ABD’nin Venezuela’ya yönelik abluka ve saldırılarının Maduro’nun eşiyle beraber tutsak alınmasına kadar varması ve operasyonun biçiminden yansıtılış şekline kadar ortaya çıkan tablo, salt tepki açıklamaları ile yetinilecek bir konu değildir. Solda duran hemen herkesin üzerinde olumsuz anlamda moral etki yapacak olan bu saldırının nasıl anlaşılması gerektiğinin, hiçbir soruyu yanıtsız bırakmayacak boyutta ele alınması gerek bu nedenle gerekse mücadele hattı ve araçları gibi başlıklar açısından büyük önem taşıyor. İşte bu ihtiyaca bağlı olarak hazırladığımız Venezuela dosyasını okurlarımızla paylaşıyoruz.
Abluka, yargı ve açık zor
“Trump tehdit ediyor; işgal etmekten, el koymaktan bahsediyor. Bu, açık emperyalizmdir. Dün, işgal dahil gizli yapılan pek çok şey bugün açıktan yapılıyor.” (Devrimci Hareket 21 Şubat 2025)
Bugün Venezuela’ya karşı geliştirilen siyasal, hukuksal ve askerî söylem, tekil bir ülkeye yönelmiş geçici bir dış politika sertliğinin/tercihinin çok ötesinde anlamlar taşımaktadır. Bu söylem, emperyalist dünya sisteminin yapısal krizinin derinleştiği bir tarihsel kesitte, ABD emperyalizminin nasıl bir yönelime girdiğini açık biçimde gözler önüne sermektedir. Venezuela’ya dönük tehditler; bir devletin “yanlış tercihlerinin” ya da bir liderin “otoriter eğilimlerinin” sonucu olarak değil, kapitalizmin emperyalist aşamasının kendi iç çelişkilerini artık gizleyemez hale gelmesinin ürünü olarak okunmalıdır.
ABD Başkanı Trump’ın Venezuela’ya yönelik askerî operasyonu duyururken kullandığı dil, göstermelik kamuflajın bile artık bütünüyle terk edildiğini göstermektedir. “İkinci Dünya Savaşı’ndan beri görülmemiş bir saldırı”, “Venezuela’yı biz yöneteceğiz”, “Amerikan petrol şirketlerini devreye sokacağız” gibi ifadeler, emperyalist müdahalenin gerekçelendirilmeye değil, ilan edilmeye başlandığı bir döneme işaret etmektedir. Bu açıklamalar, emperyalizmin niyetini ele veren birer gaf değil; yeni dönemin açık itiraflarıdır.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik hamleleri, “ana akım” basında sıklıkla tekrarlandığı üzere ne bir “uyuşturucu ile mücadele” operasyonu ne de hukuki gerekçelere dayanan sınırlı bir yaptırım sürecidir. Deniz ablukaları, keyfî yaptırımlar, hayali suç isnatları, sınır ötesi infaz pratikleri ve açık rejim değiştirme tehditleri; bütünlüklü bir stratejinin parçalarıdır. Bu strateji, Lenin’in yüz yılı aşkın süre önce tarif ettiği biçimiyle; kapitalizmin asalak, çürüyen ve saldırgan aşamasının güncel tezahürlerinden biridir.
Trump yönetiminin Venezuela’yı bir “yabancı terör örgütü” olarak tanımlaması, uluslararası hukuk açısından olduğu kadar siyasal açıdan da farklı/önemli bir eşiktir. Devletlerin birbirini terör örgütü ilan edilmesi, hukukun askıya alındığı, zorun meşrulaştırıldığı ve savaşın olağanlaştırıldığı bir yeni döneme işaret etmektedir. Bu noktada yargı, diplomasi ve askerî güç birbirinden ayrışan araçlar olmaktan çıkmış; tek bir emperyalist müdahale mekanizmasının tamamlayıcı unsurlarına dönüşmüştür.
Trump’ın konuşmasında Monroe Doktrini’ne yaptığı vurgu, bu sürecin tarihsel bir sürekliliğinden ziyade, iç kamuoyuna dönük bir çeşit “mitolojik” gerekçelendirilme gibi okunmalıdır. ABD, bugün Latin Amerika’da Monroe adına konuşurken; Ortadoğu’da terörle mücadele, Doğu Avrupa’da güvenlik, Afrika’da istikrar söylemlerini kullanmaktadır. Doktrinler değişmekte, gerekçeler çeşitlenmekte; ancak emperyalist zorun mantığı sabit kalmaktadır. Venezuela, bu küresel saldırganlığın yalnızca bir düğüm noktasıdır.
Bu tabloyu yalnızca Venezuela bağlamında okumak ciddi bir yanılsama yaratır. Gazze’de soykırım düzeyine ulaşan saldırganlık, Suriye’de yıllara yayılan yıkım, Afrika’da vekâlet savaşları ve açık askerî müdahaleler; emperyalist merkezlerin artık kamuflajlara ihtiyaç duymadan hareket ettiğini göstermektedir. Hukuk, insan hakları ve demokrasi söylemleri ya tamamen terk edilmekte ya da çıplak zorun ideolojik örtüsü haline getirilmektedir.
Bu dosya, Venezuela’ya dönük saldırganlığın hangi tarihsel, sınıfsal ve yapısal dinamiklerden beslendiğini; neden bugün bu ölçüde pervasızlaştığını ortaya koymaktır. Sorulması gereken soru, yalnızca “ABD Venezuela’da ne yapıyor?” değil; aynı zamanda “Emperyalizm neden artık bu biçimde davranmak zorunda kalıyor?” sorusudur.
Bu çalışmada Venezuela’yı, bir istisna olarak değil; emperyalist sistemin içine girdiği genel kriz halinin yoğunlaştığı bir düğüm noktası olarak ele alacağız. Abluka, yargı ve savaş tehdidi; bir ülkenin değil, çürüyen bir dünya düzeninin kriz yönetim araçlarıdır.
Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması
Venezuela’ya dönük ABD saldırganlığını anlamak için başvurulması gereken çerçeve, diplomatik tercihler ya da liderlerin karakterleri değil; kapitalizmin tarihsel gelişim seyri içinde ulaştığı aşamadır. Marksizm-Leninizm açısından emperyalizm, belirli devletlerin “yayılmacı politikaları” değil, kapitalist üretim tarzının iç çelişkilerinin dünya ölçeğinde aldığı biçimdir.
Emperyalizmin, kapitalizmin asalak ve çürüyen aşaması olması, bugün Venezuela örneğinde karşımıza çıkan saldırganlığın neden giderek daha hukuksuz, daha çıplak ve daha yıkıcı biçimler aldığını da açıklar. Emperyalist odaklar artık yalnızca artı-değere el koymakla yetinmemekte; krizin derinleştiği koşullarda, çevre ülkelerin siyasal egemenliğini doğrudan hedef alan zor araçlarını olağanlaştırmaktadır.
Emperyalizmi yalnızca ekonomik bir olgu olarak değil, devlet biçimleriyle iç içe geçmiş bir dünya sistemi olarak görülmelidir. Bu süreçte ulusal devletler, tekelci sermayenin çıkarlarını küresel ölçekte koruyan aygıtlara dönüşür. Bu nedenle emperyalizm, dış politika tercihlerinin toplamı değil; sermaye birikiminin devlet eliyle güvence altına alınmasının zorunlu sonucudur.
ABD’nin Venezuela’ya dönük hamleleri bu bağlam içinde okunmalıdır. Petrol, elbette merkezi bir unsurdur; ancak mesele yalnızca enerji kaynakları değildir. Venezuela, Latin Amerika’da 20. yüzyıl boyunca emperyalist tahakküme karşı çeşitli biçimlerde gelişmiş hareketlerin, değişken dirençlerin tarihsel mirasının bir parçasıdır. Bu miras, emperyalist merkez açısından yalnızca ekonomik değil, ideolojik ve siyasal bir tehdit anlamına gelmektedir.
Rosa Luxemburg’un işaret ettiği “genişleme zorunluluğu” burada yeniden karşımıza çıkar. Kapitalizm, kendi iç pazarında tıkandığında, farklı alanlara yönelir; bu alanlar ya zorla açılır ya da yıkıma uğratılır. 21. yüzyılda bu “alanlar” artık yalnızca yeni coğrafyalar değil; egemenliğini tam olarak teslim etmemiş devletler, kamusal mülkiyet kalıntıları ve sınırlı da olsa bağımsız siyasal hatlardır.
Venezuela, bu anlamda yalnızca bir çevre ülkesi değil; emperyalist sistemin krizinin bastırılmaya çalışıldığı bir çeşit laboratuvardır. Yargı kılıfları, terör suçlamaları, abluka ve askeri tehditler; hepsi aynı bütünün parçalarıdır. Bunlar, emperyalizmin biçimsel de olsa “rasyonel, istikrarlı ve hukuka dayalı” bir düzen olmaktan çıktığını; zor, keyfilik ve açık şiddet üzerinden yeniden üretildiğini göstermektedir.
Dolayısıyla Trump’ın kişisel üslubu, saldırganlığın nedeni değil; bu çürümenin dışavurumudur. Bugün Trump’ın kaba diliyle ifade edilen şey, yarın başka bir yönetim tarafından daha farklı/çeşitli araçlarla sürdürülebilir. Emperyalizmin karakteri değişmemekte; yalnızca biçimleri sertleşmektedir.
Bu nedenle Venezuela meselesi, emperyalizme karşı mücadelenin neden ahlaki ya da hukuki bir itirazla sınırlanamayacağını bir kez daha ortaya koymaktadır. Karşımızda duran sorun, kapitalizmin tarihsel sınırlarına dayanmış bir dünya sistemidir.
Emperyalizmin yeni (ve eski) savaş biçimleri
Emperyalist müdahalelerin biçimi, kapitalizmin tarihsel evreleriyle birlikte değişir; ancak özü sabit kalır; zor yoluyla el koyma… 2000’li yıllar boyunca Latin Amerika’da askerî darbelerin yerini hukuku araçsallaştıran ve siyasal iktidarları içeriden felç etmeyi hedefleyen, hukukun bir silah olarak kullanılması biçiminde özetlenebilecek, “lawfare stratejileri” almıştı. Brezilya’da Lula’nın, Ekvador’da Correa’nın, Arjantin’de Kirchner çizgisinin tasfiyesi; tankların değil savcıların, generallerin değil yüksek mahkemelerin sahneye çıktığı müdahalelerdi.
Venezuela ise bu şablona tam olarak uymadı. Ne yargı darbeleri ne ekonomik kuşatma ne de diplomatik yalnızlaştırma, “Bolivarcı” iktidarı kısa vadede devirmeye yetti. Tam da bu noktada emperyalizmin klasik repertuvarı yeniden devreye sokuldu; abluka, sınır ötesi infaz, açık askerî tehdit.
Trump yönetiminin Venezuela’yı “yabancı terör örgütü” ilan etmesi, hukukun askıya alınması değil; hukukun bizzat zor aygıtına dönüştürülmesidir. Denizlerde uygulanan fiilî abluka, batırılan tekneler, yargı süsü verilmiş infazlar; emperyalizmin artık meşruiyet üretme zahmetine girmediğini, gücü doğrudan sergilemeyi tercih ettiğini göstermektedir.
Lenin’in emperyalizmi tanımlarken altını çizdiği gerçekliklerden biri de kapitalist güçler arasındaki güç dengelerinin değişmesine bağlı olarak, eski paylaşım biçimlerinin zor yoluyla yeniden gözden geçirileceğidir. İşte bu sınıfsal gerçeklik, bugünü anlamanın da anahtarıdır.
Yeniden paylaşımın yolu ise bugün, uluslararası hukukun bilinçli biçimde ihlal edilmesinden geçmektedir. ABD’nin Venezuela kıyılarında gerçekleştirdiği saldırılar, Birleşmiş Milletler Şartı’na, deniz hukukuna ve en temel egemenlik ilkelerine açıkça aykırıdır. Ancak bu ihlaller bir ‘istisna’ değil; “yeni normal”dir.
Abluka, emperyalizmin yalnızca askerî değil; aynı zamanda sınıfsal bir silahıdır. Venezuela’da gıda, ilaç ve enerjiye erişimin zorlaştırılması, iktidarı değil emekçi sınıfları hedef alır. Açlık ve yoksulluk, siyasal bir baskı aracına dönüştürülür. Böylece emperyalizm, içeride toplumsal çözülme yaratmayı; dışarıdan müdahaleyi ise “insani” ya da “güvenlik” gerekçeleriyle meşrulaştırmayı amaçlar.
Bu strateji yeni değildir. Irak’ta, Yugoslavya’da, Libya’da ve Suriye’de benzer yollar izlendi. Yeni olan, bu saldırganlığın artık neredeyse hiçbir ideolojik örtüye ihtiyaç duymamasıdır. Uyuşturucu kartelleri, terör suçlamaları ve hayalî örgütler, yalnızca kaba birer bahane işlevi görmektedir.
Burada kritik olan nokta şudur; açık zor, emperyalizmin gücünün değil; krizinin göstergesidir. Hukuk, diplomasi ve dolaylı müdahale araçları işlevsiz kaldığında, geriye kalan tek araç çıplak şiddettir. Venezuela’ya dönük abluka ve askerî tehditler, aynı zamanda ABD emperyalizminin tarihsel sıkışmışlığını açığa vurmaktadır.
Anti-emperyalizm ve anti-kapitalizm
Venezuela etrafında kurulan güncel söylem, yalnızca emperyalist saldırganlığın çıplaklığını değil; aynı zamanda bu saldırganlığa karşı geliştirilen siyasal yanıtların sınırlarını da görünür kılıyor. “Ulusal egemenliğin savunusu”, “çok-kutuplu dünya”, “ABD hegemonyasına karşı denge” gibi başlıklar etrafında şekillenen anti-Amerikancı dil, ilk bakışta meşru ve hatta zorunlu görünebilir. Ne var ki Marksist-Leninist gelenek, anti-emperyalizmi kapitalizmin bütünlüğünden koparan her yaklaşımın, kaçınılmaz olarak bir yanılsama üretme kapasitesine sahip olduğunu defalarca göstermiştir.
Lenin’in emperyalizm tanımındaki içerik oldukça nettir. Emperyalizm, kapitalist üretim tarzının dışsal bir politik tercihi değil; sermayenin yoğunlaşması, tekelleşme ve finans kapitalin egemenliğiyle belirlenen zorunlu tarihsel evresidir. Bu nedenle emperyalizme karşı mücadelenin, kapitalizmin sınırları içinde, onun “daha adil”, “daha hukuka uygun” ya da “daha dengeli” bir biçimini talep ederek yürütülmesi, sorunu kaynağında değil, sonuçlarında ele almak anlamına gelir. Venezuela örneğinde bugün yeniden üretilen tartışma tam da budur.
Yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi Rosa Luxemburg, emperyalizmi kapitalizmin “genişleme zorunluluğu” üzerinden okur. Sermaye, kendi iç çelişkilerini çözmek için sürekli olarak farklı alanlara saldırmak zorundadır. Bu saldırı yalnızca askeri ya da diplomatik değil; hukuki, mali ve ideolojik araçlarla da yürütülür. Venezuela’ya yönelik “yargı kılıflı” operasyonlar, abluka kararları ve devlet başkanının kriminalize edilmesi, Luxemburg’un tarif ettiği bu genişleme zorunluluğunun güncel tezahürlerindendir. Dolayısıyla sorun, ABD’nin “fazla ileri gitmesi” ya da “uluslararası hukuku ihlal etmesi” değil; kapitalizmin kriz koşullarında başka türlü davranamaz hâle gelmesidir.
Tam bu noktada kadük bir anti-emperyalizm ile anti-kapitalizm arasındaki ayrım belirleyici hâle gelir. Sadece dış müdahaleye karşı konumlanan, ancak içeride sermaye ilişkilerinin yeniden üretimini sorgulamayan bir anti-emperyalizm, Lenin’in deyimiyle “burjuva pasifizminin” sol varyantına dönüşür.
Venezuela Komünist Partisi’nin (PCV) son yıllarda ısrarla vurguladığı çizgi tam da bu tarihsel derslere yaslanmaktadır. PCV, emperyalist saldırganlığa karşı koşulsuz bir tutum alırken, bu mücadelenin içeride emekçi sınıfların siyasal ve ekonomik taleplerinden koparılamayacağını savunur. Aksi hâlde anti-emperyalizm, devlet aygıtının ve ulusal sermaye fraksiyonlarının korunmasına indirgenir; işçi sınıfı ise “ulusal birlik” söylemi altında siyasal özne olmaktan çıkarılır. Bu, yalnızca teorik bir risk değil; Latin Amerika tarihinde defalarca yaşanmış somut bir yenilgi biçimidir.
David Harvey’in işaret ettiği “el koyma yoluyla birikim” süreçleri, Venezuela örneğinde hem dışarıdan hem içeriden işler. ABD’nin petrol sektörüne yönelik saldırısı, küresel sermayenin krizi yönetme çabasının bir parçasıdır; ancak bu saldırıya verilen yanıt, eğer üretim ilişkilerinin dönüşümünü hedeflemiyorsa, krizi yalnızca erteleyen bir savunma refleksine dönüşür.
Bu nedenle Venezuela’da temel mesele, emperyalist saldırganlığa karşı verilecek mücadelenin, kapitalist ilişkilerin restorasyonunu mu, yoksa bu ilişkilerden bilinçli bir kopuşu mu hedeflemesi gerektiğidir. Anti-emperyalizm, anti-kapitalizmle birleşmediği sürece, en iyi ihtimalle geçici bir savunma hattı, en kötü ihtimalle ise krizin faturasını emekçilere kesen bir ideolojik sis perdesi işlevi görür. Bugün Venezuela çevresinde dönen tartışmalar, bu ayrımın ertelenemez olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Ablukanın toplumsal zemini
Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırganlığın etkileri, çoğu zaman devletler arası bir güç mücadelesi ya da diplomatik kriz başlığı altında ele alınmaktadır. Oysa abluka, yaptırım ve ekonomik kuşatma rejimi, en somut ve yıkıcı biçimiyle emekçi sınıfların gündelik yaşamında etkili olur. Emperyalist zor, burada soyut bir dış politika aracı değil; ücretlerde, beslenmede, sağlık hizmetlerinde, barınmada ve toplumsal yeniden üretim süreçlerinde hissedilen maddi bir gerçekliktir.
Yaptırımların derinleştiği yıllar boyunca Venezuela’da reel ücretler çarpıcı biçimde erimiş; ücret, emek gücünün yeniden üretimini sağlayan temel araç olmaktan çıkmıştır. İşçi sınıfının geniş kesimleri için yaşam, düzenli ücret ilişkisi etrafında değil; çoklu geçim stratejileri, kayıt dışı işler, aile içi dayanışma ağları ve göç seçenekleri etrafında yeniden örgütlenmiştir. Bu durum, yalnızca ekonomik bir yoksullaşmayı değil; sınıfın siyasal ve örgütsel bütünlüğünde de ciddi bir çözülmeyi beraberinde getirmiştir.
Abluka rejimi, sendikal örgütlenmenin maddi zeminini aşındırırken, emekçi sınıfların siyasal görünürlüğünü de daraltmıştır. Grevler ve iş bırakmalar, yalnızca devlet baskısı nedeniyle değil; yaşamın aciliyetleri karşısında “lüks” haline geldiği için de zorlaşmıştır. Bu, emekçi sınıfların pasifleşmesi değil; hayatta kalma mücadelesinin siyasal mücadeleyi bastıracak ölçüde yoğunlaşmasıdır. Bu emperyalist zorun ortaya çıkardığı paradoksal bir sonuçtur; sınıf mücadelesi, bastırılmaktan çok, gündelik zorunluluklar içinde boğulur.
Bununla birlikte, Venezuela emekçi sınıflarını yalnızca çözülme ve geri çekilme momentleriyle tanımlamak eksik olur. Komünler, mahalle dayanışma ağları, kolektif mutfaklar ve yerel üretim girişimleri; devlet politikalarının sınırları içinde ve çoğu zaman onlara rağmen gelişen bir toplumsal direniş alanı yaratmıştır. Bu pratikler, klasik sendikal ve parti biçimlerinin yerini tutmasa da ablukanın yarattığı toplumsal yıkıma karşı emekçi sınıfların tamamen edilgen olmadığını göstermektedir.
Ancak bu yerel ve dağınık direniş biçimlerinin temel bir sınırı vardır; siyasal bir sınıf hattıyla birleşmedikleri sürece, kriz yönetiminin parçası haline gelme riski taşırlar. Dayanışma ağları, bir yandan yaşamı sürdürmenin araçları olurken, diğer yandan devletin ve sermayenin yükünü emekçi sınıfların omuzlarına yeniden bindirebilir. Emperyalist abluka ile yerli iktidar blokunun kemer sıkma politikaları, tam da bu noktada birbirini tamamlayan bir işleyiş kazanır.
Bu tablo, Venezuela’daki sınıf mücadelesinin neden yalnızca “emperyalizme karşı ulusal direniş” başlığı altında ele alınamayacağını açıkça göstermektedir. Emperyalist zor, emekçi sınıfları hedef alırken; krizin içeriden yönetimi, bu hedef almayı derinleştiren bir sınıfsal yeniden yapılanmaya yol açmaktadır. Dolayısıyla Venezuela’daki toplumsal kriz ne yalnızca dış müdahalenin ne de yalnızca iç yönetim hatalarının sonucu olarak okunabilir. Bu kriz, emperyalist baskı ile bağımlı kapitalizmin iç çelişkilerinin emekçi sınıflar üzerinde yoğunlaştığı özgül bir tarihsel momenttir.
Bu nedenle Venezuela meselesinde belirleyici olan soru şudur; “Emekçi sınıfların dağınık hayatta kalma pratikleri, siyasal bir sınıf hattına dönüşebilecek midir; yoksa abluka ve kriz koşulları altında, sessiz bir toplumsal çözülme kalıcılaşacak mıdır?” Bu soruya verilecek yanıt, anti-emperyalist mücadelenin soyut ilkeler düzeyinde mi kalacağını, yoksa maddi bir sınıf siyasetine dönüşüp dönüşemeyeceğini belirleyecektir.
Hukuk, yargı ve “meşruiyet”
Emperyalist düzenin güncel işleyişinde hukuk, artık sınırlayıcı bir normlar bütünü değil; doğrudan doğruya zorun siyasal-teorik kılıfı haline gelmiştir. Venezuela örneği, hukukun askıya alınmasından değil, hukukun emperyalist yeniden işlevlendirilmesinden söz edilmesi gerektiğini göstermektedir. Burada mesele bir hukuk ihlali değil; hukukun bizzat ihlalin kendisi haline gelmesidir.
Guantánamo ABD’nin dayattığı rejimin sembolik laboratuvarıdır. Hukukun askıya alındığı, tutuklunun statüsüzleştirildiği, suçun belirsizleştirildiği bu alan; emperyalizmin hukuku nasıl bir kara deliğe dönüştürdüğünü göstermiştir. Venezuela’ya yöneltilen uyuşturucu karteli ve terör suçlamaları, aynı mantığın devlet ölçeğine uygulanmasından başka bir şey değildir. Devlet, artık muhatap değil; “yakalanması”, “yargılanması” ya da “tasfiye edilmesi” gereken bir suç nesnesi olarak kurgulanmaktadır.
Bu noktada Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) ile ABD arasındaki ilişki öğreticidir. ABD, ICC’nin yargı yetkisini tanımaz; askerlerini ve siyasal kadrolarını bu mekanizmanın dışında tutar. Ancak aynı ABD, ICC’yi ya da benzeri yargı mekanizmalarını çevre ülkelere karşı bir baskı aracı olarak seferber etmekten geri durmaz. Buna göre hukuk evrensel değildir; seçicidir. Güçlüler için dokunulmazlık, zayıflar için sürekli yargılanabilirlik üretir.
Lenin’in devlet ve hukuk çözümlemesi burada bütün açıklığıyla doğrulanır. Hukuk, sınıflar üstü bir adalet sistemi değil; egemen sınıfın çıkarlarını genelleştiren bir zor biçimidir. Emperyalist aşamada bu zor, ulusal hukukun ötesine taşar ve evrenselmiş gibi sunulur. ABD federal mahkemelerinin dünya çapında yetki iddia etmesi, bu emperyal hukuk rejiminin fiilî ilanıdır.
“Meşruiyet” söylemi ise bu yapının ideolojik çimentosudur. Uyuşturucuyla mücadele, terörle savaş, demokrasi ve insan hakları; birbirleriyle tutarlı olmak zorunda değildir. Önemli olan, müdahalenin sürekliliğini sağlayacak herhangi bir gerekçenin dolaşıma sokulmasıdır.
Bu nedenle emperyalist hukuka karşı mücadele, daha “adil” bir uluslararası hukuk talebiyle sınırlanamaz. Sorun hukukun eksik uygulanması değil; hukukun kendisinin emperyalist bir ilişki biçimi haline gelmiş olmasıdır. Venezuela’ya yönelen yargı ve meşruiyet kurgusu, emperyalizmin çıplak zorunu gizleyen bir perde değil; bizzat zorun kendisidir.
Trump’ın Venezuela operasyonunu duyururken kullandığı “adalete teslim etmek”, “New York’ta yargılanacak”, “terör ve narko-devlet” gibi ifadeler, emperyalist istisna rejiminin artık hiçbir dolaylılığa ihtiyaç duymadığını göstermektedir. Bir devlet başkanının ve bir ülkenin, ABD iç hukuku çerçevesinde kriminalize edilmesi, hukukun evrensel bir norm değil; emperyalist egemenliğin doğrudan aracı haline geldiğinin ilanıdır. Bu noktada hukuk, savaşı sınırlayan bir çerçeve olmaktan çıkmış; savaşın kendisi haline gelmiştir.
Guantánamo’da tutuklunun statüsüzleştirilmesiyle kurulan rejim, Venezuela örneğinde devlet ölçeğine taşınmaktadır. Devlet artık muhatap değil; yakalanması, yargılanması ve yönetilmesi gereken bir suç nesnesi olarak kurgulanmaktadır. Trump’ın “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” ifadesi, istisna halinin geçici değil, yönetim biçimi olarak kurulduğunu açıkça göstermektedir.
Petrol, rant ve bağımlı kapitalizmin sınırları
“Venezuela, gezegendeki en büyük petrol rezervlerine sahip. Bu kaynak, bu ülkeye ve dünyaya 100 yıldan fazla yetebilir. Kendi petrolü tükenmekte olan ABD’nin temel amacı, burada Washington’a boyun eğen, petrolü emperyalizmin hizmetine sunacak bir kukla rejim kurmaktır.” (Hugo Chávez-2009)
Venezuela dosyasının düğüm noktalarından biri, petrolün oynadığı yapısal roldür. Ancak bu rol, yaygın anlatılarda sunulduğu gibi yalnızca “zengin bir doğal kaynağa el koyma” meselesi değildir. Petrol, bağımlı kapitalizmin hem taşıyıcısı hem de sınırıdır. Venezuela örneğinde emperyalist saldırganlık, yalnızca petrolün varlığından değil; bu kaynağın hangi toplumsal ilişkiler içinde üretildiği, paylaşıldığı ve yeniden dağıtıldığı sorusundan beslenmektedir.
Samir Amin, çevre ülkelerde doğal kaynaklara dayalı birikim biçimlerinin, merkezle kurulan yapısal eşitsiz ilişkiyi yeniden ürettiğini vurgular. Bu tür ekonomilerde sorun, kaynağın bolluğu değil; değer zincirinin denetiminin çevre ülkelerin elinden sistematik olarak alınmasıdır. Petrol, çevre kapitalizmlerinde üretim ilişkilerini dönüştürmek yerine, çoğu zaman onları donduran bir rant mekanizmasına dönüşür.
Chávez döneminde gerçekleştirilen millileştirmeler, emperyalist mülkiyet ilişkilerine kısmi bir müdahale anlamı taşısa da üretim tarzını köklü biçimde dönüştürmedi. Petrol rantı, emekçi sınıfların yaşam koşullarını geçici olarak iyileştiren sosyal programlara yönlendirildi; ancak bu yeniden dağıtım, kapitalist üretim ilişkilerinin dışına taşmadı. Dolayısıyla Bolivarcı süreç, emperyalizme karşı simgesel ve siyasal bir meydan okuma üretirken, bağımlı kapitalizmin maddi temellerini bütünüyle aşamadı.
Bu sınır, kriz anlarında kendini sert biçimde dayattı. Petrol fiyatlarının düşmesiyle birlikte rant akışının daralması, Venezuela ekonomisinin kırılganlığını açığa çıkardı. Maduro döneminde bu kırılganlık, işçi sınıfına yönelen ağır kemer sıkma politikaları, ücretlerin reel olarak eritilmesi ve sendikal hakların bastırılmasıyla telafi edilmeye çalışıldı. Aynı anda yabancı sermayeye yeni imtiyazlar tanındı; özel ortaklıklar genişletildi. Bu yönelim, emperyalizme karşı direnişin maddi zeminini daha da zayıflattı.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi David Harvey’in “el koyma yoluyla birikim” kavramı, Venezuela’ya dönük saldırganlığın bu aşamasını açıklamak için özellikle işlevseldir. Harvey’e göre kapitalizm, kriz anlarında klasik artı-değer üretimiyle yetinemez; mülksüzleştirme, kamusal varlıklara el koyma ve zor yoluyla yeniden dağıtım mekanizmalarını devreye sokar. Venezuela petrolü, bu anlamda yalnızca bir meta değil; kriz içindeki emperyalist sistem için yeniden el konulması gereken bir toplumsal zenginlik alanıdır.
ABD’nin Venezuela’ya dönük hamleleri, petrol sektörünün fiilen işlevsizleştirilmesiyle sınırlı değildir. Yaptırımlar, finansal kuşatma ve hukuk kılıfı altındaki müdahaleler, ülkeyi yeniden emperyalist değer zincirine daha düşük bir konumdan eklemlemeyi hedefler. Amaç, yalnızca petrol akışını sağlamak değil; Venezuela’yı bağımsız bir siyasal özne olmaktan çıkararak, Amerikan sermayesi için öngörülebilir bir bağımlı ekonomi haline getirmektir.
Bu noktada petrol zengini ülkelerin emperyalizme karşı “doğal bir avantaj”a sahip olduğu fikri bir yanılsamadır. Marksist literatür, doğal kaynak bolluğunun, sınıf ilişkileri dönüştürülmediği sürece, bağımlılığı derinleştirdiğini defalarca göstermiştir. Rant, üretken emeğin yerine geçtiğinde; siyasal iktidar, işçi sınıfının örgütlü gücü yerine dağıtım mekanizmalarına yaslandığında, kriz anında geriye savunulacak bir toplumsal zemin kalmaz.
Venezuela’nın bugünkü kırılganlığı, emperyalist saldırganlığın nedeni değil; bu saldırganlığın kolaylaştırıcı koşuludur. Emperyalizm, zayıf anları yaratır; sonra bu zayıflıkları gerekçe göstererek müdahale eder. Bu döngü, bağımlı kapitalizmin yapısal sınırlarının en çıplak ifadesidir.
Bu nedenle petrol meselesi, teknik bir ekonomi başlığı olarak değil; sınıf mücadelesinin merkezi bir alanı olarak ele alınmalıdır. Emperyalizme karşı gerçek bir kopuş, rantın yeniden dağıtımını değil; üretim ilişkilerinin dönüştürülmesini gerektirir. Venezuela deneyimi, bu dönüşüm gerçekleşmeden anti-emperyalist söylemin ne kadar kırılgan kaldığını acı biçimde ortaya koymaktadır.
Trump’ın Amerikan petrol şirketlerinin Venezuela’ya gireceğini ve ülkenin enerji altyapısını yeniden yapılandıracağını ilan etmesi, emperyalist müdahalenin ekonomik mantığını hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak açıklıkta ortaya koymaktadır. Bu beyan, Venezuela’ya yönelik saldırının yalnızca siyasî ya da askerî değil; doğrudan doğruya el koyma yoluyla birikim stratejisinin parçası olduğunu teyit etmektedir. Petrol burada bir neden değil; kriz içindeki sermaye için yeniden düzenlenecek bir toplumsal zenginlik alanıdır.
Venezuela bir istisna mı?
Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırganlığı, tekil bir ülkenin sorunu ya da “aşırılaşmış” bir siyasal deneyim olarak okumak, bölgesel bağlamı gözden kaçıran dar bir perspektife yol açar. Oysa Venezuela, 2000’li yılların başından itibaren Latin Amerika’da ortaya çıkan ve emperyalist tahakküme kısmi sınırlar çeken siyasal dalganın en sert biçimde hedef alınan halkalarından biridir. Bu dalganın çözülüşü, bugün Venezuela’nın neden bu ölçüde yalnızlaştırıldığını da açıklamaktadır.
“Pembe dalga” olarak adlandırılan süreç, Brezilya’dan Arjantin’e, Bolivya’dan Ekvador’a uzanan geniş bir coğrafyada, neoliberal yıkıma karşı kitle tepkilerinin ürünü olarak ortaya çıktı. Bu süreç, emperyalizme karşı söylemsel bir meydan okuma üretmiş; kamusal mülkiyetin, sosyal harcamaların ve ulusal egemenliğin kısmi yeniden inşasına dayanan bir siyasal moment yaratmıştı. Ancak bu momentin ortak sınırı, kapitalist üretim ilişkilerine dokunmayan, sermaye birikimini esas olarak rant ve ihracat gelirleri üzerinden yeniden düzenleyen bir uzlaşma zemininde şekillenmiş olmasıydı.
Kriz koşulları derinleştiğinde bu sınırlar hızla görünür hale geldi. Brezilya’da Lula ve Dilma Rousseff çizgisinin, Arjantin’de Kirchnerciliğin, Ekvador’da Correa döneminin çözülüşü; askerî darbelerden çok yargı müdahaleleri, medya kampanyaları ve ekonomik baskılar yoluyla gerçekleşti. Emperyalist merkezler, bu ülkelerde tanklara ihtiyaç duymadan, yerli burjuvazilerin ve devlet aygıtlarının içinden ilerleyen bir restorasyon sürecini örgütleyebildi.
Fakat Venezuela’daki süreç tam olarak bu şekilde ilerlemedi. Bolivarcı süreç, siyasal meşruiyetini kitle seferberliği ve anti-emperyalist söylem üzerinden kurmuş; ordu, devlet aygıtı ve alt sınıflar arasında daha karmaşık bir bağ üretmişti. Bu nedenle Venezuela’da klasik lawfare müdahaleleri, iktidarı hızlı bir restorasyona zorlayamadı. Tam da bu noktada Venezuela, bölgesel eğilimin “sorunsuz” işlemediği bir istisna değil; emperyalist sistem açısından daha sert araçların devreye sokulmasını gerektiren bir düğüm haline geldi.
Burada belirleyici olan fark, Venezuela’nın “daha radikal” olması değil; bölgesel restorasyon sürecine tam olarak entegre edilememesidir. Brezilya, Kolombiya ve Şili gibi ülkelerde sağın yükselişi ve neoliberal politikaların geri dönüşü, görece istikrarlı bir bağımlı yeniden yapılanma yaratırken; Venezuela, siyasal krizini kalıcı bir yönetim krizine dönüştüren koşullarla baş başa bırakılmıştır. Emperyalist saldırganlığın sertliği, bu yönetilemezlik halinin doğrudan sonucudur.
Bu bağlamda Venezuela’nın yalnızlığı, bir “dayanışma eksikliği”nden çok, Latin Amerika solunun tarihsel sınırlarının ürünüdür. Bölgesel ölçekte sınıf temelli bir kopuş hattı inşa edilemediği ölçüde, her ülke krizi kendi sınırları içinde yönetmeye zorlanmış; bu durum emperyalizmin “teker teker tasfiye” stratejisini kolaylaştırmıştır. Venezuela’ya yönelen abluka ve açık tehdit, bu stratejinin en uç biçimidir.
Dolayısıyla Venezuela’yı anlamak, Latin Amerika’da son yirmi yılın bilançosunu çıkarmadan mümkün değildir. Sorun, ABD’nin Venezuela’ya özel bir “takıntı” geliştirmesi değil; bölgesel ölçekte sermaye birikim krizinin ve siyasal meşruiyet erozyonunun, Venezuela’da yoğunlaşmış bir çatışma alanı yaratmasıdır. Venezuela, bu anlamda bir istisna değil; bölgesel uzlaşmaların çöktüğü noktada, emperyalist zorun çıplaklaştığı bir eşiktir.
Bu tablo, gösteriyor ki emperyalist müdahaleye karşı kalıcı bir direnç, ancak bölgesel ve sınıfsal bir kopuş hattı üzerinden anlam kazanabilir. Latin Amerika deneyimi, emperyalizme karşı yarım kalan her mücadelenin, sonunda daha sert bir restorasyonla karşılaştığını açıkça ortaya koymaktadır.
Venezuela Komünist Partisi’nin konumu
Venezuela’daki siyasal krizi gerçek anlamıyla kavramak için, emperyalist saldırganlık ile iç sınıfsal çelişkiler arasındaki ilişkiyi birlikte ele almak zorunludur. Bu noktada Venezuela Komünist Partisi’nin (PCV) aldığı konum, yalnızca ülke içi bir muhalefet hattı değil; anti-emperyalizmin hangi sınıfsal temelde anlamlı olabileceğine dair teorik ve politik bir turnusol işlevi görmektedir.
PCV’nin son yıllarda Maduro yönetimiyle açık bir kopuşa yönelmesi, kimilerince “zamansız”, “bölücü” ya da “nesnel olarak emperyalizme hizmet eden” bir tutum gibi sunulmaktadır. Oysa Marksist-Leninist perspektiften bakıldığında, bu kopuşun kendisi emperyalist müdahaleye karşı mücadelenin zayıflaması değil; tersine, onun sınıfsal içeriğinin korunması yönünde atılmış zorunlu bir adımdır.
Lenin, ulusal kurtuluş mücadelelerini değerlendirirken, bu mücadelelerin hangi sınıfın hegemonyası altında yürütüldüğünün belirleyici olduğunu vurgular. Emperyalizme karşı mücadele, eğer burjuvazinin ya da onun devlet aygıtı içindeki fraksiyonlarının denetiminde yürütülüyorsa, kaçınılmaz olarak uzlaşma ve teslimiyetle sonuçlanır. PCV’nin itirazı tam da bu noktada yoğunlaşmaktadır: Maduro yönetimi, emperyalizme meydan okuyan bir sınıf iktidarını değil; yaptırımlar ve kriz koşulları altında manevra yapan, yerli burjuvaziyle ve ulusötesi sermayeyle yeniden uzlaşma arayışına giren bir devlet kapitalizmi biçimini temsil etmektedir. Halbuki “İşçi sınıfının görevi, kendi burjuvazisine karşı bağımsız bir siyasal mücadele yürütmektir.” (Lenin)
Maduro döneminde işçi ücretlerinin reel olarak erimesi, toplu sözleşme mekanizmalarının fiilen askıya alınması, grevlerin kriminalize edilmesi ve sendikal önderlere yönelik baskılar; emperyalizme karşı direniş söylemiyle açık bir çelişki içindedir. PCV, bu çelişkiyi görünür kıldığı ölçüde hedef haline gelmiştir. Partinin yasal statüsüne müdahale edilmesi, parti adının devlet destekli yapılar tarafından gasp edilmesi ve işçi önderlerinin tutuklanması, Venezuela’da krizin sınıfsal yönetiminin hangi yönde şekillendiğini açıkça göstermektedir.
PCV’nin eleştirisi, Maduro yönetiminin emperyalist baskı altında “zorunlu” olarak attığını iddia ettiği adımların, gerçekte sınıf karakteri bakımından tercihler olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda PCV’nin konumu ne ABD müdahalesi karşısında tarafsızlık ne de Maduro karşıtlığı adına emperyalizme dolaylı meşruiyet sağlamaktır. Tam tersine bu hat, iki cepheli bir mücadele niteliğindedir; emperyalist saldırganlığa karşı kararlı bir direniş ile emekçi sınıfların haklarını gasp eden yerli iktidar blokuna karşı sınıf mücadelesinin birleşmesi.
Bu tutum, kolaycı anti-emperyalist söylemlerin ötesine geçen bir gerçekçilik içerir. Çünkü emperyalizmle mücadele, yalnızca dışarıya karşı değil; içeride, sermayenin farklı biçimlerine karşı da yürütülmesi gereken bir savaştır. PCV’nin maruz kaldığı baskılar, bu gerçeğin en somut kanıtlarından biridir.
Venezuela deneyimi, anti-emperyalizmin neden sınıf siyasetinden koparılamayacağını bir kez daha göstermektedir. Emperyalist müdahaleye karşı direnç ancak işçi sınıfının bağımsız örgütlülüğü ve siyasal hattı üzerinden kalıcı bir güç kazanabilir. Aksi halde anti-emperyalizm, iktidarların kriz yönetimi söylemine indirgenir.
ABD’nin hamlesi dünyayı nereye götürüyor?
Venezuela’ya dönük ABD hamlesi, bölgesel bir güç gösterisi ya da tekil bir rejim değiştirme girişimi olarak okunamaz. Bu hamle, emperyalist sistemin içine girdiği yapısal krizin küresel ölçekte nasıl yönetilmeye çalışıldığını gösteren bir eşik işlevi görmektedir. Burada söz konusu olan, yalnızca Latin Amerika’nın değil; dünya ölçeğinde siyasal, askerî ve hukuksal ilişkilerin yeniden sertleştiği bir dönemin habercisidir.
ABD emperyalizmi, 2008 krizinden bu yana hegemonyasını rıza üretimi üzerinden sürdürememektedir. Ekonomik üstünlük, teknolojik tekel ve ideolojik çekim alanları daraldıkça, zorun payı hızla artmıştır. Çin’in yükselişi, Rusya’nın askerî ve jeopolitik hamleleri, ABD’yi çok taraflılık söyleminden açık güç siyasetine doğru itmektedir. Venezuela bu tabloda bir neden değil; bir çeşit test alanıdır.
Bu hamlenin dünya açısından en tehlikeli sonucu, hukukun evrensel çöküşüdür. ABD’nin kendi iç hukukunu küresel ceza rejimi gibi dayatması, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (ICC) yalnızca rakiplerine karşı kullanıp müttefiklerini fiilen dokunulmaz kılması; uluslararası düzenin “normatif” temelini aşındırmaktadır. Guantánamo’dan insansız hava aracı infazlarına uzanan hat, istisnanın kalıcılaştığı bir dünya düzenini işaret eder.
Egemenlik artık yalnızca ulusal sınırlar içinde değil, küresel ölçekte “istisna üretme” kapasitesidir. Venezuela gibi ülkeler için barış hali fiilen askıya alınmış; savaş ilan edilmeden savaş yürütülen bir alan yaratılmıştır. Bu durum, yarın başka ülkeler için de kolaylıkla devreye sokulabilecek bir modeldir.
Jeopolitik düzlemde ise risk daha büyüktür. Venezuela’ya dönük doğrudan bir askerî müdahale, Çin ve Rusya’nın dolaylı ya da doğrudan pozisyon almasını zorunlu kılabilir. Enerji piyasaları, deniz ticaret yolları ve bölgesel ittifaklar üzerinden şekillenen bu gerilim, sınırlı bir çatışma olarak kalmayabilir. ABD’nin saldırganlığı, istikrar değil; zincirleme krizler üretmektedir.
Venezuela dosyasının toplamda işaret ettiği tehdit; hukukun yerini gücün, diplomasinin yerini tehdidin, siyasetin yerini zorun aldığı bir dünyadır. ABD’nin hamlesi, şimdilik kendi hegemonyasını tahkim etmek gibi görünse de aynı zamanda emperyalist düzenin çözülüşünü hızlandırmaktadır.
Emperyalizme karşı sınıfsal duruş
Bu tür süreçlerde sorunun değerlendirilmesi sırasında sınıfsal eksenden uzaklaşmak, çeşitli yanılgıları beraberinde getiriyor. Örneğin Venezuela krizine dair yanılgılı açıklamalardan biri, dünyanın “tek kutuplu” ABD hegemonyasından “çok kutuplu” bir düzene geçtiği ve bu geçişin otomatik olarak anti-emperyalist olanaklar yarattığıdır. Çin ve Rusya’nın ABD’ye karşı konumlanışı, bu anlatıda “ilerici bir denge unsuru” olarak sunulur. Gerçekte ise bu yaklaşım, emperyalizmi devletler arası bir güç rekabetine indirgerken, kapitalist dünya sisteminin sınıfsal karakterini perdelemektedir.
Emperyalizm, Lenin’in klasik tanımında olduğu gibi yalnızca askerî saldırganlık ya da diplomatik baskı değildir; sermayenin uluslararasılaşması, mali oligarşinin egemenliği ve dünya ölçeğinde eşitsiz birikim ilişkilerinin kurumsallaşmasıdır. Bu ölçütler temel alındığında, Çin ve Rusya’nın küresel sistemle kurduğu ilişki, emperyalizme dışsal bir alternatif değil; farklı biçimlerde kapitalist dünya düzeninin içsel aktörleri olarak değerlendirilmelidir.
Çin’in Venezuela ile ilişkileri, çoğu zaman “ABD hegemonyasına karşı dayanışma” olarak sunulsa da bu ilişkiler esas olarak kredi, borç geri ödemeleri ve enerji teminatları üzerinden yürümektedir. Çin sermayesi için Venezuela, siyasal bir müttefikten çok, uzun vadeli kaynak güvenliği sağlayan bir ekonomik alandır. Bu durum, Venezuela’nın bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırmak yerine, onları yeni biçimler altında yeniden üretmektedir.
Rusya’nın askeri ve enerji alanındaki varlığı da benzer bir çerçevede ele alınmalıdır. Silah anlaşmaları, petrol ortaklıkları ve diplomatik destek, Venezuela’nın kısa vadeli manevra alanını genişletebilir; ancak bu ilişkiler, üretim ilişkilerinde ya da sınıfsal güç dengelerinde nitel bir dönüşüm yaratmaz. Devletler arası ittifaklar, sınıf ilişkilerine dokunmadığı sürece, emperyalizmin maddi temelini ortadan kaldırmaz.
Karşıt kutup üzerinde geliştirilen bu söylemin en sorunlu yönü, anti-emperyalizmi jeopolitik kamp tercihine indirgemesidir. Bu bakış açısı, “ABD karşıtı olan herkes ilericidir” gibi siyasal olarak rahatlatıcı ama teorik olarak sorunlu bir sonuca varır. Oysa tarihsel deneyim, büyük güçler arasındaki rekabetin, çevre ülkeler açısından çoğu zaman yeni bağımlılık biçimleri ürettiğini defalarca göstermiştir.
Bu yanılsama, Venezuela savunusunu da zayıflatır. Emperyalist saldırganlığa karşı haklı bir direnç, Çin ya da Rusya’nın küresel stratejilerine eklemlendiği ölçüde, kendi sınıfsal içeriğini yitirme riski taşır. Anti-emperyalizm, bir kampın içine sığınmakla değil; bağımlılık ilişkilerini doğuran üretim ve mülkiyet yapılarıyla hesaplaşmakla mümkündür.
Kısacası, emperyalizme karşı mücadele, devletler arası güç dengelerinin yeniden dağıtılması meselesi değildir. Temel mesele, Venezuela’da ve dünya ölçeğinde emeğin, doğanın ve toplumsal yeniden üretimin hangi sınıfsal mantıkla örgütleneceğidir. Çin ve Rusya’nın sunduğu çerçeve, bu soruya sistem içi yanıtlar üretir; kapitalist birikim mantığını sorgulamaz.
Dolayısıyla çok kutupluluk, emperyalizmin aşılması değil; onun farklı merkezler etrafında yeniden düzenlenmesi anlamına gelir. Bu düzenlemenin Venezuela gibi ülkeler için sunduğu şey, egemenlik değil; manevra alanı daraltılmış bir bağımlılıktır. Kamp değiştirmek, zincirleri kırmak değildir.
Venezuela örneği, anti-emperyalizmin yalnızca “kime karşı?” sorusuyla değil, “hangi toplumsal güçlerle ve hangi sınıfsal hedeflerle?” sorusuyla birlikte düşünülmesi gerektiğini gösterir. Aksi halde “emperyalizme karşıtlık” iddiasıyla verilen mücadele, kolayca başka bir güç merkezinin yedeğine düşebilir.
Bu nedenle Venezuela savunusu ne ABD hegemonyasına teslimiyet ne de Çin-Rusya eksenli bir umut siyaseti üzerinden kurulabilir. Sınıfsal ayrım, dünya ölçeğinde emeğin ve doğanın sermaye tahakkümünden kurtarılması perspektifinde yatar. Bugün Venezuela halkının yanında olmak, direnişi meşru görmek, işgal potansiyelli emperyalist saldırı konjonktürüyle ilintilidir. Maduro’nun politikalarının savunuculuğu değil, emperyalist zorbalığa karşı çıkmaktır.
Emperyalizm çağında saflaşma ve sorumluluk
Venezuela’ya yönelik saldırının ortaya koyduğu temel gerçekten hareketle söylersek; emperyalizm, artık yalnızca belirli ülkelere dönük saldırgan bir dış politika değil; kapitalizmin küresel ölçekte içine girdiği tarihsel tıkanmanın yönetilme biçimidir. Bu tıkanma, reformlarla, diplomatik manevralarla ya da “çok taraflılık” söylemleriyle aşılabilecek bir eşik değildir. Sermaye birikiminin sınırlarına dayanmış bir sistem, krizini zor yoluyla dışsallaştırmakta; hukuku, demokrasiyi ve insan haklarını bu zorun ideolojik aparatlarına dönüştürmektedir.
ABD’nin Venezuela’ya dönük hamleleri, bu açıdan bir istisna değil; yeni dönemin kristalize olmuş örneklerinden biridir. Abluka, yargı kurguları, terör suçlamaları ve savaş tehdidi; emperyalist merkezlerin artık meşruiyet üretme kapasitesinin ciddi biçimde aşındığını göstermektedir. Bu nedenle saldırganlık artmakta, dil sertleşmekte, istisna kalıcı hale gelmektedir.
Giderek daha karmaşık biçimler alan ve yanılgı olasılığını artıran mevcut tablo karşısında nerede ve nasıl durulacağının tayini büyük önem taşıyor. Burada temel mesele, emperyalizmin krizine karşı hangi siyasal hatta saf tutulacağıdır. Venezuela örneği, bir yanıyla da anti-emperyalizmin içinin ne kadar kolay boşaltılabildiğini de göstermektedir. Yerli burjuvaziyle uzlaşan, işçi sınıfını disipline eden, sendikal hakları bastıran ve krizi emekçilere ödeten iktidarların ABD karşıtı söylemleri, gerçek bir kopuş yaratmamaktadır. Aksine bu söylem, emperyalist saldırganlığın ideolojik malzemesine de dönüşebilmektedir.
Bu noktada Venezuela Komünist Partisi’nin konumu, yalnızca ülke içi bir muhalefet pratiği değil; uluslararası sol açısından da öğretici bir deneyim sunmaktadır. PCV’nin bastırılması, anti-emperyalizmin sınıf ekseninden koparıldığında nasıl hızla devletçi ve otoriter bir hatta savrulduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Böylesi süreçlerde Lenin’in uyarıları pusula nitelindedir; emperyalizme karşı mücadele, ancak proletaryanın bağımsız siyasal örgütlülüğüyle birleştiğinde ilerici bir içerik kazanır.
Dolayısıyla Venezuela meselesi, taraf seçmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu taraf ne ABD emperyalizminin açık saldırganlığıdır ne de krizi yöneten yerli egemen blokların otoriter restorasyonudur. Gerçek saflaşma, emperyalist sisteme karşı enternasyonalist bir sınıf hattının inşasıyla mümkündür. Bu hat, hukukun ihlaline değil; hukukun sınıfsal karakterine, ablukanın haksızlığına değil; kapitalist yağmanın kendisine, savaş tehdidine değil; savaşın üretildiği toplumsal ilişkilere yönelmek zorundadır.
Rosa Luxemburg’un yüz yıl önce koyduğu tarihsel ikilem, bugün tüm çıplaklığıyla yeniden karşımızdadır; ya sosyalizm ya barbarlık. Venezuela’ya dönük saldırganlık, bu ikilemin soyut bir slogan değil; güncel bir siyasal gerçeklik olduğunu göstermektedir. Barbarlık, yalnızca bombalarla değil; açlıkla, yoksullukla, hukuksuzlukla ve ideolojik yanılsamalarla ilerlemektedir.
Hazırladığımız bu dosya, Venezuela’yı “savunulacak” ya da “mahkûm edilecek” bir rejim tartışmasına indirgemeyi reddetmektedir. Ama aynı zamanda şunu açıkça söylemektedir; emperyalizme karşı mücadele, ertelenebilir bir görev değil; sınıf siyasetinin bugünkü en acil sorumluluğudur. Venezuela, bu mücadelenin hem uyarısı hem de çağrısıdır.
Trump’ın Venezuela’ya ilişkin açıklamaları, emperyalizmin artık meşruiyet üretme ihtiyacı duymadığını; zorun kendisini siyasal dil haline getirdiğini göstermektedir. “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” ifadesi, yalnızca bir ülkenin egemenliğine yönelmiş bir tehdit değil; dünya ölçeğinde istisnanın kalıcılaştırıldığı yeni bir düzenin ilanıdır. Bu düzen, hukukun değil gücün; rızanın değil zorun konuştuğu bir dünyaya işaret etmektedir.
Venezuela dosyası bu nedenle yalnızca bir ülkenin savunusu ya da eleştirisi değildir. Bu dosya, emperyalist barbarlık karşısında sınıf siyasetinin ertelenemez bir sorumluluk haline geldiğini göstermektedir. Ya sosyalizm ya barbarlık ikilemi, bugün artık teorik bir tartışma değil; somut bir tarihsel eşiğin adıdır.
Sonuç yerine ve yanlış anlamaları gidermek açısından, altını çizerek söylersek; ABD’nin bu saldırısına karşı Venezuela’nın direnişi haklıdır; bu haklılığın altını çizmek ve ABD emperyalizmine karşı durmak, daha önceki örneklerde de söylediğimiz gibi bizi Madurocu, Saddamcı ya da Esatçı yapmamaktadır.
Devrimci Hareket
4 Ocak 2026