• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Cuma, Mart 6, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

Sermayenin “maskesiz” çağı, emperyalizmin çıplak şiddeti ve solun tarihsel sorumluluğu

Facebbok'ta PaylaşTwitter'da Paylaş

Birkaç gündür tanık olduğumuz; Venezuela’ya yönelik saldırılar, devlet başkanının kaçırılması, mahkeme adı altında yürütülen bir tutsaklık süreci ve aynı anda Kolombiya, Küba, Meksika, İran ve Grönland’a yöneltilen tehditler, kimilerinin sandığının aksine emperyalizmin “raydan çıkması” değil, rayına oturmasıdır. Çünkü Marx’ın 19. yüzyılda kapitalizme dair ortaya koyduğu, Lenin’in ise 20. yüzyılda emperyalizm çözümlemesiyle tarihsel bir aşama olarak netleştirdiği sermayenin sınıfsal karakteri, bugün kamuflajsız ve en çıplak hâliyle sahnededir.

Marksizm açısından emperyalizm, hukukun askıya alındığı geçici bir olağanüstü hâl değildir; tersine hukukun, diplomasinin ve “evrensel değerler” söyleminin sermayenin ihtiyaçlarına tabi kılındığı bir tarihsel evredir. Lenin’in açık biçimde ortaya koyduğu gibi emperyalizm, rekabetçi kapitalizmin değil, tekelci kapitalizmin ürünüdür. Tekellerin dünyayı paylaşmakta zorlandığı her tarihsel momentte, bu düzenin “normları” zor, şantaj ve açık şiddet hâline gelir.

Tam da bu sınıfsal nitelikler nedeniyle bugün yaşananlar bir istisna değil, bir kuraldır. Bu kural, Hiroşima’da da Vietnam’da da işlemiştir; bugün Suriye’de, Gazze’deki soykırımda ve Venezuela’da işlemeye devam etmektedir. Emperyalizmin tarihi boyunca, hiçbir yerde ve hiçbir zaman, çağrıların, telkinlerin, diplomatik uzlaşma çabalarının sermayeyi geri adım attırdığı görülmemiştir. Emperyalist zorbalığı durdurabilen tek güç, halkların örgütlü ve bilinçli mücadelesi olmuştur.

Hukuk artık Amerikan emperyalizminin bir aparatıdır

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun askeri bir operasyonla kaçırılması ve ABD’de “yargı” adı altında planlanmış bir orta oyununa sokulması, emperyalizmin hukuku nasıl işlevsizleştirdiğinin değil; hukuku kendi zor aygıtının bir parçası hâline getirdiğinin kanıtıdır. Burada yaşanan, hukukun askıya alınması değil, hukukun sınıfsal özüne uygun biçimde işletilmesidir.

Maduro’nun mahkeme salonunda sözünün sürekli kesilmesi, kendisini “savaş esiri” olarak tanımlamasına izin verilmemesi, savunma yapma hakkının fiilen engellenmesi; bu sürecin bir yargılama değil, siyasal bir rehin alma olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. ABD yargısı bu tabloda bağımsız bir erk değil, emperyalist müdahalenin merkezi üniformasıdır. Mahkeme salonu, bombaların düştüğü yerden yalnızca biçimsel olarak farklıdır.

Bu noktada temel mesele, Maduro’ya yöneltilen suçlamaların “doğru” ya da “yanlış” olması değildir. Çünkü emperyalizm açısından suç, hukuki bir kategori değil, siyasal bir tanımdır. Bu özgünlükte suç; direnmek, boyun eğmemek, doğal kaynakları teslim etmemek ve kendi halkına dayanarak iktidarda kalmaktır. Dün Saddam Hüseyin “kitle imha silahları”yla, Manuel Noriega “uyuşturucu baronu” olmakla, Kaddafi “diktatörlükle” suçlanmıştı; bugün aynı işlevi Trump’ın geliştirdiği “uyuşturucu terörizmi” söylemi görmektedir. Değişen, suçlamalar değil, yağmanın hedefleri ve araçlarıdır.

Maduro’nun kaçırılması, aynı zamanda emperyalizmin artık meşruiyet üretme zahmetini bile gereksiz gördüğü bir evreye girildiğini göstermektedir. Uluslararası hukuk, devletlerin egemenliği ve dokunulmazlığı gibi ilkeler, yalnızca emperyalist merkezlerin çıkarlarıyla örtüştüğü sürece hatırlanmakta; bu çıkarlarla çeliştiği anda açıkça çiğnenmektedir. Bu durum bir “çifte standart” değil, sınıf standardıdır.

Bu nedenle Maduro’nun “Ben hâlâ ülkemin başkanıyım” sözleri, yalnızca kişisel bir savunma değil; halkların kendi kaderini tayin hakkına yönelmiş saldırıya karşı bir yanıttır. Emperyalizm, bu sözlerin duyulmasını istemez; çünkü mesele bir kişinin yargılanması değil, bir halkın iradesinin zapturapt altına alınmasıdır.

 “Uyuşturucu”, “terör”, “insan hakları” yağmanın ideolojik kılıflarıdır

Emperyalist müdahalelerin hiçbirinde çıplak zor tek başına yeterli görülmemiştir. Her saldırı, mutlaka bir ahlaki ve hukuki kılıfla birlikte sunulur. Bugün Venezuela’ya yöneltilen “uyuşturucu terörizmi”, “mafya devleti” ve “küresel güvenlik tehdidi” suçlamaları, bu kılıfların güncel versiyonudur. Dün “komünizm tehdidi”, önceki yüzyılda “medeniyet götürme” söylemi nasıl işlev gördüyse, bugün de aynı rolü bu kavramlar üstlenmektedir.

Marksizm açısından bu söylemlerin işlevi, gerçekliği açıklamak değil; yağmayı meşrulaştırmaktır. Emperyalizm için demokrasi, insan hakları ya da güvenlik; evrensel değerler değil, kullanışlı araçlardır. Nerede sermayenin çıkarlarıyla örtüşürlerse orada yüceltilir, nerede engel hâline gelirlerse orada yok sayılırlar. Bu yüzden müttefik diktatörlükler “istikrar unsuru”, direnen ülkeler ise “terörist devlet” vb. ilan edilir.

Venezuela örneğinde suçlamaların içeriğinden çok, seçilme biçimi öğreticidir. Uyuşturucu ve terör başlıkları, bir ülkeyi kriminalize etmenin en işlevsel yollarıdır; çünkü bu söylem hem askeri müdahaleyi hem de ekonomik ablukayı “zorunlu” gösterir. Böylece halklar arası dayanışma zayıflatılır, saldırıya uğrayan ülke yalnızlaştırılır ve emperyalist şiddet meşru bir “temizlik operasyonu” gibi sunulur.

Oysa istihbaratıyla beraber aynı ABD, Latin Amerika’daki uyuşturucu ekonomisinin tarihsel olarak nasıl örgütlendiğini, hangi kartellerin hangi istihbarat ağlarıyla büyütüldüğünü çok iyi bilmektedir. Uyuşturucu, emperyalizm için bir “suç” değil; gerektiğinde kullanılan bir araçtır. Sorun uyuşturucunun varlığı değil, bu araç üzerinde denetimin kimde olduğudur.

Trump’ın ve ABD’li yetkililerin ağzından dökülen “petrol şirketlerini devreye sokacağız”, “altyapıyı biz yöneteceğiz” itirafları, ideolojik perdenin arkasındaki gerçeği açık eden niteliktedir. Mesele ne Maduro’nun kişiliği ne de Venezuela’daki iç sorunlardır. Mesele, doğal kaynakların mülkiyeti ve denetimidir.

Bu noktada “insan hakları” söyleminin seçilerek kullanılması da dikkat çekicidir. Gazze’de on binlerce sivilin katledilmesine açık destek veren ABD’nin, Venezuela’da bir devlet başkanını kaçırırken “hukuk”tan söz etmesi bir çelişki değil; emperyalist tutarlılıktır. Çünkü insan hakları, yalnızca düşmanlaştırılan ülkeler için hatırlanan bir kavramdır.

Sonuç olarak, uyuşturucu, terör ve insan hakları söylemleri; emperyalizmin güncel ideolojik cephaneliğidir. Bu cephanelik, silahlardan önce devreye girer, operasyonlardan sonra da çalışmaya devam eder. Bu nedenle emperyalizme karşı mücadele, yalnızca askeri ya da ekonomik değil; aynı zamanda ideolojik bir mücadeledir. Bu mücadele kazanılmadan, zorbalığın meşruiyet zırhını parçalamak çok zordur.

Elon Musk’ta somutlanan sermayenin aklı ve dili

Elon Musk’ın Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’ya yönelttiği “Gümüş mü, kurşun mu?” tehdidi, bir bireyin ölçüsüzlüğü ya da sosyal medya küstahlığı olarak okunamaz. Bu ifade, sermayenin kendi sınıf konumundan konuştuğu en yalın dildir. Rüşvetle satın alamadığını zorla alacağını ilan eden bu dil, emperyalizmin diplomatik nezaket perdesini yırtıp atan bir itiraftır.

“Plata o plomo”, Kolombiya’nın tarihsel hafızasında devletin karteller tarafından kuşatıldığı, egemenliğin parayla ve cinayetle gasp edildiği bir dönemin simgesidir. Bugün bu sözlerin, seçilmiş bir devlet başkanına karşı, küresel bir milyarder tarafından sarf edilebilmesi; egemenliğin giderek halklardan koparılarak sermayenin doğrudan tahakkümüne teslim edildiğini gösterir. Bu, sermayenin artık devletler aracılığıyla değil, bizzat kendisinin konuştuğu bir evredir.

Marksist açıdan burada belirleyici olan, Musk’ın kişiliği değil, temsil ettiği sınıfsal konumdur. Finans kapital çağında büyük sermaye, yalnızca ekonomik bir güç değil; siyasal, ideolojik ve kültürel bir aktör hâline gelmiştir. Musk’ın geçmişte Bolivya darbesi sonrası sarf ettiği “İstersek darbe yaparız” sözü, bugün Venezuela ve Kolombiya hattında yaşananlarla birlikte düşünüldüğünde; sermayenin darbe iklimi ile olan organik bağını ortaya koyar.

Bolivya örneğinde olduğu gibi, mesele bir kez daha doğal kaynaklarda düğümleniyor. Lityum, nadir toprak elementleri, enerji ve ileri teknoloji; günümüz kapitalizminin yeni birikim alanlarıdır. Bu alanlar üzerindeki ulusal denetim, sermaye açısından kabul edilemez bir engeldir. Bu yüzden halkçı ya da bağımsızlıkçı iktidarlar, yalnızca “yanlış politikalar izleyen hükümetler” değil; tasfiye edilmesi gereken engeller olarak görülür.

Musk’ın Maduro’ya yönelik aşağılayıcı paylaşımları, kahkahalarla eşlik ettiği teşhir kültürü de bu çerçevede anlam kazanır. Amaç yalnızca tehdit etmek değil; insanlıktan çıkarmak, meşruiyeti sıfırlamak ve şiddeti sıradanlaştırmaktır. Bu, emperyalizmin kültürel cephesidir; aynı zamanda fiziksel zorun önünü açar.

Dolayısıyla burada karşımızda duran tablo, “kötü niyetli milyarderler” sorunu değil; sermayenin siyasal iktidarı fiilen devraldığı bir tarihsel aşamadır. Diplomasi yerini şantaja, hukuk yerini tehdide, nezaket yerini mafya diline bırakmıştır.

Emperyalizmin laboratuvarı olarak Latin Amerika

Latin Amerika, emperyalizmin yöntemlerini ilk denediği, geliştirdiği ve “olgunlaştırdığı” tarihsel bir laboratuvar olmuştur. Darbeler, ekonomik ablukalar, paramiliter yapılar, suikastlar ve rejim değişikliği operasyonları; bu coğrafyada bir olağanüstülük değil, sistematik bir yönetim biçimi olarak uygulanmıştır. Bugün Venezuela’da yaşananlar, bu uzun tarihsel çizginin güncel bir halkasıdır.

Guatemala’da Arbenz’in devrilmesi, Şili’de Allende’nin tasfiyesi, Nikaragua’da Sandinistlere karşı yürütülen savaş, Panama’da Noriega’nın kaçırılması, Haiti’de defalarca yinelenen müdahaleler; hepsi aynı temel gerçeği ortaya koyuyor. Emperyalizm, sandık sonuçlarına, anayasal süreçlere ya da halk iradesine değil, çıkarlarına saygı duyar. Bu çıkarlar tehdit altına girdiğinde, demokrasi söylemi bir anda askıya alınır.

Latin Amerika’nın bu kadar yoğun bir biçimde hedef alınmasının nedeni doğal kaynak zenginliği ve stratejik konumudur. Petrol, doğalgaz, bakır, lityum, su kaynakları ve tarım havzaları; bu coğrafyayı sermaye açısından vazgeçilmez kılar. Dolayısıyla halkçı, bağımsızlıkçı ya da kamucu her siyasal deney, yalnızca yerel bir tercih değil, küresel sermaye düzenine yönelmiş bir tehdit olarak algılanır.

Venezuela bu bağlamda bir istisna değil, sürekliliğin güncel örneğidir. Chavez’le başlayan ve Maduro’yla devam eden Bolivarcı süreç, bütün çelişkilerine rağmen, emperyalist denetim dışında bir kaynak yönetimi ve siyasal hat iddiası taşımıştır. Bu iddia, ABD açısından tolere edilebilir bir “hata” değil; ortadan kaldırılması gereken bir sapmadır. Bugünkü saldırganlık, tam da bu nedenle, bu denli açıktır.

Latin Amerika deneyimi, emperyalizmin yalnızca askeri değil; ekonomik ve ideolojik araçları birlikte kullandığını da gösterir. IMF programları, borç kıskacı, ambargolar ve medya operasyonları; çoğu zaman tanklardan önce devreye girer. Askerî zor ise, bu araçlar sonuç vermediğinde sürece dahil edilir. Venezuela’ya uygulanan “petrol karantinası” ve ekonomik boğma politikaları, bu zincirin güncel halkalarıdır.

Bu tarihsel deneyim aynı zamanda emperyalizmin karşısında kalıcı kazanımların, ancak örgütlü halk gücüyle elde edilebileceğini gösterir. Latin Amerika’da geçici ilerlemeler, emperyalist müdahalelerle dağıtılmış veya yıpratılmış; ancak bu mücadeleler aynı zamanda anti-emperyalist bilincin dünya ölçeğinde derinleşmesine de katkı sağlamıştır. Bugün Venezuela’ya yönelik saldırıların, bölge halklarında ve dünya kamuoyunda yarattığı tepkide bu tarihsel birikimin de rolü vardır.

Latin Amerika, bu yönüyle yalnızca bir mağduriyet coğrafyası değil; direniş hafızasının da taşıyıcısıdır. Bu hafıza, emperyalizmin yenilmez olmadığını değil; ancak örgütlü mücadeleyle geriletilebileceğini göstermiştir.

Emperyalizmin yeni yüzü

Bugün yaşanan saldırılar sadece askeri ve ekonomik değil, psikolojik ve kültürel bir şiddet boyutuna da sahiptir. Maduro’ya yönelik yapay zekâ görselleriyle aşağılamalar, Kolombiya lideri Petro’ya mafyatik dil kullanımı, sosyal medyada hedef gösterme ve alay etme; tüm bunlar sadece bireysel hakaretler değil, emperyalizmin sistematik olarak kullandığı bir yöntemdir. Amaç, toplumsal algıyı yönetmek, düşmanın meşruiyetine gölge düşürmektir.

Latin Amerika deneyimi bu yöntemi çok iyi gösterir. Kaddafi’nin öldürülmesinden önceki propagandadan, Allende’nin devrilmesinden sonra uygulanan medya operasyonlarına kadar; hedef, yalnızca fiziksel tasfiye değil, uluslararası kamuoyunun gözünde suçlu ve tehlikeli bir figür haline getirmektir. Bugün Musk’ın paylaşımları, bu geleneğin bireysel ve sosyal medya aracılığıyla güncelleşmiş halidir.

Bu süreç, emperyalist saldırının toplumsal ve psikolojik boyutunu göz ardı etmemek gerektiğini gösterir. Askeri güç, ekonomik baskı ve diplomatik tehditler, medya ve kültürel operasyonlarla birleştiğinde, toplumun hafızası, algısı ve kaygıları manipüle edilir. Bu, sadece liderleri değil, halkları da hedef alır; direnişin meşruiyeti sorgulanır, toplumun normalleşme süreci sekteye uğratılır.

Bütün bunların yanında Latin Amerika’nın deneyimi, bu yöntemin başarısının tamamen tek taraflı olmadığını da göstermiştir. Halk örgütlenmeleri, sosyal medya ve uluslararası dayanışma ağları, kültürel saldırılara karşı direnç yaratıyor. Örneğin Venezuela’ya yönelik medya kampanyaları, bölgedeki anti-emperyalist hafızayla çatışırken, halkın bilinci çelmelenmemiş kesimlerinin tepkisini kamçılıyor.

Emperyalizmin devamlılığı ve solun görevleri

Latin Amerika deneyimleri ve güncel gelişmeler, emperyalizmin istisna değil, kural olduğunu bir kez daha göstermektedir. Hukukun, diplomasinin ve uluslararası normların sermayenin çıkarları doğrultusunda işlediği bir dünyada, halkların örgütlü ve bilinçli mücadelesi, emperyalist saldırılara karşı en güçlü cevaptır. Bu mücadele, yalnızca ulusal boyutta değil, bölgesel ve küresel dayanışmayı güçlendirecek bir örgütlülükle yürütülmelidir; çünkü Latin Amerika tarihinin deneyimleri, emperyalist müdahalelere karşı tek başına hareket etmenin yetersiz olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Solun görevi, bu çerçevede ideolojik ve kültürel mücadeleyi de kapsar. Günümüz emperyalizminin propaganda, medya manipülasyonu ve sosyal medya aracılığıyla yürüttüğü psikolojik operasyonlara karşı bilinçli bir kamuoyu yaratmak; halkların algısını, meşruiyet duygusunu ve dayanışma refleksini güçlendirmek tayin edici önemdedir. Aynı zamanda ekonomik ve jeopolitik bağlamın kavranması, stratejik kaynakların, doğal zenginliklerin ve coğrafi konumların emperyalist müdahaleler üzerindeki rolünü doğru okumayı gerektirir. Bu perspektif, halkçı ve bağımsızlıkçı hareketlerin yalnızca yerel bir tercih değil, küresel sermaye düzenine yönelik bir tehdit olarak görüldüğünü anlamayı sağlar.

Latin Amerika tarihinden çıkarılacak bir diğer ders ise, hukukun ve diplomasi araçlarının sermaye çıkarlarıyla çatıştığında caydırıcı olamayacağıdır. Bu nedenle sol, stratejik hamlelerini yalnızca hukuki ve diplomatik zemine dayandırmamalı; örgütlü halk gücünü ve uluslararası dayanışmayı etkin biçimde kullanmayı bir öncelik olarak görmelidir. Maduro’nun ve diğer halkçı liderlerin karşı karşıya kaldığı saldırılar, aynı zamanda dünya solu için bir uyarı niteliğindedir. Emperyalizmin çıplak şiddeti, ekonomik baskısı ve ideolojik operasyonları karşısında kazanımlar ancak bilinçli, örgütlü ve dayanışmalı bir mücadeleyle güvence altına alınabilir.

Sonuç olarak, Venezuela’dan Kolombiya’ya, Bolivya’dan Brezilya’ya uzanan tarihsel deneyim, emperyalizmin ancak halkların kendi iradelerine sahip çıkması, stratejik kaynakları ve toplumsal algıyı koruması, ideolojik manipülasyonlara karşı bilinç geliştirmesi ve uluslararası dayanışmayı güçlendirmesi halinde geriletilebileceğini göstermektedir. Bu bağlamda Latin Amerika’nın güncel deneyimleri, dünya solu açısından yalnızca bir uyarı değil, aynı zamanda görev ve sorumluluklarını belirleyen bir rehber işlevi görmektedir.

Devrimci Hareket

6 Ocak 2026

 

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
devrimcih@yahoo.com

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi