolayısıyla “küreselleşmenin sonu” söylemi, biçimsel bir dönüşümü varoluşsal bir kopuş gibi gösterir.

Bugün yaşanan şey küreselleşmenin sonu değil; liberal küreselleşme ikliminin emperyalist rekabetin açık savaş rejimine doğru evrilmesidir.

Soru-7: Askeri yığınağın artması neyin göstergesi?

Küreselleşmenin belirli bir döneminde askerî güç arka planda bir garantiydi, piyasalar “kendi kendine” işliyor gibi görünüyordu. Bugün ise askerî güç doğrudan birikim rejiminin parçası durumunda. David Harvey’nin ifadesiyle “Zor yoluyla el koyma, geç kapitalizmin kalıcı bir özelliği haline gelmiştir.”

Bugünkü rekabet ve paylaşım koşullarında artık yaptırımlar, ticaret savaşları, teknoloji ambargoları, vekâlet savaşları ekonomik rekabetin yerine geçen değil, onun asli araçlarıdır. Bu yüzden aynı belgede hem “küreselleşme krizi” hem de “küresel askerî angajman” yer alabilir. Bu bir tutarsızlık değil; yeni dünyanın tarifidir.

Soru-8: “Küresel savaşlar dönemi” tanımı neden daha doğru?

Gerçekte yakıştırıldığının aksine Strateji Belgesi, bir ‘küreselleşme sonrası manifesto’ değil, bir ‘küresel savaşlar dönemi manifestosu’dur. Çünkü savaş artık ilan edilen bir olağanüstülük değil, kapitalist yeniden üretimin “normal”idir.

Savaş yalnızca askeri cephede değil; döviz piyasasında, teknoloji lisanslarında, lojistik hatlarda, gıda ve enerji fiyatlarında sürmektedir. Bu bağlamda; Ukrayna savaşı, Gazze soykırımı, Tayvan gerilimi, Kızıldeniz çevresindeki çatışma ve gerilimler birbirinden kopuk değil, küresel kutuplaşma ve paylaşımın farklı yüzleridir.

Soru-9: ABD gibi bir ülkede iktidar bloğu değişirken finansallaşmış sermayenin etkisizleştiği varsayımı gerçekçi midir?

Bu varsayım hem teorik olarak hatalıdır hem de ABD’nin emperyalist yapısını/niteliğini yanlış okumaktır. Finans sermayesi tasfiye edilmemiştir; militarize edilmiş, devlet gücüyle daha doğrudan eklemlenmiştir.

Gerek Hilferding’de gerekse Lenin’de finans sermayesi, bankacılık sermayesi ile sanayi sermayesinin kaynaşmasıdır, devletle organik ilişki kuran tekelci bir biçimdir. Hilferding, “Finans kapital, devlet gücünü kendi çıkarları doğrultusunda harekete geçirme yeteneğine sahip sermayedir.” der. Dolayısıyla “Devlet geri geliyor, finans sermayesi geriliyor” gibi değerlendirmeler, liberal bir yanılgıdan ibarettir.

Soru-10: ABD’de fraksiyon çatışması mı fraksiyonlar üstü koordinasyon mu var?

Bu soruyu yanıtlarken öncelikle belirtelim ki karşımızda herhangi bir ülke değil, ABD var. ABD yalnızca bir ulus-devlet değil, küresel birikim rejiminin merkezidir. Bu nedenle, Almanya’da ya da Fransa’da görülen türden “finans-sanayi çatışması”, ABD’de daha çok iş bölümü ve dönemsel öncelik değişimi olarak yaşanır.

ABD’de Wall Street, savunma sanayii, Silikon Vadisi, enerji tekelleri birbirini dışlayan bloklar değildir. Bunlar, kriz koşullarında farklı işlevler üstlenen, tek bir iktidar bloğunun bileşenleridir.

Peki finans sermayesi neden “geri çekilmiş gibi” görünüyor? Çünkü küreselleşmenin daha esnek, daha az çatışmalı araçları tıkandı. Serbest sermaye hareketleri artık siyasal risk üretiyor. Çin, finansal entegrasyonu stratejik avantaja çevirdi. Yaptırımlar finansı doğrudan silaha dönüştürdü. Ama bu; finansın zayıflaması değil, finansın doğrudan jeopolitik araca dönüşmesidir.

Bu süreçte sanayi ve savunma yatırımları öne çıkarıldı. Bu durum “finansın yenilgisi” değil, finansın yeni yatırım alanı bulması olarak okunmalıdır. Çünkü, silahlanma borçlanma ister, tahvil piyasası ister, sigorta ister, risk fiyatlaması ister. Yani militarizm, finanssız olmaz. Bu süreçte devletin rolünün arttığını söyleyebiliriz. Sermayenin genel çıkarları devlet eliyle daha çıplak biçimde dayatılmaktadır.

Soru-11: Trump finans karşıtı mıdır?

Trump’ın, söylem düzeyinde Wall Street’i hedef aldığı, “küreselcileri” suçladığı, sanayiyi öne çıkardığı oldu. Ancak pratikte vergi indirimleri, finansal deregülasyon, askeri bütçe artışları, doların silahlandırılması gibi adımlar finans sermayesinin yeniden konumlanması anlamına geldi. Dolayısıyla “Trump doktrini” finans kapitali dışlamaz; onu savaş, yaptırım ve bloklaşma rejimine bağlar. Özetle, finans sermayesi ABD’de etkisizleşmemiştir; kriz koşullarında daha doğrudan devlet gücüyle bütünleşmiş, militarize edilmiş ve emperyalist rekabetin asli taşıyıcısı haline gelmiştir.

Soru-12: Trump’ın “Önce Amerika” sloganı yeni bir yönelim mi yoksa eski hegemonik gücü yeniden tesis etme arayışı mı?

Bu slogan, ABD emperyalizminin gerileme koşullarında eski hegemonik kapasitesini yeniden kurma çabasının ideolojik ifadesidir. Dolayısıyla yeni olan slogan değil; krizin derinliği ve kullanılan yöntemlerin çıplaklığıdır.

Gramsci’den hareketle söylersek; “Hegemonya, yalnızca zorla değil, rıza üreterek kurulan egemenliktir.” Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD; serbest ticaret, liberal demokrasi, insan hakları
gibi başlıklarla rıza üretebiliyordu. Bugün gelinen aşamada ABD’nin rıza üretme kapasitesi çöktü, geriye zor kaldı. İşte Trump’ın “Önce Amerika” sloganı, bir anlamda bu rıza krizinin ideolojik telafisidir.

Aynı zamanda bu slogan bir çeşit itiraftır; ABD artık herkes adına konuşamıyor, “evrensel çıkar” iddiası inandırıcılığını yitirdi, müttefikler bile maliyet hesabı yapıyor.  Bu nedenle slogan, küresel liderliğin değil, küresel liderlik krizinin ifadesi olarak okunmalıdır. Ancak bu, kimilerinin sandığı veya iddia ettiği gibi dünyadan çekilme isteği değil, liderliği zorla yeniden tesis etme girişimidir.

Bilinir ki kâr oranlarının uzun dönemli düşüşü sermayeyi korumacı, milliyetçi, saldırgan
biçimlere iter. Bu süreçte Çin’in sistem içi rakip haline gelmesi ABD’nin “herkes için düzen” söylemini fiilen imkânsız kıldı.

Bu konuda Trump tabii ki istisna değil. Bu eğilimin daha kaba ve açık temsilcisidir. Obama dönemindeki Asya Pivotu, drone savaşları, yaptırımlar zaten bu hattın öncülleriydi. Benzer şekilde

Biden dönemindeki NATO tahkimatı, Çin teknoloji ambargosu ve Ukrayna Savaşı aynı çizginin “daha düzenli” versiyonudur. Yani Trump bu eğilimin popülist yüzüdür.

Soru-13: “Önce Amerika” neden içe kapanma değildir?

Çünkü ABD hâlâ dolar sistemiyle küreseldir, hâlâ yüzlerce üsse sahiptir, hâlâ dünya ticaretinin merkezindedir. Bu nedenle “Önce Amerika” sloganı içe kapanma değil, küresel maliyetleri başkalarına yıkma stratejisidir.

Kısacası, “Önce Amerika”, ABD emperyalizminin dünyadan çekilmesi değil; hegemonik gücünü kriz koşullarında yeniden tesis etme girişimidir. Yeni olan, bu girişimin rıza yerine zor ve çıplak güç üzerinden yürütülmesidir.

Soru-14: Latin Amerika önceliği, Venezuela örneğinde görüldüğü gibi Çin’le ilişkili küresel bir boyut taşımıyor mu?

Latin Amerika, ABD-Çin hegemonya mücadelesinin doğrudan cephelerinden biridir. Venezuela örneği, bu mücadelenin enerji, finans, borç, yaptırım ve jeopolitik boyutlarının nasıl iç içe geçtiğini açık biçimde gösterir.

Burada akla “emperyalist rekabet neden çevre ülkelerde yoğunlaşır?” sorusu geliyor. Lenin’in analizinde emperyalist rekabet, özellikle sömürgeler ve yarı-sömürgeler üzerinde yoğunlaşır. Çünkü, merkez-merkez çatışması yüksek maliyetlidir, çevre coğrafyalar ise daha kırılgan, daha müdahaleye açıktır. Bugün Latin Amerika; klasik bir “bağımlı bölge” olmanın ötesinde, iki büyük emperyalist blok arasında yeniden paylaşıma konu olan bir alandır.

Soru-15: Çin Latin Amerika’da ne yapıyor?

Çin bölgede henüz askeri üsler kurmuyor, rejim ihraç etmiyor. Ama uzun vadeli altyapı kredileri veriyor. Enerji ve madenlere doğrudan yatırım yapıyor. Yerel para birimleriyle ticaret denemelerinde bulunuyor. ABD yaptırımlarına alternatif finansman kanalları oluşturuyor.

Bu gibi adımlar Latin Amerika açısından bir “özgürleşme” değil, ABD merkezli bağımlılık yapısının gevşemesi anlamına geliyor. Ve tam da bu nedenle Washington açısından kabul edilemez.

Soru-16: Venezuela neden sembolik bir hedef?

Venezuela üç kritik nedenle hedeftedir. Birincisi, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip olması. İkincisi, Çin ve Rusya ile derin finansal-enerji ilişkileri içinde olması. Üçüncüsü, ABD yaptırımlarına rağmen ayakta kalabilme kapasitesidir. Özetle ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırganlığı “demokrasi” meselesi değil, emsal yaratma meselesidir. Çin’le derinleşen stratejik ilişki kuran bir çevre ülkesi bedel öder.

Venezuela üzerinden verilen bu mesaj; Brezilya’ya, Arjantin’e, Bolivya’ya veya Meksika’ya da yöneliktir.

Soru-17: “Arka bahçe” metaforu neden yetersiz?

“Arka bahçe” metaforu, ABD’nin mutlak kontrolü olduğu varsayımına dayanır. Oysa bugün Çin, Latin Amerika ülkelerinin çoğunda ilk ya da ikinci ticaret ortağıdır; ABD bu ilişkileri ne askeri ne ekonomik olarak koparabilecek güçtedir. Dolayısıyla mesele Latin Amerika’yı “geri almak” değil, Çin’in nüfuzunu sınırlamak ve maliyetli hale getirmektir. Bu da klasik Monroe Doktrini’nden niteliksel olarak farklıdır.

Soru-18: NATO hâlâ işlevselken Avrupa gerçekten ABD için bir ‘yük’ mü?

Avrupa ABD için bir “yük” değil; yeniden disipline edilmesi gereken bir müttefiktir. ABD’nin hedefi NATO’dan çekilmek değil, NATO’yu ABD liderliği altında yeniden yapılandırmak ve maliyetleri Avrupalı sermayeye yıkmaktır.

Emperyalistler arası ittifaklar, “ortak değerler”in değil, ortak sermaye çıkarlarının zor yoluyla koordine edilmesinin araçlarıdır. Lenin, emperyalist ittifakların kalıcı barış değil, geçici dengeler ürettiğini vurgular.

NATO da bir savunma örgütü değil, ABD öncülüğünde Avrupa’nın askeri-siyasal bağımlılığını kurumsallaştıran bir aygıttır. Tam da bu bağlamda Trump’ın ve bir oranda Biden yönetiminin dillendirdiği “Avrupa bize yük” söylemi, ABD’nin NATO’dan vazgeçtiğini değil, Avrupa’nın mali ve askeri katkısını artırmak istediğini gösterir.

ABD açısından sorun Avrupa’nın korunması değil, Avrupa sermayesinin ucuz enerji, Çin pazarı ve ABD güvenlik şemsiyesini aynı anda istemesidir. İşte bu üç istem bir arada sürdürülemez hale geldi.

Bu bağlamda Ukrayna savaşı, yalnızca Rusya’yı yıpratma aracı değil, Avrupa’yı yeniden hizaya sokma operasyonudur. Gelinen aşamada; Almanya ucuz Rus gazını kaybetti, Avrupa savunma harcamalarını artırdı, ABD LNG’sine (sıvılaştırışmış doğalgaz) ve silah sanayiine bağımlılık arttı, Avrupa stratejik özerklik iddialarını askıya aldı. Ortaya çıkan bu tablo; Avrupa’nın “yük” değil, yeniden yapılandırılan bir bağımlı ortak olduğunu gösterir.

Bu verilerin de gösterdiği gibi “Avrupa yük” söylemi; Avrupa kamuoyuna “bedel ödemeye hazır olun,” Avrupa sermayesine “Çin’le çift taraflı oynamayı bırakın”, ABD iç kamuoyuna “kaynakları başkaları için harcamıyoruz,” çağrısıdır. Yani bu söylem, içe kapanmacı değil, disiplin edici ve hiyerarşiktir.

Görüldüğü gibi NATO; ABD’ye doğrudan işgal maliyeti olmadan, Avrupa askeri kapasitesini ABD stratejik hedeflerine bağlama imkânı veriyor. Böylece ABD, kendi askerî kaynaklarını Pasifik ve Latin Amerika’ya kaydırabilir, Avrupa da özellikle Doğu Avrupa ve Rusya sahasında cephe görevini üstlenir. Özetle bu, bir terk ediş değil, tam olarak bir yük paylaşımıdır.

Soru-19: Avrupa’daki neo-faşist yükseliş esas olarak sınıfsal nedenlerle mi açıklanmalıdır?

Avrupa’daki neo-faşist yükselişin temelinde sermayenin kriz koşullarında emek üzerindeki tahakkümünü derinleştirmesi vardır. Bu durum, solun yeterince güçlü olmadığı koşullarda ırkçı-faşist hareketlere tepkiyi organize etme şansı verir. Aynı süreçte kültürel, kimlikçi ve göç karşıtı söylemler, gerçekliği öreten birer ideolojik kılıf rolü oynar.

Marksist literatürde faşizm, “aşırı sağ fikirlerin yayılması” değil, sermayenin olağan hegemonya araçlarının tıkandığı momentte devreye giren bir rejimdir. Avrupa’da henüz süreç bu aşamada değildir ama burjuva demokrasisinin sınırları giderek daralmaktadır.

Soru-20: Peki neden şimdi; Avrupa’da hangi sınıfsal koşullar oluştu? Neo-faşist yükselişi mümkün kılan maddi zemin nedir?

Neoliberal süreçte uzun süreli reel ücret baskısı; sosyal devlet uygulamasındaki gerileme, emeğin güvencesizleşmesi, ücretlerin enflasyon karşısında erimesi, orta sınıfın çözülmesi, kemer sıkma politikalarına askeri harcamalardaki artışın eşlik etmesi emekçilerin hoşnutsuzluğunu yükseltirken, neo-faşizm, bu hoşnutsuzluğu sınıfsal kanallardan saptırmanın aracı olarak işlev gördü. Bu süreçte sınıfsal krizin en görünür ama en zayıf halkası olan göç olgusuna bağlı olarak, gerçekte krizin nedeni olmayan göçmenler, krizin sembolik taşıyıcısı haline getirildi.

Şimdilik Avrupa vb. yerlerdeki neo-faşist hareketler ABD tarafından doğrudan desteklenirken Avrupa’da hala belirli bir direnç söz konusu. Ancak sürecin giderek sermayenin ihtiyaçlarına bağlı olarak burjuva demokrasisini aşındırdığı ve emek hareketlerini geriletebildiği oranda faşist hareketlerin önünü açacağını söyleyebiliriz.

Esasen neo-faşizm, sermaye açısından bir “risk” değil, kriz yönetim aracıdır. Çünkü bugünkü neo-faşist partiler; sistem dışı değildir, NATO’ya karşı değildir, sermaye düzenini sorgulamaz. Aksine işçi örgütlenmelerini zayıflatır, sendikal hakları budar ve güvenlikçi devlet aygıtını güçlendirir.

Soru-21: ‘Medeniyet krizi’ anlatısı sınıfsal özü perdeleyen sorunlu bir çerçeve midir?

“Medeniyet krizi” anlatısı, kapitalizmin yapısal ve sınıfsal krizini kültürel-tarihsel bir çatışmaya indirger; böylece sömürü ilişkilerini görünmez kılar ve krizin gerçek faili olan sermaye birikim rejimini perdeleyen ideolojik bir işlev görür.

Marksizme göre “medeniyet”, maddi üretim ilişkilerinden kopuk bir üst değer değil, üretim tarzlarının tarihsel ürünüdür. Marx ve Engels Alman İdeolojisi’nde bunu “Egemen düşünceler, egemen sınıfın düşünceleridir.” biçiminde ifade eder.

“Medeniyet krizi” söylemi ise krizin kaynağını üretim ilişkilerinden alır ve onu kültürel değerler, yaşam tarzları, kimlikler alanına taşır. Gerçekte bu bir yanlış anlama değil, bilinçli bir ideolojik çarpıtmadır.

Soru-22: Peki “Medeniyet krizi” anlatısı neyi gizler?

Birincisi, kapitalizmin tarihsel sınırlarını gizler. Çünkü kriz, ahlaki yozlaşmadan, değer erozyonundan, “Batı’nın ruhsal çöküşünden” kaynaklanmaz. Artı-değer üretiminin ve gerçekleşmesinin tıkanmasından kaynaklanır.

İkincisi, emek–sermaye çelişkisinin merkeziliğini gizler. Çünkü, “Medeniyet” konuşulduğunda; sınıf konuşulmaz, sömürü konuşulmaz, mülkiyet ilişkileri konuşulmaz.

Üçüncüsü, siyasal sorumluluğu gizler. Çünkü kriz, belirli sınıfların ürünü olmaktan çıkar, “hepimizin yaşadığı büyük bir tarihsel talihsizlik” gibi sunulur.

Bu, sermaye açısından son derece kullanışlıdır. Ve bu anlatı bugün çok yaygındır. Çünkü, liberal ideoloji çökmüştür. “Refah artacak”, “Demokrasi yayılacak”, “Piyasa herkesi özgürleştirecek” biçimindeki vaatler çöktüğünde, egemen ideoloji daha soyut ve tarih-dışı bir dile sığınır.

Tam da bu bağlamda “Medeniyet krizi”; açıklamak yerine kaderleştirir, çözmek yerine ahlak vaazı verir. Walter Benjamin’in bunu “Her uygarlık belgesi, aynı zamanda bir barbarlık belgesidir.” biçiminde tanımlar. Ama egemen anlatı bu ikiliği yok sayar.

“Medeniyet krizi” ile neo-faşizm arasındaki bağa gelince; bu anlatı, “biz ve onlar” ayrımını derinleştirir, kültürel düşmanlar üretir, otoriter çözümleri meşrulaştırır. Yani, medeniyet krizi söylemi, neo-faşist siyasetin ideolojik ön alanıdır. Sınıfsal krizi önce kültürel çatışmaya çevirir. Ardından da göçmeni, “ötekini”, farklı inancı ya da yaşam tarzını hedef haline getirir.

Soru-23: Göç meselesini temel belirleyen olarak sunmak indirgemecilik midir?

Göç, bugün Avrupa ve ABD’de siyasi krizlerin görünür yüzünü oluşturur, ama bu krizlerin nedeni değildir. Gerçekte göç, emperyalist savaşların, küresel eşitsizliğin ve sömürü ilişkilerinin bir sonucudur. Sorunun gerçek belirleyeni, sermaye birikim rejimi ve kapitalist krizlerdir.

Marksist ekonomi-politik göçün, neden değil “sonuç” olduğunu söyler. Buna göre birincisi, kapitalist üretim ilişkilerinin sonucu olarak emek piyasalarının esnekleştirilmesi, güvencesizleşme ve işsizlik yaratır; bu da göçün nedenlerinden birini oluşturur.

İkincisi, emperyalist savaşlar ve müdahaleler Ortadoğu, Afrika, Latin Amerika vb. coğrafyalardan göçün temel nedenidir.

Üçüncüsü, küresel sermaye akışları, kalkınma ve borç politikaları küresel eşitsizliği ve göçü beraberinde getirir. Özetle göç, ekonomik ve siyasal şokların yansımasıdır, nedeni değil.

Soru-24: Göç üzerinden kriz anlatımı neden yanıltıcıdır?

Çünkü “Göçmenler ülkeyi tehdit ediyor” vb. biçimlerde geliştirilen söylem sınıfsal çatışmayı görünmez kılar; emekçiler arasında bölünme yaratır ve sonuçta krizin gerçek müsebbibi sermaye krizden azade kalır.

Gramsci’nin de söylediği gibi “Hegemonya, bir sınıfın kendisini yalnızca zorla değil, ideolojiyle de kabul ettirmesidir.” Göçmen karşıtlığı, bu ideolojik hegemonyanın güncel aracıdır.

Avrupa ve ABD’den bu konuda pek çok örnek vermek mümkün. Avrupa’da Neo-faşist partiler göçmen karşıtlığı üzerinden oy toplar. Sınıfsal gerilimi kültürel kimlik üzerinden yönlendirir. ABD’de ise Trump döneminde örneğin “duvar ve yasaklar” söylemi, ekonomik krizi ve sağlık hizmetindeki eşitsizlikleri görünmez kılmıştır.

Benzer şekilde göçü “temel belirleyen” yapmak, krizi insan kaynaklarına veya kültüre indirger; sınıfsal çözümlemeyi gereksiz kılar, çatışmayı emekçiler arasında yapay düşmanlıkla yönlendirir. Yani ideolojik olarak sermaye için son derece kullanışlıdır.

Soru-25: “Beyaz üstünlüğü” söylemini sınıfsal açıdan nasıl değerlendirmek gerekir?

“Beyaz üstünlüğü” söylemi, emek-sermaye çelişkisini ırksal bir zemine kaydırır. Böylece sınıfsal öfke yanlış hedeflere yönlendirilir ve sermayenin kriz yönetimi ile emek üzerindeki tahakkümü görünmez hale gelir.

Lenin, emperyalizmin uluslar arasındaki eşitsizlikleri derinleştirerek sömürüyü yeniden ürettiğini belirtir. Bu çerçevede “Beyaz üstünlüğü” söylemi emekçi sınıflar arasındaki dayanışmayı zayıflatır; kapitalist krizin sorumluluğunu görünmez kılar, sınıfsal mücadeleyi “kültürel veya ırksal çatışma” biçimine çevirir.

Avrupa’da da ABD’de da neo-faşist partiler, ırkçı söylemi politik sermayeye eklemlenmiş bir araç olarak kullanır. Bu da sınıfsal taleplerin görünürlüğünü azaltırken, işçi sınıfının gerçek düşmanını, yani sermaye birikim rejimini gizler, sınıfsal eşitsizliği maskeleyen bir ideolojik örtü işlevi görür. Ve sonuçta sıkça görüldüğü gibi sınıfsal öfkeyi başka hedeflere kanalize eder; kapitalist kriz ve kemer sıkma politikalarını görünmez kılar; devlet ve sermayenin kriz yönetimi araçlarını meşrulaştırır. Irkçı söylemler egemen sınıfın kriz anında emek üzerinde baskı kurmasını kolaylaştıran ideolojik araçlardır.

Soru-26: ABD’nin Rusya’yı yanına çekme çabası stratejik mi, taktiksel mi?

ABD’nin Rusya’yı kendi yanına çekme çabası, geçici bir manevradır, Çin’i kuşatma ve küresel hegemonya mücadelesi bağlamında yapılır. Bu tür manevralar, emperyalist güçler arasındaki yapısal çelişkileri ortadan kaldırmaz.

Marksizm, emperyalist devletler arası ilişkileri sınıfsal çıkarların ve birikim rejiminin koordinasyonu üzerinden yorumlar. Lenin’in de belirttiği gibi “Emperyalist ittifaklar kalıcı barışın değil, geçici çıkarların ürünüdür.”

ABD-Rusya ilişkisi bugün, savaş veya çatışmayı doğrudan ortadan kaldırmaz. Ancak Çin’i çevreleme, Pasifik ve Hint Okyanusu’nda hegemonya kurma, enerji ve hammadde hatlarını kontrol etme gibi geçici stratejik avantaj sağlar; kalıcı olamaz. Çünkü, Rusya ve ABD arasındaki çıkar çelişkileri kolay kapanacak türden değildir. Avrupa ve Asya’daki jeopolitik dengeler değişkendir. Çin’in yükselişi, ABD-Rusya uzlaşmasını sınırlayacak bir potansiyele sahiptir.

Özetle ABD’ninki taktik bir yönelimdir. Çünkü ABD, Rusya’yı doğrudan müttefik değil, araçsal bir aktör olarak görüyor. Belirli bir zamanda ve belirli bir cephede iş birliği yapsalar dahi yapısal olarak rekabet devam eder. Ukrayna ve Çin stratejisi bu konuda güncel bir örnektir. ABD, Ukrayna konusunda Rusya’yı kendi çıkarına göre sınırlamak ve yönlendirmek istiyor. Benzer şekilde bugün Rusya ile yaptığı bazı manevraları, Çin kuşatmasını güçlendirmek için kullanıyor. Bu gibi örnekler gösteriyor ki Rusya’nın ABD yanına çekilmesi, küresel güçler arasındaki geçici stratejik oyunların bir parçasıdır.

Soru-27: Çin’i yalnızca belge üzerinden okumak eksik midir?

Çin, uzun süredir ABD emperyalizminin temel stratejik rakibidir; bu konum strateji belgelerine bağlı olarak değişmez. Belge okumak tek başına eksik kalır; çünkü Çin’in küresel ekonomik, askeri ve teknolojik konumunu anlamak, pratik ve yapısal dinamikleri göz önünde bulundurmayı gerektirir.

Marksist/sınıfsal bakış, devletleri, yalnızca bu türden belgeler veya lider açıklamalarıyla değil, üretim tarzı ve küresel birikim ilişkilerinin yapısal konumu ile değerlendirir. Buna göre Çin, küresel üretim zincirlerinin merkezi konumunda. ABD dolar sistemine bağımlı ama alternatif ekonomik güçtür. Teknoloji ve askeri kapasite ile artan bağımsızlık söz konusu. Enerji ve hammadde hatlarını güvence altına alma çabası içindedir.

Bu yapısal konum, strateji belgelerinden bağımsız olarak Çin’in küresel rakip rolünü belirler.

Soru-28: Belgeye bağlı okumaların yanıltıcı etkileri nedir?

ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi belgeleri; stratejiyi meşrulaştırır, küresel durumu ABD perspektifiyle yorumlar; Çin’in pratik hamlelerini ve yapısal gücünü tam olarak göstermez. Örneğin Belge, Çin’i sadece “hedef” veya “tehdit” olarak sunar. Oysa Çin’in ticaret, yatırım ve diplomasi araçları, ABD’nin öngörülerinin veya gösterdiğinin ötesindedir.

Çin’in gerçek rolünü anlamak ekonomik, askeri ve diplomatik bir inceleme gerektiriyor. Kısaca anımsatırsak; Çin, ABD’yi küresel ticaret ve tedarik zincirlerinde sınırlıyor. Latin Amerika, Afrika ve Asya’da artan Çin nüfuzu söz konusu. Pasifik’te üsler, deniz yetki alanları ve teknolojik güç dengesi önemli bir avantaj oluşturuyor.

Soru-29: Savaşı Tayvan ya da Pasifik’e indirgemek küresel çatışmayı daraltır mı?

Günümüzde savaş, yalnızca belirli bir coğrafi noktaya indirgenemez. ABD ve Çin arasındaki çatışma askeri, ekonomik, teknolojik ve ideolojik araçlarla dünya ölçeğinde sürmektedir. Tayvan veya Pasifik sadece çatışmanın en görünür sahnesidir; küresel güç mücadelesinin tüm dinamiklerini açıklamaz.

Lenin’in emperyalizm analizine göre, büyük güçler arasındaki çatışmalar çok boyutlu ve çok coğrafyalıdır. Ekonomik, askeri ve politik/diplomatik boyutları vardır. Bu nedenle Tayvan ya da Pasifik yalnızca semptom veya kriz sahnesidir, tüm çatışmanın temeli değildir.

Bu konuda pek çok örnek verilebilir: ABD-Çin ticaret savaşları Latin Amerika, Afrika ve Avrupa’yı etkiler. Tedarik zincirleri ve teknoloji transferi küresel etkiye sahip. Tayvan ve Güney Çin Denizi sahneleri Pasifik için kritik önemdedir. Ama enerji yolları (Kızıldeniz, Malakka Boğazı) ve Avrupa’daki NATO konumlanması da çatışmanın bir parçasıdır.

Tam da bu nedenlerle, savaşı Tayvan veya Pasifik’e indirgemek, ABD-Çin çatışmasının gerçek küresel ve çok boyutlu karakterini gizler. Savaş, sadece askeri bir sahne değil, aynı zamanda ekonomik, teknolojik ve ideolojik bir küresel mücadeledir.

Soru-30: Ortadoğu’nun ABD açısından önem kaybettiği söylenebilir mi?

Ortadoğu, ABD için hâlâ merkezi öneme sahiptir. Bu bölge, enerji yolları, İsrail’in güvenliği, İran ve bölgesel vekâlet savaşları nedeniyle ABD’nin küresel hegemonik stratejisinde kritik bir rol oynamaktadır.

Marksist bakışa göre, büyük güçler stratejik bölgeleri kontrol ederek küresel kapitalist birikimi yönetir. Buna göre Ortadoğu, birincisi, petrol ve doğalgaz, küresel sermaye akışları ve dolar sisteminin devamı için hayati önemdedir. İkincisi, Süveyş Kanalı, Basra Körfezi, enerji boru hatları gibi Jeopolitik hatlar söz konusu. Üçüncüsü, ABD’nin bölgede İsrail ve Körfez monarşileri gibi müttefikleri, yerel askerî ve siyasi ağı var. Bu nedenle ABD’nin Ortadoğu’dan çekildiğini veya bölgenin öneminin azaldığını söylemek yanıltıcıdır.

Ayrıca böyle bir değerlendirme yapılırken Ortadoğu’da süregelen stratejik işlevlerden de söz edilmeli. Bunların başında enerji ve hammadde kontrolü gelir; küresel enerji piyasasında fiyat ve arz istikrarı; Çin, Hindistan gibi yükselen güçlerin enerji erişimini yönetmek gibi. Bunun yanında ABD üsleri ve askeri operasyonlar, İran, Irak, Suriye vb. üzerinden bölgesel kontrol. Rusya ve Çin’in etkisini sınırlama gibi pek çok neden sıralanabilir.

Kısacası ABD, Ortadoğu’yu hâlâ kendi çıkarları için bir merkez olarak kullanmaktadır.

Soru-31: Türkiye’nin belgede az geçmesi rolünün önemsiz olduğu anlamına mı gelir?

Türkiye’nin bu vb. belgelerde az yer alması, bölgesel ve küresel stratejik rolünün önemsiz olduğu anlamına gelmez. Rolü, büyük güçler arasındaki pratik taşeronluk ve jeopolitik işlevler üzerinden belirlenir.

Bu konu bölgesel aktör ve emperyalist sistem üzerinden analiz edilmelidir. Marksist bakışta, tüm aktörler küresel sistem içinde yapı ve işlevleri üzerinden değerlendirilir; belgelerdeki görünürlük ikincildir.

Türkiye, jeopolitik konumu ve bölgesel etkisi nedeniyle, ABD-NATO stratejileri içinde kritik/aktif bir taşerondur. Enerji ve ulaşım hatlarının kontrolünde köprü rolü oynar. Suriye, Irak, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’deki stratejik müdahalelerde çeşitli biçimlerde işlevi olur.

Belgelerde görünürlüğün sınırlılığı da önceliklerle ilintilidir. ABD belgeleri, genellikle küresel öncelik ve ana hedefler üzerinde durur; orta düzey bölgesel aktörlerin rolü pratikte büyük, belgede küçük görünür. Bu durum rolün küçümsendiği anlamına gelmez, yalnızca odak noktası farklıdır.

Soru-32: Erdoğan’a atfedilen “denge unsuru” rolü abartılı mıdır?

Türkiye, büyük güçler arasında bağımsız bir denge kurucu değil; emperyalist sistem içinde sınırlı manevra alanına sahip bir bölgesel aktördür. Erdoğan’a atfedilen “denge unsuru” rolü, büyük ölçüde ideolojik ve politik bir abartıdır.

Küresel emperyalist sistem içinde devletlerin manevra alanı, yapısal güç ilişkileriyle belirlenir. Türkiye’nin rolü ABD ve NATO’ya bağlıdır. Rusya, Çin ve Ortadoğu güçleriyle ilişkiler ise sınırlı ve çoğu zaman geçici ittifaklara dayanır. Bu nedenle Erdoğan’ın kişisel karizması veya politik manevraları, yapısal sınırlardan bağımsız değildir.

Türkiye’nin tek başına bölgesel dengeyi değiştirme kapasitesi sınırlıdır. Yaptığı operasyonlar çoğu kez ABD’nin stratejik sınırları içinde kalıyor. Medyanın ve bazı analistlerin Erdoğan’ı “bağımsız denge unsuru” olarak sunması bölgesel ve küresel güçler arasındaki ilişkinin niteliğini gizler. Bu nedenle bir aktörün etkisi, yapısal koşullar ve emperyalist ilişkiler çerçevesinde değerlendirilmelidir

Soru-33: Sermayenin iktidarla ilişkisi çok daha görünür ve doğrudan biçim almışken “bugün de ahlakın ve kuralların sermayeye ayak bağı haline geldiği bir fetret devrindeyiz.” demek ne kadar doğru?

Bu ifade eksik ve yanıltıcıdır. Günümüzde, sermaye devletle iç içe geçmiş ve çok görünür biçimde doğrudan iktidar ilişkilerini belirlemektedir.

Marksist teoriye göre devlet, sermaye için bir araçtır, bağımsız ve tarafsız bir otorite değildir. Günümüzde finans, savunma, teknoloji ve enerji sermayesi devlet politikalarıyla doğrudan bütünleşmiş durumdadır. Bu nedenle, “ahlak ve kurallar sermayeye ayak bağı” ifadesi, sistemin kriz koşullarında işleyişini anlamayı engeller.

“Fetret devri” ifadesi, tarihsel olarak başsızlık, otorite boşluğu ve kaos dönemi anlamına gelir. Günümüz kapitalist sisteminde durum tam tersidir. Merkezi ve tekil otorite mekanizmaları, sermaye birikimi ve devlet gücüyle yoğun biçimde koordine edilmiş durumdadır. Başkanlıklar, kabine yapıları, askeri ve ekonomik bürokrasiler sermaye çıkarlarını doğrudan uygular. Dolayısıyla “fetret” değil, yoğunlaşmış ve doğrudan bir iktidar-sermaye ilişkisi vardır. Örneğin ABD’de Wall Street, Silikon Vadisi ve savunma sanayii devlet politikalarıyla eklemlenmiştir. Yaptırımlarda, savaş ve bloklaşma politikalarında doğrudan finansal ve teknolojik çıkarların rolü vardır.

Soru-34: Küresel emperyalist kriz derinleşirken karşı sınıfsal öznenin zayıf görünmesi ne anlama gelir?

Karşı sınıfsal öznenin bugün zayıf görünmesi, tarihsel olarak ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine bu durum, sermayenin kriz koşullarında emek üzerindeki örgütsel, siyasal ve ideolojik baskıyı yoğunlaştırdığını gösterir. Marksist açıdan sınıf, yalnızca ekonomik konum değil, örgütlü siyasal kapasite meselesidir.

Bugün işçi sınıfı dünya ölçeğinde sayısal olarak büyümüş; ancak sendikal örgütlülük, siyasal temsil ve ideolojik bütünlük açısından parçalanmıştır. Neoliberal dönemde üretimin küreselleşmesi, emeğin güvencesizleştirilmesi ve kimlik siyasetlerinin yaygınlaştırılması, sınıfsal öznenin görünürlüğünü zayıflatmıştır.

Dolayısıyla karşı öznenin “yokluğu” değil, bastırılmışlığı ve parçalanmışlığı söz konusudur. Bu durum, krizin sınıfsal niteliğini ortadan kaldırmaz; tersine, gelecekteki sınıf çatışmalarının daha sert ve kopuşlu olacağının göstergesidir.

Soru-35: Emperyalist savaşlar dönemi, sınıflar mücadelesini bastırıyor mu yoksa yeni biçimlere mi zorluyor?

Emperyalist savaşlar dönemi, sınıflar mücadelesini ortadan kaldırmaz; onu daha dolaylı, parçalı ve eşitsiz biçimlere zorlar. Savaş koşulları, bir yandan güvenlikçi devlet aygıtlarını güçlendirerek sınıfsal itirazları bastırır; öte yandan yaşam maliyetleri, enflasyon, askerî harcamalar ve kemer sıkma politikaları yoluyla sınıfsal gerilimleri derinleştirir.

Lenin’in de vurguladığı gibi savaş, “devletin sınıfsal karakterini çıplaklaştırır.” Bugün Ukrayna, Gazze ya da başka cephelerde yürütülen savaşlar, gelişmiş kapitalist ülkelerde bile sosyal harcamaların budanmasını, emeğin daha sert disipline edilmesini ve grev hakkının sınırlandırılmasını beraberinde getiriyor.

Bu nedenle savaş dönemi, sınıf mücadelesinin bastırıldığı değil; geciktirildiği, ertelendiği ve biriktiği bir dönemdir. Tarihsel deneyim gösteriyor ki bu birikim ani ve beklenmedik kırılmalarla açığa çıkabilir.

Soru-36: Bağımlı ülkeler dahil çeşitli coğrafyalarda yaşanan halk hareketleri bir karşı-hegemonik potansiyel taşır mı?

Çevre coğrafyalardaki hareketler, emperyalizmin baskılarını daha doğrudan deneyimledikleri için nesnel olarak karşı-hegemonik bir potansiyel taşır. Ancak bu potansiyelin gerçekleşmesi, sınıfsal içeriğin netliği ve örgütsel bağımsızlıkla doğrudan bağlantılıdır.

Latin Amerika’daki sol hükümet deneyimleri, Afrika’daki borç karşıtı tepkiler veya Asya’daki emek mücadeleleri, emperyalist sisteme karşı tepkiler üretmektedir; ancak çoğu zaman bu tepkiler, sermaye birikim rejiminin sınırlarını aşacak siyasal programlardan yoksundur.

Marksist açıdan mesele, bu hareketlerin varlığı değil; anti-emperyalist söylemin sınıf temelli bir programa bağlanıp bağlanmadığıdır. Aksi halde bu hareketler, sistem içi reformlara veya yeni bağımlılık biçimlerine kanalize edilebilir.

Soru-37: Emperyalist bloklaşma koşullarında ulusal devletler karşı öznenin taşıyıcısı olabilir mi?

Ulusal devletler, emperyalist sistem içinde karşı öznenin asli taşıyıcısı olamaz. Çünkü devlet, Marx’ın ifadesiyle “egemen sınıfın ortak işlerini yöneten bir komite”dir. Bugün Çin, Rusya veya bölgesel güçler ABD hegemonyasına meydan okusa da bu meydan okuma işçi sınıfının ve ezilen halkların çıkarları için değildir, emperyalistler arası bir rekabet niteliği taşır.

Bu tür devletler, belirli momentlerde ABD’nin manevra alanını daraltabilir; ancak kapitalist üretim ilişkilerini ve artı-değer sömürüsünü ortadan kaldırmazlar. Dolayısıyla bu güçleri otomatik olarak “anti-emperyalist” ilan etmek, sınıfsal perspektifi zayıflatır.

Karşı özne, devletler arası dengelerden değil; emeğin uluslararası dayanışmasından ve bağımsız sınıf siyasetinden doğabilir.

Soru-38: Bugünkü koşullarda karşı-hegemonik bir öznenin oluşabilmesinin temel koşulu nedir?

Bugünkü koşullarda karşı-hegemonik bir öznenin oluşabilmesinin temel koşulu, farklı toplumsal itiraz ve mücadele başlıklarının sınıfsal sömürü ilişkileriyle yeniden bağlanması ve bu bağ üzerinden ortak bir siyasal merkez yaratılmasıdır. Karşı-hegemonik özne, taleplerin çokluğundan değil; bu taleplerin hangi maddi ilişkiler etrafında eklemlendiğinden doğar.

Kimlik, ulus, kültür, ekoloji ya da demokrasi talepleri kendi başlarına tali ya da önemsiz değildir. Ancak bu talepler, sınıfsal sömürü ilişkilerinden koparıldığında, sermaye düzeni tarafından kolaylıkla parçalanabilir, soğurulabilir ya da sistem içi düzenlemelere indirgenebilir. Bu nedenle mesele, bu mücadele alanlarını dışlamak değil; onları ücret, barınma, sağlık, enerji, gıda ve savaş karşıtlığı gibi emekçi sınıfların ortak maddi zeminiyle ilişkilendirebilmektir.

Karşı-hegemonik bir özne, farklı toplumsal itirazları hiyerarşik olarak bastırarak değil; sınıfsal sömürünün merkeziliğini esas alan bir politik eksen etrafında birleştirebildiği ölçüde ortaya çıkabilir. Bu bağ kurulamadığı sürece toplumsal hoşnutsuzluklar dağınık, tepkisel ve geçici kalır; bu bağ kurulduğunda ise kriz, siyasal bir kopuş imkânına dönüşür.

Dolayısıyla bugün sorun, “öznenin yokluğu” değil; sınıfsal odaklarla bağları zayıflatılmış bir toplumsal muhalefetin yeniden politikleştirilmesi sorunudur. Karşı-hegemonik özne, bu yeniden bağlama pratiğinin ürünü olarak şekillenir.

Soru-39: Karşı-hegemonik öznenin kalıcı ve etkili hale gelebilmesi hangi örgütsel ve siyasal koşullara bağlıdır?

Karşı-hegemonik bir öznenin kalıcı ve etkili hale gelebilmesi, yalnızca toplumsal hoşnutsuzluğun artmasına değil; bu hoşnutsuzluğun sürekli, örgütlü ve siyasal bir biçim kazanmasına bağlıdır. Kriz koşulları kendiliğinden sınıfsal bilinç üretmez; aksine çoğu zaman dağınık tepkiler, geçici patlamalar ve yönsüz itirazlar yaratır. Bu nedenle belirleyici olan, bu tepkilerin hangi siyasal ve örgütsel kanallar aracılığıyla ifade edildiğidir.

Marksist açıdan örgüt, yalnızca teknik bir araç değil; sınıfsal deneyimin siyasal bilince dönüşmesinin maddi zeminidir. Sendikalar, emek örgütleri, yerel dayanışma ağları ve siyasal yapılar; emekçi sınıfların gündelik taleplerini sistem karşıtı bir perspektifle ilişkilendirebildikleri ölçüde karşı-hegemonik bir işlev kazanır. Örgütsüzlük, hoşnutsuzluğu ancak görünür kılar; örgütlülük ise onu dönüştürücü bir güce çevirir.

Ne var ki örgütlenme tek başına yeterli değildir. Karşı-hegemonik öznenin etkili olabilmesi için, bu örgütsel biçimlerin sermaye düzeniyle uzlaşmacı değil, sınıfsal sömürüyü hedef alan bağımsız bir siyasal yönelimle hareket etmesi gerekir. Aksi halde örgütler, krizi yönetmenin değil; krizi soğurmanın araçlarına dönüşebilir.

Son olarak, bu sürecin ulusal sınırlarla sınırlı kalamayacağı da açıktır. Emperyalist birikim küresel ölçekte örgütlenmişken, karşı-hegemonik öznenin kalıcılığı uluslararası sınıf dayanışması ve ortak mücadele zeminleri geliştirebilmesine bağlıdır. Bu bağlamda karşı-hegemonik özne, ani bir tarihsel sıçramanın değil; sınıfsal deneyimin, örgütlü mücadelenin ve siyasal sürekliliğin ürünüdür.

Soru-40: Bugünkü emperyalist savaşlar ve kriz rejimi koşullarında sınıfsal bir çıkış gerçekçi midir, yoksa bu yalnızca teorik bir temenni midir?

Bu soru, çoğu zaman “umut” ile “gerçekçilik” arasında yanlış bir karşıtlık kurularak ele alınır. Oysa Marksist açıdan mesele, temenni değil; maddi çelişkilerin hangi siyasal biçimler altında açığa çıkabileceğidir. Kapitalizm kendi krizlerini sınıfsal çatışma üretmeden aşamaz; yalnızca bu çatışmaları erteleyebilir, bastırabilir veya farklı kanallara saptırabilir.

Bugünkü koşullarda sınıfsal çıkışın zayıf görünmesi, nesnel zeminin yokluğundan değil; bu zeminin siyasal olarak örgütlenememesinden kaynaklanmaktadır. Emperyalist savaşlar, artan askerileşme ve saldırganlık, yaşam maliyetlerindeki yükseliş, güvencesizlik ve sosyal hakların tasfiyesi; dünya ölçeğinde emekçi sınıfların maddi koşullarını ortaklaştırmaktadır. Bu, aynı zamanda potansiyel bir sınıfsal birleşmenin nesnel temelidir.

Gerçekçilik, mevcut güç dengelerini değişmez kabul etmek değildir. Aksine, bu dengelerin hangi maddi gerilimler üzerinden kırılabileceğini kavrayabilmektir. Tarihsel olarak bakıldığında, sınıfsal kopuşlar hiçbir zaman “olgun ve sakin” dönemlerde değil; kriz, savaş ve çözülme momentlerinde ortaya çıkmıştır. Bugün yaşanan da böyle bir momenttir.

Dolayısıyla sınıfsal bir çıkış, soyut bir gelecek tasavvuru değil; bugünün maddi çelişkileri içinde filizlenen ama siyasal bir hatta bağlanmayı bekleyen bir olasılıktır. Bu olasılığın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, krizin derinliğinden çok; sınıfsal perspektifi taşıyacak bağımsız siyasal odakların inşa edilip edilemeyeceğine bağlıdır.

Başka bir deyişle sorun, “mümkün mü?” sorusu değil; “hangi sınıfsal hat üzerinden, hangi örgütsel araçlarla ve hangi siyasal kopuş hedefiyle?” sorusudur. Bu soruya verilecek yanıt, emperyalist savaşlar çağında ya teslimiyetin ya da karşı-hegemonik bir sınıf siyasetinin yolunu açacaktır.

 

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
devrimcih@yahoo.com

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi