• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Cuma, Mart 6, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

İran’da kriz, isyan ve emperyalist müdahale

Facebbok'ta PaylaşTwitter'da Paylaş


Sınıfsal bir çözümleme

İran’da son dönemde yoğunlaşan protestolar; döviz krizi, enflasyon ve geçim sıkıntısı gibi başlıklarla açıklansa da bu tabloyu yalnızca ekonomik göstergelere indirgemek yanıltıcı olur. Yaşananlar, emperyalist kuşatma koşulları altında işleyen İran’a has bir devlet kapitalizminin, iç sınıf çelişkilerini artık yönetemez hâle gelmesinin dışavurumudur. Bu nedenle İran’daki süreci ne basitçe “rejim karşıtı halk ayaklanması” olarak tanımlayıp geçmek ne de tümüyle “dış güçlerin komplosu” şeklinde açıklamak mümkündür.

Marx’ın 18 Brumaire’de vurguladığı gibi tarihsel kriz anları, egemen sınıfların kendi çıkarlarını toplumsal bütünün çıkarı gibi sunmaya çalıştığı düğüm noktalarıdır. İran’daki mevcut moment de tam olarak böyle bir düğüm noktasına işaret etmektedir. Emperyalist baskı, rejimin baskıcı ve rantçı yapısı, emekçi sınıfların derinleşen yoksullaşması ve örgütsüzlüğü aynı anda işlemekte; bu çelişkiler birbirini karşılıklı olarak keskinleştirmektedir.

ABD emperyalizmi açısından İran’la sorunlar, gösterilmeye çalışıldığı gibi “otoriter bir rejim” ya da “insan hakları ihlalcisi bir devlet” olması değildir. İran, Ortadoğu’nun enerji hatları, bölgesel güç dengeleri ve Çin-Rusya ekseniyle ilişkileri nedeniyle küresel hegemonya mücadelesinin kilit düğümlerinden biridir.

Sanki hemen birkaç gün sonra İran’ı yıkacak bir planlama varmış gibi bir imaj yaratılsa da gerçekte ABD’nin İran’a yönelik stratejisi, ani ve kontrolsüz bir rejim değişikliğinden ziyade, uzun vadeli bir yıpratma ve çözme siyasetine dayanmaktadır. Gerçekte mesele, sermayenin dünya ölçeğinde yeniden paylaşımı ve hegemonya kurma savaşıdır; İran, bu paylaşım kavgasında edilgen değil, direnç noktalarından biri olarak konumlanmaktadır.

Bugün izlenen çizgi, doğrudan işgal ya da topyekûn savaş yerine; yaptırımlar, bölgesel vekâlet savaşları, diplomatik izolasyon ve içerideki toplumsal fay hatlarının derinleştirilmesi gibi araçların bileşimidir. İran’daki toplumsal huzursuzluk bu stratejinin otomatik bir sonucu değildir; ancak emperyalist planların üzerine basmaya çalıştığı elverişli bir zemine dönüşmektedir. Bu zeminin varlığı, İran rejiminin meşruiyet krizini ortadan kaldırmadığı gibi aksine daha karmaşık ve çelişkili hâle getirmektedir.

Emperyalist baskı, rejimi zayıflatmak yerine çoğu zaman onu güvenlikçi ve milliyetçi bir söylemle tahkim ederken; rejimin uyguladığı iktisadi ve siyasal baskı da emekçi sınıfların yaşam koşullarını sürdürülemez bir noktaya taşımaktadır. Bu nedenle İran toplumu, basitçe ‘iki ateş arasında’ kalmış değildir; Marx’ın benzer durumlardaki analiziyle söylersek, aynı sınıfsal tahakkümün ulusal ve uluslararası düzeylerde tezahür eden farklı biçimleri arasında sıkışmıştır. Dışarıda emperyalist tahakküm, içeride yerli egemen sınıfların sömürüsü aynı maddi zeminde birleşmektedir.

Bu nedenle İran’daki krizi anlamanın anahtarı, meseleyi rejim-halk ya da ulusal bağımsızlık-emperyalizm ikiliğine sıkıştırmak değil; devlet aygıtı, sermaye birikim biçimleri ve sınıf ilişkileri üzerinden bütünlüklü biçimde ele almaktır. İran’daki isyan dalgaları, henüz devrimci bir kopuşu değil; çözülemeyen sınıf çelişkilerinin periyodik patlamalarını ifade etmektedir. Bu patlamalar bastırılmakta, yönetilmekte ve ertelenmektedir; fakat ortadan kaldırılamamaktadır.

Bu çerçeve, bizi zorunlu olarak krizin maddi ve sınıfsal zeminine, yani İran kapitalizminin nasıl işlediğine ve bu işleyişin emekçi sınıflar üzerindeki sonuçlarına bakmaya götürmektedir.

Krizin maddi zemini

İran ekonomisi uzun süredir ağır bir emperyalist kuşatma altında bulunmaktadır. Yaptırımlar, çoğu zaman dış güçlerin rejimi doğrudan çökertme aracı olarak sunulsa da Marx’ın 1844 El Yazmaları’nda işaret ettiği gibi, “insan emeğinin yabancılaşması, sermayenin bağımsız bir güç gibi görünmesine yol açar” ve bu yabancılaşma en çok emekçi sınıfları vurur. İran’daki durum da buna benziyor. Yaptırımlar, devlet aygıtının ve belirli sermaye gruplarının kontrolünü pekiştirmiş, toplumsal kaynakların devlet aygıtıyla bütünleşmiş dar bir sermaye fraksiyonu etrafında yoğunlaşmasına hizmet etmiştir. Bu süreç, Marx’ın Kapital’de işaret ettiği gibi “sermaye birikimi, üretimden bağımsız bir güç olarak işçiler üzerinde tahakküm kurar” ilkesiyle paralellik gösterir.

Devlet ve dini vakıflar aracılığıyla organize edilen ekonomik yapı, İran’a özgü, kendi içinde fraksiyonlara bölünmüş ve çatışmalı bir devlet kapitalizmi formu üretmiştir. Bu sistem, üretimden çok aracılığı ve rantı büyütmüş, toplumsal refah yerine egemen sınıfların servetini artırmıştır. İşçiler ve emekçiler, Marx’ın ifadesiyle, “kendi emeğinin ürünü üzerinde denetimsiz” kalmış ve “emek süreci tarafından yabancılaşmış” bir durumda yaşamaktadır. Ücretlerin reel olarak erimesi, kamusal varlıkların özelleştirilmesi ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir sömürünün görünür tezahürleridir.

Riyalin hızla değer kaybetmesi, bu yapısal sömürünün ve sınıfsal baskının toplumda görünür hâle geldiği kırılma anını temsil etmektedir. Marx’ın da çeşitli biçimlerde dikkat çektiği gibi krizler, sermayenin yapısal çelişkilerinin patlama anlarıdır; İran örneğinde de ekonomik kriz, hem emperyalist kuşatmanın hem de iç sınıfsal sömürünün ortak ürünüdür. Bu kriz, ne tek başına dış müdahaleye ne de yalnızca rejimin kötü yönetimine indirgenebilir; tersine, her ikisinin kesişiminde ve birbirini besleyen çelişkilerde şekillenmektedir.

Bu perspektiften bakıldığında, İran’da toplumsal hoşnutsuzluğun görünür hâle gelmesi, sadece döviz kurunun dalgalanması veya fiyat artışlarının sonucu değildir. Daha derinde, işçi sınıfının günlük yaşamını belirleyen üretim ilişkileri ve devlet kapitalizminin yapısal çelişkileri vardır. Emperyalist yaptırımların ve rejim içi ekonomik yoğunlaşmanın kesişimi, bu sınıfsal baskıyı görünür kılmıştır. İşçiler, tüccarlar ve kent yoksulları bu yapının “ölçülemez” ağırlığını her gün hissetmektedir.

Sokaktaki öznenin parçalı yapısı

İran’daki protestoların ilk aşaması, çarşı esnafı ve küçük tüccarların hareketiyle başladı. Tarihsel olarak çarşı, yalnızca ekonomik bir merkez değil, aynı zamanda siyasal bir düğüm noktası olmuştur. Ancak Marx’ın Kapital’de vurguladığı gibi, “sınıfın kendinde bilinci, kendi maddi çıkarlarıyla sınırlıdır; kendi çıkarını sınıf çıkarı olarak fark edene kadar, hareketi parçalı ve dağınıktır.” Bu çerçevede, çarşı esnafı ve küçük tüccarlar, toplumsal hoşnutsuzluğu görünür kılan ancak sınıfsal önderlik ve radikalleşme kapasitesi sınırlı bir özne olarak ortaya çıkmaktadır. Döviz kuru dalgalanmaları veya ticari darboğazlar çözüldüğünde, bu kesimler hızla geri çekilebilmektedir; yani hareketleri süreklilik kazanmaktan uzaktır.

Protestolara gençler, kent yoksulları ve yer yer işçiler de katılmaktadır; ancak bu katılım parçalı, eşzamanlı olmayan ve örgütsel merkeziyetten yoksundur. Marx’ın Komünist Manifesto’da belirttiği gibi, “emekçi sınıf, ancak kendi maddi çıkarlarının farkına vardığında ve ortak bir bilinç geliştirdiğinde devrimci bir güç hâline gelir.” İran’daki hareket, hâlâ “kendinde sınıf” aşamasındadır; toplumsal öfke sınıfsal ve bağımsız bir hatta bağlanamamaktadır. Bu nedenle şiddetin artması, kitleselleşmeyi büyütmek yerine geniş halk kesimlerinin geri çekilmesine yol açabilmektedir.

İşte tam da bu boşluk, emperyalist güçlerin ve onlarla uyumlu yerel aktörlerin müdahale etmeye çalıştığı alandır. Toplumsal öfke sınıfsal bilinçle birleşmediğinde, farklı siyasal projelerin manevra alanı hâline gelir. Marx’ın ifadesiyle, “devrimci hareketler, tarihsel olarak kendi maddi temellerini yok sayan ideolojik müdahalelere açık hâle gelir”; İran bağlamında bu, emperyalist planların ve yerli uzantılarının hareket alanını genişletmektedir. Dolayısıyla sokaktaki özne, iki ateş arasında sıkışmış gibi görünse de aslında aynı ateşin farklı yüzleri arasında; hem emperyalist baskı hem de rejimin devlet kapitalizmi içindeki sınıfsal tahakkümü arasında bir denge ve çelişki alanında hareket etmektedir.

Rejim içi çatlaklar ve iktidar blokunun krizi

İran’daki kriz, yalnızca devlet ile toplum arasındaki ilişkiyle sınırlı değildir; aynı zamanda rejimin kendi içindeki egemen blokta da ciddi bir çözülme sürecini ortaya çıkarmaktadır. Marx’ın belirttiği gibi, “egemen sınıfın kendi içinde birliği bozulduğunda, iktidarın dışa yansıması kırılganlaşır.” Rejim, farklı fraksiyonların çatıştığı bir siyasal zeminde hareket etmektedir. Reformist kanat, Batı ile kontrollü bir uzlaşma ve ekonomik normalleşme arayışını savunurken, muhafazakâr ve güvenlikçi kanat çatışmacı çizgide ısrar etmektedir. Devrim Muhafızları ise bu iki eğilimin ötesine geçerek, doğrudan ekonomik çıkarları olan bağımsız bir sınıf fraksiyonu gibi davranmaktadır; yani devlet kapitalizminin kilit aktörleri, kendi sınıfsal çıkarlarını korumak için hareket etmektedir.

Bu parçalanma, yalnızca politik tercihlerin farklılığından kaynaklanmaz; Marx’ın ifadesiyle, “sınıfsal çelişkiler, devlet aygıtının iç yapısına nüfuz ettiğinde, iktidar blokları kendi tabanlarıyla uyumsuzlaşır.” Dolayısıyla devletin üst düzey isimlerinden gelen “hatalar yapıldı” türü açıklamalar, bir demokratikleşme iradesi değil, meşruiyet kaybını durdurma çabası olarak okunmalıdır. Rejim, baskının tek başına yeterli olmadığını görmekte; ancak yapısal reformların kendi iktidar temelini aşındıracağını bilmektedir. Bu nedenle kriz yönetilmekte, fakat çözülmemektedir; İran’ı sürekli gerilim hâlinde tutan bir siyasal döngü yaratılmaktadır.

Ekonomik ve siyasal çıkarların iç içe geçmişliği, rejimin hem toplumsal hem de emperyalist baskıya karşı esnek ama kırılgan bir strateji izlemesine yol açmaktadır. Marx’ın vurguladığı gibi, “egemen sınıf, kriz anında hem dış hem iç çelişkilerin arasında sıkışır ve bu, yapısal çatışmaların görünür hâle gelmesine neden olur.” İran örneğinde, Devrim Muhafızları’nın devlet kapitalizmi içindeki merkezi rolü, hem rejimin ayakta kalmasını sağlayan bir tampon hem de iç çelişkilerin odak noktasıdır. Bu çerçevede rejim, kendi sınıfsal ve siyasal tabanını yeniden üretmeye çalışırken, içerideki çatlaklar kriz yönetiminin belirleyici unsuru hâline gelmektedir.

Emperyalist müdahalenin çelişkili etkisi ve “içeriden çökertme” stratejisi

İran’a yönelik ABD ve İsrail müdahaleleri, dışarıdan bakıldığında rejimi zayıflatıyor gibi görünse de içeride sıklıkla ters bir etki yaratabilmektedir. Yine Marx’tan esinle söylersek, “dış baskı, egemen sınıfı birleştiren içsel mekanizmaları güçlendirebilir.” İran toplumunun tarihsel deneyimi, dışarıdan dayatılan müdahalelere karşı duyarlılığı artırmış, rejimin meşruiyetini “ulusal beka” söylemi üzerinden yeniden üretebilmesine imkân tanımıştır. Emperyalist tehdit yükseldikçe, kararsız ve arada kalan kesimler, devletin etrafında kenetlenebilmekte ve toplumsal öfkenin yönü sınırlanabilmektedir.

Bugün izlenen strateji, Suriye’de uygulanan modelle paralellik göstermektedir; doğrudan işgal yerine, uzun vadeli bir yıpratma süreci planlanmaktadır. Ekonomik çöküş, toplumsal parçalanma, etnik ve siyasal fay hatlarının derinleştirilmesi, emperyalist müdahalenin temel araçlarıdır. Bu strateji, toplumsal öfkeyi ve protesto hareketlerini büyütmek yerine onları kontrol altına almaya, yönlendirmeye ve bağımsız bir sınıf mücadelesi hattından uzaklaştırmaya hizmet eder.

İran işçi sınıfının ve sol yapıların ABD ve İsrail kaynaklı “özgürlük” söylemlerini reddetmesi, bu çelişkili etkinin en somut göstergesidir. Gerçek özgürleşme, emperyalist müdahaleye dayanılarak sağlanamaz; tersine, dış müdahale, emekçi sınıfların bağımsız ve kolektif hareket etme kapasitesini zayıflatır. Marx’ın belirttiği gibi, “sınıfın kendi kurtuluşu, başka sınıfların veya güçlerin müdahalesiyle sağlanamaz; kendi örgütlü ve bilinçli hareketiyle gerçekleşir.” İran bağlamında da bu ilke geçerlidir; emperyalist vaatler, işçi sınıfı açısından özgürleşme değil, manipülasyon ve yönlendirme aracıdır.

Bu çerçevede, İran’da halkın yaşadığı ekonomik ve siyasal baskılar ile emperyalist müdahale birbirini tamamlayan değil, zaman zaman çelişen ama çoğu zaman sınıfsal öznelerin bağımsız hareket alanını daraltan bir kombinasyon olarak işlev görmektedir. İran toplumunun direnci ve sınıf mücadelesinin sınırlı da olsa filizlenmesi, bu baskılara rağmen sürdürülen temel dinamik olarak öne çıkmaktadır.

Kürt Hareketi, PJAK ve emperyalist denklem

İran’daki her kriz momentinde, Kürt hareketinin belirli fraksiyonlarının emperyalist merkezlerle ilişkiye girme eğilimi, artık istisnai değil, yapısal bir olgu hâline gelmiştir. PJAK’ın son dönemde yaptığı açıklamalar da bu çizginin devamını göstermektedir. Burada mesele yalnızca Kürt halkının meşru hak talepleri değildir; asıl belirleyici, bu taleplerin hangi siyasal eksende ve hangi güç ilişkileri içinde formüle edildiğidir.

Marksist bakış açısına göre ulusal ve etnik sorunların çözümü sınıf mücadelesinden ve anti-emperyalist bir perspektiften koparıldığında, özgürleştirici niteliğini kaybeder ve egemen güçlerin manevra alanına dönüşür. İran özelinde bu durum daha da yakıcıdır. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik stratejisi, etnik ve mezhepsel fay hatlarını derinleştirerek merkezi devleti zayıflatmayı, toplumu parçalamayı ve uzun vadeli istikrarsızlık üretmeyi hedeflemektedir. Kürt hareketinin bu denklemde konumlanması, niyeti bu olmasa dahi onu emperyalist müdahalenin nesnesi hâline getirir.

Tarihsel deneyimler, emperyalizmle kurulan taktik ittifakların kalıcı özgürlük sağlamadığını göstermektedir. Irak ve Suriye örneklerinde görüldüğü gibi emperyalist müdahaleye dayalı stratejiler kırılgan, bağımlı ve geçici statüler üretmiş, halkların taleplerini geriletecek sonuçlar doğurmuştur. Bu bağlamda PJAK ve benzeri yapıların emperyalist merkezlerle ilişkilenmesi, Kürt halkının meşru çıkarlarını savunmak yerine, onları içerideki ve dışarıdaki güçlü odakların yönlendirebileceği bir pozisyona taşımaktadır.

İran’da gerçek bir ilerici ve özgürleştirici çözüm, etnik kimliklerin emperyalist projelere eklemlenmesiyle değil; işçi sınıfı merkezli, anti-emperyalist ve halklar arası dayanışmayı esas alan bir mücadele hattıyla mümkündür. Sınıfsal bir bakış açısı hem Kürt halkının haklarının korunmasını hem de İran’ın tüm emekçilerinin bağımsız bir mücadele hattında birleşmesini gerektirir. PJAK ve benzeri yapıların dış müdahaleye açık konumları, bu perspektifi zayıflatmakta, özgürleşme potansiyelini ertelemektedir.

Neden İran’da devrim momentinden söz edemiyoruz?

İran’daki güncel tabloyu kimilerinin yaptığı gibi “1979 Devrimi” ile karşılaştırmak, analitik olarak yanıltıcı olur. O dönemde toplum geniş bir ideolojik hegemonya tarafından birleştirilmiş, liderlik etkili ve yaygın bir meşruiyete sahip, devlet aygıtı çözülmekte veya ordu taraf değiştirmek üzereydi. Bugün ise bu koşullar mevcut değildir. En temel fark, işçi sınıfının hâlâ siyasal sürecin merkezî öznesi konumuna ulaşmamış olmasıdır. Marx’ın ifadesiyle hâlâ “kendinde sınıf” aşamasında olan emekçiler, toplumsal öfke ve ekonomik hoşnutsuzluğun içinde bir potansiyel taşısa da bu potansiyel henüz örgütlü bir güç hâline gelmemiştir.

Toplumsal hoşnutsuzluk parçalıdır ve sokaktaki özne, sınıfsal bilinçten yoksun bir şekilde farklı taleplerle hareket etmektedir. Çarşı esnafı ve küçük tüccarların başlattığı eylemler, gençler ve kent yoksullarının katılımıyla büyüse de bu hareketler merkezi bir siyasal programa veya birleşik örgütlülüğe bağlanmamıştır. Şiddetin ve kitleselleşmenin artması, halkın geniş kesimlerinin geri çekilmesine yol açmakta, hareketin sürekliliğini ve radikalleşmesini sınırlamaktadır.

Bu nedenle İran’daki durum, bir devrim momenti olarak değil, belirli aralıklarla patlak veren ve bastırılan “isyan döngüleri” olarak değerlendirilmelidir. Toplum, emperyalist baskının ve rejim içi çatışmaların aynı anda etkisi altında, siyasal olarak henüz olgunlaşmamış bir “devrimci potansiyel” konumundadır. Engels’in 1848 analizlerinde de vurguladığı gibi sınıf mücadelesinin materyal temeli var olsa bile, örgütsel ve politik olgunluk sağlanmadan toplumsal patlamalar devrimle sonuçlanmaz; çoğu kez bastırılır veya yönlendirilir.

İran’da işçi sınıfının ve emekçi hareketlerin şu anki durumu tam da budur. Biriken potansiyel, henüz siyasal bir özne durumuna ve örgütlülük düzeyine erişmemiştir. Bu durum, emperyalist müdahalelerden bağımsız olarak, İran toplumunun kendi tarihsel gelişimi açısından kritik bir sınırdır. Dolayısıyla bugün yaşananlar, devrimci bir kırılma değil, baskı altında filizlenen bir toplumsal potansiyelin ve sınıfsal birikimin yetersizliğinden kaynaklanan bir sürece işaret etmektedir.

Sınıf mücadelesinin birikimi

Bütün bu parçalı ve baskı altında ilerleyen toplumsal tabloya rağmen, İran’daki en tutarlı ve süreklilik gösteren muhalefet, işçi sınıfı hareketi içinde filizlenmektedir. Petrol, petrokimya, çelik ve kamu emekçilerinin grevleri; öğretmenlerin, sağlıkçıların ve emeklilerin düzenli eylemleri; kadınların ve etnik azınlıkların direnişi, hem rejimden hem de emperyalist müdahaleden bağımsız bir çizgi taşımaktadır. Bu hareketler, dış müdahaleden ve rejimin ulusalcı söyleminden ayrı olarak kendi dinamikleriyle biçimlenmektedir.

Marksist bir perspektiften bakıldığında, işçi sınıfının “görünmezliği” yanıltıcıdır; çünkü Marx’ın vurguladığı gibi sınıfın gerçek gücü yalnızca görünür eylemde değil, aynı zamanda maddi temelde biriken potansiyel örgütlenmede de yatmaktadır. İran’da işçi sınıfı henüz birleşik bir siyasal programa veya merkezi bir örgütlülüğe kavuşmamış olsa da toplumsal baskı ve ekonomik kriz koşulları altında bu potansiyel sürekli birikmektedir. Başörtüsü dayatmasına karşı yürütülen mücadele, kent yoksulları ve gençler arasındaki hoşnutsuzluk, işçi grevleriyle birleştiğinde, sınıf eksenli bir toplumsal blok oluşturma potansiyelini taşımaktadır. Ancak bu potansiyelin politik bir güç hâline gelebilmesi için sınıf mücadelesinin etnik, mezhepsel ve liberal-demokratik söylemlerden bağımsızlaşması, emperyalist müdahaleleri reddetmesi ve ekonomik talepler ile siyasal iktidar arasındaki kopukluğun aşılması gerekmektedir.

İran’daki kriz, basit bir rejim çöküşü veya dışarıdan yönlendirilebilecek bir halk ayaklanması değildir. Yaşananlar, yukarıda da belirttiğimiz gibi İran’a özgü devlet kapitalizminin, emekçi sınıflar üzerindeki baskıyı sürdürülemez noktaya taşımasının sonucudur. Rejim çözülmekte, baskı artırılmakta; halk isyan etmekte, fakat iktidara alternatif yaratamamaktadır. Bu çelişki, Marx’ın vurguladığı gibi sınıfın “kendinde” varlığını sürdürdüğü ama henüz “kendisi için” örgütlenmediği bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. İran hem içerideki sınıfsal gerilim hem de emperyalist müdahale nedeniyle sürekli bir tarihsel gerilim alanındadır.

İran bağlamında bu perspektif, ulusal, etnik veya liberal-demokratik taleplerin bağımsız sınıf hattından koparılmasının yaratacağı tehlikeleri de ortaya koymaktadır. Kürt hareketi veya diğer yerel aktörler, emperyalist denklemlere eklemlendiğinde kısa vadeli manevra alanı elde edebilir; ancak bu adım kalıcı özgürleşme sağlamaz. Gerçek devrimci potansiyel, sınıf mücadelesinin bağımsız ve anti-emperyalist eksende örgütlenmesinde yatmaktadır.

Bugün bu mücadele hâlâ “görünmez” ve dağınık olsa da tarihsel deneyim şunu göstermektedir; potansiyel olarak biriken sınıf mücadelesi, uygun koşullar oluştuğunda hem emperyalizmin hem de yerli egemenlerin bütün hesaplarını boşa çıkarabilecek bir güce dönüşebilir. İran’da yaşanan kriz, işte bu potansiyelin sessiz birikimi olarak değerlendirilebilir; geleceği belirleyecek olan, ne Washington’un stratejileri ne de molla rejiminin restorasyon planlarıdır; asıl belirleyici, işçi sınıfının kendi bağımsız, anti-emperyalist ve birleşik mücadele hattıdır.

Devrimci Hareket

3 Ocak 2026

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
devrimcih@yahoo.com

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi