• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Cuma, Mart 6, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

HTŞ–SDG mutabakatı, Rojava ve emperyalizm

Facebbok'ta PaylaşTwitter'da Paylaş

 I-Kürt Halkının Tarihsel Ezilmişliği ve Devrimci Sorumluluk

Kürt halkının yaşadığı tarihsel deneyim, emperyalist-kapitalist sistem içinde şekillenmiş çok boyutlu bir ezilmenin ürünüdür. Kürtler, yalnızca bir ulus olarak inkâr edilmiş, parçalanmış ve baskı altına alınmış değildir; aynı zamanda yaşadıkları her coğrafyada emekçi sınıflar olarak sömürüye, yoksulluğa ve güvencesizliğe mahkûm edilmişlerdir. Bu nedenle Kürt sorunu, salt bir “kimlik”, “kültürel haklar” ya da “anayasal tanınma” meselesi olarak ele alınamaz. Mesele, doğrudan doğruya bir halkın tarihsel varoluşunun ve geleceğinin hangi toplumsal-siyasal temeller üzerinde yükseleceğiyle ilgilidir.

Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılışı, Halepçe katliamı, 1990’lı yıllarda Türkiye’de yürütülen kirli savaş, zorunlu göçler, köy yakmalar, faili meçhuller ve son olarak Suriye iç savaşında Kürt halkının bir kez daha emperyalist güçlerin bölgesel hesaplarının ortasında bırakılması; bu tarihin birbirinden kopuk değil, aynı çizginin farklı uğrakları olduğunu göstermektedir. Bu çizgi, emperyalizmin ve bölge egemen sınıflarının Kürt halkını gerektiğinde desteklenen, gerektiğinde feda edilen bir unsur olarak görmesinin çizgisidir.

Tam da bu nedenle, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin yanında durmak, devrimciler açısından ahlaki bir jest ya da duygusal bir refleks değil; politik ve tarihsel bir sorumluluktur. Kürt halkı, özgürlüğü uğruna muazzam bedeller ödemiştir ve bu bedeller, onu bugün “gerçekçi”, “makul” ya da “tarihin koşullarına uygun” denilerek celladıyla uzlaşmaya zorlamanın gerekçesi haline getirilemez. Aksine, bu bedeller, hangi yolların felaketle sonuçlandığını defalarca göstermiştir.

Kürt halkının yanında olmak, her somut politik tercihi sorgusuz sualsiz desteklemek anlamına gelmez. Devrimci dayanışma, koşulsuz bir onay değil; halkın uzun vadeli çıkarlarını esas alan ilkesel bir tutumdur. Kürt halkını emperyalist güçlerin askeri ve diplomatik projelerine eklemleyen, onu bölgesel pazarlıkların nesnesi haline getiren, özgürlük vaadiyle yeni bağımlılık ilişkileri kuran çizgilerin eleştirilmesi, Kürt halkına düşmanlık değil; tam tersine ona karşı işlenen tarihsel haksızlıkların tekrarını önleme çabasıdır.

Açık ve net söylüyoruz; Kürt halkını özgürleştirmeyen, onu kendi kaderinin öznesi haline getirmeyen, sınıfsal eşitsizlikleri ve sömürü ilişkilerini olduğu gibi bırakan hiçbir siyasal çözüm gerçek bir kurtuluş değildir. Emperyalizmle kurulan her “zorunlu” ilişki, geçici bir nefes alma alanı yaratsa bile, orta ve uzun vadede yeni bağımlılık biçimlerini beraberinde getirmiştir.

Dolayısıyla devrimci tutum, Kürt halkının özgürlük mücadelesini sahiplenirken, onu emperyalist planların ve bölgesel uzlaşmaların parçası haline getiren siyasal yönelimlere karşı açık ve net bir eleştiriyi de içerir. Bu eleştiri, Kürt halkına değil; onun adına mücadele hattı belirleyen siyasal çizgilere yöneliktir. Kürt halkının özgürlüğü, geçmişte defalarca görüldüğü gibi emperyalist güçlerin lütuflarında ya da bölge devletleriyle yapılan “tarihi uzlaşmalarda” değil; halkların ortak, anti-emperyalist ve sınıfsal mücadelesinde yatmaktadır.

Bu nedenle Kürt sorunu, bir uzlaşma meselesi değil; emperyalizm çağında çözümü ancak devrimci bir kopuşla mümkün olan tarihsel bir sorundur. Kürt halkının yanında durmak, tam da bu gerçeği gizlemeden, eğip bükmeden söylemeyi gerektirir.

a) Ulusal Baskı ve Sınıfsal Sömürü

Kürt halkının yaşadığı ezilme, yalnızca ulusal inkâr ve siyasal baskıyla sınırlı değildir; bu baskı, kapitalist üretim ilişkileri içinde sınıfsal sömürüyle iç içe geçmiştir. Kürt sorununun özgüllüğü tam da burada ortaya çıkar. Kürt emekçileri, hem egemen ulusun emekçileriyle aynı kapitalist sömürü ilişkilerine tabi kılınmakta, hem de ulusal kimlikleri nedeniyle ikinci bir baskı mekanizmasıyla kuşatılmaktadır. Bu ikili yapı, sorunu salt bir “eşit yurttaşlık” ya da “kültürel haklar” meselesi olmaktan çıkarır; doğrudan sınıflar mücadelesinin ve emperyalist tahakküme karşı mücadelenin bir parçası haline getirir.

Bu noktada sıkça gözden kaçırılan ya da bilinçli olarak bulanıklaştırılan temel ayrımlardan biri de Kürt ulusunun homojen bir bütün olmadığıdır. Kürt burjuvazisi, aşiret ileri gelenleri, yerel egemen sınıflar ve Kürt emekçileri arasında çıkar birliği değil, yapısal bir karşıtlık bulunmaktadır. Ulusal baskı koşullarında bu karşıtlık kimi zaman görünmez kılınır, “ulusal birlik” söylemiyle bastırılır. Ancak bu bastırma, sınıf çelişkilerinin ortadan kalktığı anlamına gelmez; tersine, egemen sınıfların kendi çıkarlarını “halkın ortak çıkarı” olarak sunmasının önünü açar.

Bu durum, Kürt sorununun tarihsel geçmişinde defalarca kendini göstermiştir. Emperyalist güçlerle kurulan ilişkiler, bölge devletleriyle yapılan pazarlıklar, çoğu zaman Kürt halkının emekçi kesimlerine değil; yerel elitlere, siyasal ve askeri önderliklere alan açmıştır. Bu süreçlerde Kürt emekçileri, hem savaşın yükünü omuzlamış hem de kurulan düzenlerin nimetlerinden en az payı almıştır. Bu gerçeklik, ulusal sorunun sınıfsal boyutunun göz ardı edilmesinin tesadüfi değil, siyasal bir tercih olduğunu göstermektedir.

Ulusal baskının varlığı, sınıf çelişkilerini askıya almaz; yalnızca farklı bir biçimde yeniden üretir. Ulusal kimlik üzerinden kurulan her siyasal temsil, eğer sınıfsal ayrımları görünmez kılıyorsa, kaçınılmaz olarak sınıf uzlaşmacı bir çizgiye savrulur. Bu savrulma, Kürt sorununun çözümünü emperyalist merkezlerin diplomatik masalarına, bölgesel güç dengelerine ve geçici ittifaklara bağlayan anlayışların teorik zeminini oluşturur. Oysa tarihsel deneyim, bu masalarda Kürt halkının değil, emperyalist çıkarların kazandığını defalarca göstermiştir.

Kürt emekçilerinin özgürleşmesi, Kürt burjuvazisinin ya da yerel egemen sınıfların güçlenmesiyle özdeşleştirilemez. Aksine, bu iki süreç çoğu zaman birbirinin karşısında konumlanır. Emperyalizmle uyumlu, piyasa ilişkilerine eklemlenmiş, aşiret ve sermaye ilişkilerini yeniden üreten her siyasal proje, ulusal baskının bazı biçimlerini yumuşatsa bile, sınıfsal sömürüyü derinleştirir. Bu da Kürt halkının geniş kesimleri açısından özgürlük değil, farklı bir bağımlılık biçimi anlamına gelir.

Bu nedenle Kürt sorunu, yalnızca “Kürtlerin sorunu” olarak değil, bölgedeki tüm emekçi sınıfların ve halkların ortak meselesi olarak ele alınmalıdır. Ulusal özgürlük mücadelesi, sınıf mücadelesinden koparıldığında, eninde sonunda emperyalizmin ve yerel egemen sınıfların denetimine girer. Kürt halkının gerçek kurtuluşu, ancak kendi içindeki sınıfsal ayrımları görünür kılan, emekçilerin çıkarlarını merkeze alan ve bölgesel ölçekte anti-emperyalist bir mücadele hattıyla birleşen bir siyasal perspektifle mümkündür.

b) Uzlaşma Çizgisi ve Cellatla Barışın Tarihsel Sonuçları

Kürt sorununun tarihsel seyri dikkatle incelendiğinde, belirli bir çizginin tekrar tekrar karşımıza çıktığı görülür. Bu çizgi, Kürt halkının özgürlük talebinin, her kritik dönemeçte “gerçekçilik”, “zorunluluk” ya da “dönemin koşulları” gerekçesiyle egemen güçlerle uzlaşma zeminine çekilmesidir. Bu uzlaşmalar, çoğu zaman kanın duracağı, kazanımların kalıcılaşacağı ve halkın nefes alacağı iddiasıyla savunulmuş; fakat neredeyse istisnasız biçimde daha ağır yenilgilerin, daha derin tasfiyelerin ve daha büyük hayal kırıklıklarının kapısını aralamıştır.

Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılışı bu açıdan öğretici bir örnektir. Sovyetler Birliği’nin bölgesel dengeler gereği İran’dan çekilmesiyle, Kürt hareketinin emperyalist güçler arası dengelere yaslanarak kurduğu siyasal yapı birkaç ay içinde ezilmiş; öncü kadrolar idam edilmiş, halk ağır bir baskı dalgasıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada sorun, tek başına güç dengesinin değişmesi değil; Kürt halkının kaderinin, kendi devrimci gücü yerine büyük güçlerin iradesine bağlanmış olmasıdır.

Benzer bir tablo 1988’de Halepçe’de, 1991 Körfez Savaşı sonrasında ve 2000’li yılların başından itibaren Irak Kürdistanı’nda da yaşanmıştır. Emperyalizmin “koruma”, “uçuşa yasak bölge” ya da “özerk yönetim” başlıkları altında sunduğu düzenlemeler, Kürt halkına gerçek bir özgürlük değil; denetimli, bağımlı ve kırılgan alanlar açmıştır. Bu alanlar, emperyalist çıkarlarla uyumlu olduğu sürece korunmuş, çıkarlar değiştiğinde ise Kürt halkı bir kez daha kaderiyle baş başa bırakılmıştır.

Uzlaşma çizgisinin en temel açmazı, özgürlük sorununu bir güçler dengesi meselesine indirgemesidir. Bu yaklaşımda halkın öz gücü, sınıfsal örgütlülüğü ve bölgesel devrimci ittifakları ikincil, hatta tali görülür. Asıl belirleyici olan, hangi emperyalist gücün neyi ne kadar desteklediği, hangi devletle hangi pazarlığın yapılabileceği haline gelir. Oysa bu tür pazarlıklar, Kürt halkını özne olmaktan çıkarıp, bölgesel ve küresel hesapların nesnesi haline getirir.

“Cellatla barış” olarak adlandırılabilecek bu yaklaşım, yalnızca ahlaki bir sorun değildir; doğrudan politik ve tarihsel bir sorundur. Çünkü cellatla kurulan her barış, güç ilişkilerini değiştirmediği sürece, baskının biçimini değiştirir ama özünü korur. Ulusal inkâr yerini denetimli tanımaya, açık askeri şiddet yerini idari ve ekonomik kuşatmaya bırakır. Ancak Kürt halkının emekçi kesimleri açısından değişen şey, yalnızca baskının yöntemi olur.

Bu çizginin bir başka sonucu da Kürt halkı içinde devrimci dinamizmin törpülenmesidir. Uzlaşma siyaseti, mücadeleyi aşağıdan yukarıya örgütlenen bir halk hareketi olmaktan çıkarıp, dar kadroların yürüttüğü diplomatik ve askeri manevralara indirger. Halktan talep edilen şey, kendi kaderini eline almak değil; yapılan pazarlıklara sabırla razı olmaktır. Bu durum, uzun vadede siyasal edilgenliği, umutsuzluğu ve dağılmayı beraberinde getirir.

Tarihsel deneyim açıkça göstermektedir ki, Kürt halkının karşı karşıya kaldığı her büyük yenilgi, emperyalist güçlerle ve bölge devletleriyle kurulan “zorunlu uzlaşmaların” ardından gelmiştir. Bu uzlaşmalar, ne ulusal baskıyı kalıcı olarak hafifletmiş ne de Kürt emekçilerinin yaşam koşullarında köklü bir iyileşme yaratmıştır. Aksine, her defasında daha dar bir siyasal alana sıkışma, daha ağır bir askeri ve siyasi kuşatma ve daha derin bir bağımlılık ilişkisi doğmuştur.

Bu nedenle uzlaşma çizgisinin eleştirisi, geçmişte yapılmış hataların soyut bir muhasebesi değil; bugünü ve geleceği doğrudan ilgilendiren bir zorunluluktur. Kürt sorununun çözümünü, emperyalist güçlerin lütfuna ya da bölge devletlerinin “iyi niyetine” bağlayan her yaklaşım, kaçınılmaz olarak yeni bir tasfiyenin zeminini döşer. Kürt halkının özgürleşmesi, cellatla barışta değil; bu düzeni yeniden üreten güç ilişkilerinin devrimci biçimde parçalanmasında yatmaktadır.

c) Kürt Sorunu Salt Kimlik Değil Bir Devrim Sorunudur

Kürt halkının tarihi, yalnızca kültürel ya da etnik bir kimlik mücadelesi olarak okunamaz. Bu mücadele, emperyalist-kapitalist dünya sistemi içindeki iki boyutlu bir baskıya karşı yürütülür; ulusal baskı ve sınıfsal sömürü. Marksist perspektiften bakıldığında, ulus sorunu, yalnızca devletin tanıması, özerklik verilmesi veya kültürel hakların güvenceye alınmasıyla çözülemez; sorun, toplumun üretim ilişkileri ve sınıfsal yapısıyla iç içedir.

Kürt halkı, tarih boyunca hem bölgesel devletlerin ulus-devlet politikaları hem de emperyalist müdahaleler karşısında sürekli ezilmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin çöküşü, Halepçe katliamı, Irak ve Suriye Kürtlerinin farklı dönemlerde uğradığı baskılar, bu ikili ezilmenin örnekleridir. Bu bağlamda Kürt özgürlük mücadelesi, sadece bir “kültürel tanınma” veya “dil ve eğitim hakkı” mücadelesi değildir; üretim araçları üzerindeki denetim, ekonomik bağımsızlık ve sınıfsal eşitlik mücadelesinin ayrılmaz parçasıdır.

Rojava deneyimi bu gerçeği karmaşık bir biçimde gözler önüne sermiştir. Kürt hareketi ve SDG’nin uygulamaya koyduğu model, aşağıdan yukarıya katılımcı ve çoğulcu bir yönetim perspektifi sunmuş; kadınların siyasal yaşamda öne çıkması ve farklı etnik-dini grupların temsili gibi kazanımlar sağlamıştır. Ancak Marksist kriterler açısından, bu model hâlâ devrim niteliğinde sayılabilecek mülkiyet ve üretim ilişkisi dönüşümünü gerçekleştirememiştir. Örneğin Rojava Toplumsal Sözleşmesi, bir taraftan çeşitli biçimlerde azınlık haklarından, çoğulculuktan, cinsiyet eşitliğinden vb. bahsederken diğer taraftan 41. maddesinde “Mülkiyet ve özel mülkiyet hakkı güvence altına alınır.”ifadesi geçer.

Marksist yaklaşım, Kürt özgürlük mücadelesinin ulusal ve sınıfsal iki bileşeninin bir arada ele alınmasını zorunlu kılar. Salt kimlik üzerinden yürütülen bir mücadele, halkın geniş kesimlerini sisteme bağımlı bırakır ve emperyalist müdahalelere karşı kırılgan hale getirir. Oysa Kürt hareketi, eğer gerçekten devrimci bir çizgide olsaydı, hem ulusal baskıya hem de sınıfsal sömürüye karşı ortak bir mücadele örgütlemeliydi. Bu açıdan bakıldığında, Kürt sorunu bir “devrim sorunudur”; halkın özgürleşmesi, kendi kaderini tayin etmesi ve üretim araçları üzerinde kontrol sahibi olması ile doğrudan bağlantılıdır.

Bu çerçevede, Kürt hareketinin tarih boyunca farklı zamanlarda yaptığı uzlaşmalar ve emperyalist işbirlikleri, yalnızca taktiksel hatalar değil; aynı zamanda sorunun yapısal doğasına uygun olmayan stratejilerin sonucudur. Bugünkü mutabakat ve entegrasyon tartışmaları da salt bir güvenlik ve idari çözüm olarak değil, bu tarihsel ve sınıfsal bağlam içinde okunmalıdır. Aksi takdirde, süreç Kürt halkının özneleşme kapasitesini zayıflatabilir ve tarihin bilinen döngüsünü yeniden üretebilir.

Özetle, Kürt halkının yanında olmak, yalnızca kültürel hakları veya siyasi temsil taleplerini desteklemekle sınırlı bir iş değildir. Bu, aynı zamanda Kürt emekçilerinin üretim ilişkileri içindeki konumuna, sınıfsal örgütlenmesine ve emperyalist müdahalelere karşı bağımsız bir duruş sergilemesine de destek vermek anlamına gelir.

II- 30 Ocak Mutabakatı: Ateşkes mi Tasfiye mi?

30 Ocak 2026 tarihinde basına yansıyan “Şam ve SDG anlaştı” haberleri, ilk bakışta bir ateşkes ve kademeli entegrasyon metni olarak sunuldu. SDG’nin açıklaması, anlaşmanın askeri ve idari güçlerin entegrasyonu, güvenlik güçlerinin şehir merkezlerine girişi ve özerk kurumların devlete katılımını içerdiğini belirtiyordu:

“Suriye Demokratik Güçleri ile Suriye hükümeti arasında, kapsamlı bir anlaşma uyarınca ateşkese varılmış; iki taraf arasındaki askeri ve idari güçlerin kademeli bir entegrasyon süreci üzerinde de mutabakata varılmıştır.” (SDG)

Metin, ayrıca Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçlerinin girmesi, SDG’nin üç tugayından oluşan bir askeri tümen kurulması, Kobani güçlerinin Halep vilayetine bağlı bir tugay olarak entegre edilmesi, sınır kapıları, enerji sahaları ve havalimanlarının merkezi otoriteye devri gibi maddeleri içeriyordu. Yani biçimsel olarak bir barış ve istikrar mekanizması öngörülüyordu; ancak Marksist bir perspektiften bu tablo, SDG’nin silahlı-siyasal yapısının merkezi burjuva devlet aygıtı içine çözülmesi ve kademeli olarak tasfiye edilmesi anlamına geliyordu.

a) Mutabakatın Sınıfsal ve Ulusal Bağlamı

Marksist bakış açısıyla bu tür mutabakatlar, salt güvenlik veya idari meseleler olarak okunamaz. Burada kritik mesele şudur; bu anlaşma, Kürt halkının özgürleşmesine mi hizmet ediyor, yoksa onların özyönetim kapasitesini merkezi devlet aracılığıyla tasfiye mi ediyor? Tarihsel örnekler, uzlaşma ve entegrasyon süreçlerinin çoğunlukla ulusal özneleri zayıflatma yönünde işlediğini gösteriyor.

Kürt halkı, emperyalist-kapitalist sistem içinde hem ulusal baskıya hem de sınıfsal sömürüye maruz kaldığı için, “ateşkes” veya “entegrasyon” biçimindeki mutabakatlar, eğer sınıfsal güç ilişkilerini değiştirmiyorsa ve ulusal özyönetimi güvence altına almıyorsa, devrimci bir kazanım olarak değerlendirilemez. Tam tersine, SDG’nin özyönetim ve askeri kapasitesinin devlet aygıtı içinde eritilmesi, Kürt halkının devrimci potansiyelini sınırlayan bir merkezileşme olarak okunmalıdır.

b) Mutabakat ve Emperyalist Boyut

Rojava deneyimi, ABD ve diğer emperyalist aktörlerin müdahaleleriyle şekillendi. SDG güçleri, tarihsel olarak Fırat’ın doğusunda yoğun bir kontrol alanı oluşturmuş, dönem dönem batı bölgelerinde de etkili olmuştur. Ancak 30 Ocak mutabakatı ve son gelişmeler, SDG’nin Fırat’ın batısındaki askeri varlığını önemli ölçüde azaltarak gücünü Fırat’ın doğusuna yoğunlaştırmasına yol açtı. Bu bağlamda mutabakat, yalnızca iç siyasi bir uzlaşma değil; emperyalist güçlerin çıkarları çerçevesinde yeniden düzenlenmiş bir coğrafi ve siyasal dengeyi de temsil ediyor. Kürt hareketinin geçmişteki emperyalist işbirlikleri ve stratejik ittifakları, bu tür anlaşmaların halk lehine değil, merkezi devlet ve dış güçler lehine işlediğini göstermektedir.

c) Mutabakatın Güncel Sonuçları

Bugünkü mutabakat, SDG’nin askeri yapısının tümen ve tugaylara ayrılarak Suriye ordusu bünyesinde eritilmesini, özerk kurumların devlet kurumlarına entegre edilmesini ve şehirlerde güvenlik güçlerinin varlığının devlet kontrolüne alınmasını öngörüyor. Bu, Kürt halkı için doğrudan bir demokratik kazanım sağlamıyor; aksine merkezi devletin denetimi altında, Kürt özyönetimini parçalayacak bir tasfiye süreci başlatıyor.

Buna karşılık, anlaşmanın şimdilik bir “kazanım” olarak görülebilecek yönleri de vardır. Şehirlerde çatışmaların durması, bazı kamu hizmetlerinin devamı ve sivillerin güvenliği açısından kısa vadeli istikrar sağlanabilir. Ancak Marksist perspektiften bakıldığında bu tür “istikrar”lar, halkın devrimci kapasitesini sınırlayan ve uzun vadeli özgürleşmeyi engelleyen araçlar olarak işlev görebilir.

III-SDG’nin Merkezi Devlete Dahil Edilmesi

30 Ocak mutabakatının en kritik maddelerinden biri, SDG’nin askeri ve idari yapısının merkezi devlet mekanizmalarına kademeli olarak entegrasyonudur. Basın açıklamalarında bu süreç şöyle özetlendi: “Bölgedeki güvenlik güçlerinin entegrasyon sürecinin başlatılması, Suriye Demokratik Güçleri’nden üç tugayı içeren bir askeri tümen oluşturulması ve Kobani güçleri için Halep vilayetine bağlı bir tugay kurulması planlanmaktadır.” (SDG)

Süreç, dört aşamalı olarak planlanmış: askeri düzenlemeler, güvenlik ve idari entegrasyon, hayati tesislerin devri ve sivil kurumların merkezi otoriteye katılması. Görünen amaç, SDG’nin hem askeri hem de idari kapasitesini devlet aygıtı içine dahil etmek ve merkezi otoritenin bölgedeki tek güç haline gelmesini sağlamak.

a) Askeri Gücün Erimesi ve Tasfiyesi

Askeri açıdan bu adım, SDG’nin özerk silahlı kapasitesinin tümen ve tugay yapıları içinde eritilmesi anlamına geliyor. Bu süreç “güç erimesi” ve tasfiye olarak değerlendirilebilir. SDG, sahada kendi komuta yapısını kurmuş, yerel topluluklardan asker ve gönüllülerle beslenmiş bir örgütlenmeydi. Şimdi bu yapının merkezi devlet bünyesinde yeniden organize edilmesi, özyönetim güçlerinin parçalanması demektir.

Özellikle Kobani güçlerinin Halep vilayetine bağlı bir tugay olarak dahil edilmesi, hem coğrafi hem de siyasal anlamda merkezi otorite tarafından denetim altına alınmayı simgeliyor. Bu tasfiye süreci, geçmişte Kürt hareketinin yaşadığı benzer süreçleri çağrıştırıyor; özü, ulusal ve askeri kapasitenin merkezi devletlerle uzlaşmalar yoluyla eritilmesidir.

b) Özyönetimin Sona Ermesi

Mutabakatın idari boyutu, özerk yönetim kurumlarının devlet kurumlarıyla birleştirilmesini ve sivil personelin kadrolarının korunmasını içeriyor. SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki yerel meclisler, kamu hizmetleri ve eğitim sistemleri artık merkezi devlet denetimine tabi olacak.

“Özerk Yönetim kurumlarının Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi ve sivil çalışanların kadrolarının korunması planlanmıştır.” (SDG)

Görünürde sivil kadroların korunması bir güvence olarak sunulsa da bu adım, merkezi devletin bölgedeki karar alma yetkisini pekiştirmesi anlamına geliyor. Yerinden yönetim mekanizmaları, kendi bütçesini, politik önceliklerini ve eğitim programlarını belirleme kapasitesini kaybediyor. Marksist bir yorumla bu, sınıfsal ve ulusal özne olarak Kürt topluluğunun bağımsız hareket alanının kısıtlanmasıdır.

C) Üst Kadroların Kontrolü

Pratikte, entegrasyon süreci üst kadroların merkezi devlet tarafından belirlenmesi anlamına gelirken, yerel ve alt kademedeki toplulukların temsil gücü sınırlanıyor. Üst yönetim kadrolarının kimi noktalarda aşiret ileri gelenlerinden oluştuğu, dolayısıyla da sınıf ilişkilerinden bağımsız bir katılım mekanizmasının örgütlenemediği daha önce de çeşitli biçimlerde dile getirilmişti.

Dolayısıyla, SDG’nin merkezi devletle entegrasyonu, sadece siyasi özerkliği değil, aynı zamanda sınıfsal özerkliği de sınırlandırıyor. Savaş koşullarında hayatta kalma ve kısa vadeli güvenlik sağlama hedefiyle yapılmış gibi görünen bu süreç, uzun vadede Kürt hareketinin devrimci kapasitesini önemli oranda sınırlayacaktır.

d) Kürt Sorununun Tasfiyesi

Entegrasyonun bir diğer boyutu, ulusal hakların devletin tekeline alınmasıdır. Mutabakat, sınır kapıları, enerji sahaları ve havalimanlarının merkezi otoriteye devrini içeriyor. Bu, Kürt bölgelerinin ekonomik ve stratejik bağımsızlığının sınırlandırılması anlamına gelir. Gerçekte, ulusal baskı ve ekonomik bağımlılık birbirine bağlıdır; SDG’nin askeri ve idari kapasitesinin eritilmesi, Kürt halkının hem ulusal hem de sınıfsal bağımsızlığını zayıflatmaktadır.

e) Enerji ve Sınır Kapıları

Mutabakatta Rojava’nın enerji kaynakları, sınır kapıları ve havalimanlarının devlet kontrolüne geçmesi de öngörülmüştür:

“Rümeylan ve Süveyde petrol sahalarının Enerji Bakanlığı tarafından devralınması, Kamışlı Havalimanı’nın Sivil Havacılık Kurumu tarafından devralınması, Semalka ve Nusaybin sınır kapılarının devri” (Rudaw, 30.01.2026)

Bu düzenlemeler, Kürt hareketinin ekonomik bağımsızlığını ortadan kaldırmakta, bölgede üretim ve ticaret ilişkilerini merkezi burjuva devleti denetimine sokmaktadır. Marksist bir bakışla bu, yalnızca siyasi değil, sınıfsal bir tasfiye anlamına gelir. Yerel üretim ve ekonomik kaynaklar merkezi kapitalist yapı ile bütünleştirilerek, bağımsız sınıfsal güç odakları etkisiz hale getirilir.

IV-Rojava Deneyimi ve Marksist Perspektiften Değerlendirme

Rojava deneyimi, pek çok sol yapı ve Kürt hareketi destekçisi tarafından “devrim” olarak adlandırılsa da Marksist bakış açısıyla bu tanım oldukça tartışmalıdır. Devrim ise Marksistler açısından hiç de tartışmalı değildir. “Devrimsiz devrim”, “yatay geçiş”, “üretim araçları üzerinden atlayarak devrim iddiasında bulunma” gibi yapılabilecek eleştirel tanımların ortak noktası, böyle bir devrimin olamayacağını anlatmasıdır.

a) Özyönetim ve Kimlik Temsili

Rojava’nın en öne çıkan özelliği, farklı etnik ve dini grupların kendi kimlikleriyle temsil edilebildiği aşağıdan yukarıya örgütlenmiş meclislerdir. Teorik olarak bu, demokratik ve katılımcı bir model sunmaktadır. Ancak pratikte, aşiretler ve güçlü toplumsal gruplar bu temsil mekanizmalarında belirleyici olmuştur. Bu konuda en çapıcı örneklerden biri, Şammar aşireti lideri Şeyh Humaydi Daham al-Hadi’nin Cizir kantonu eş başkanlığı yapmasıdır.

Rojava’da özellikle Deyrizor, Rakka ve Cizir’in güney hattında, Arap aşiretleriyle kurulan ilişki çoğu zaman bireysel yurttaş temsili üzerinden değil, aşiret liderleri üzerinden kolektif pazarlık şeklinde yürütüldü. Birçok aşiret şeyhi SDG’ye asker vermiş, karşılığında yerel yönetimlerde orantısız temsil, güvenlik ve ekonomik ayrıcalıklar elde etmiştir. Bu durum, teorideki “bireylerin ve komünlerin doğrudan katılımı” fikriyle çelişen bir tablo yaratmıştır.

Bu, meclislerin tabandan yükselen organlar olmaktan ziyade, mevcut toplumsal hiyerarşilerin yeniden üretildiği alanlara dönüşebildiğini gösterdiği gibi özyönetim modelinin idealize edilmiş demokratik iddiasıyla da çelişir. Bu nedenle, halkın günlük yaşamına doğrudan müdahale edebilen özyönetim pratikleri sınırlı kalmış; sınıfsal ve ekonomik eşitsizlikler ise büyük ölçüde korunmuştur.

b) “Kadın Devrimi” ve Sınıfsal Sınırlılıklar

Rojava deneyiminin en çok öne çıkan söylemlerinden biri “kadın devrimi”dir. Kadınların eş başkanlık sistemi, kadın meclisleri ve YPJ gibi yapılar aracılığıyla siyasal ve toplumsal alanda görünürlük kazanması, kuşkusuz bölge koşulları düşünüldüğünde önemli bir ilerleme olarak değerlendirilebilir. Ancak bu kazanımlar, SDG bünyesinde yer alan aşiret yapıları ve derin sınıfsal hiyerarşiler tarafından ciddi biçimde sınırlandırılmıştır.

Özellikle Arap aşiretlerinin belirleyici olduğu bölgelerde, ataerkil ve sınıfsal ilişkiler kadınların kamusal yaşama katılımını fiilen kısıtlamış; kadın temsili çoğu zaman sembolik düzeyde kalmıştır. Kadınların siyasal yapılarda yer alması teşvik edilirken, gündelik yaşamda mülkiyet, aile içi emek, erken evlilik ve erkek egemen otorite ilişkileri büyük ölçüde korunmuştur. Bu durum, kadın özgürleşmesinin toplumsal sınıf ilişkilerinden bağımsız olarak sürdürülemeyeceğini açıkça göstermektedir.

Dolayısıyla Rojava’daki kadın katılımı, merkezi bir politik hedef olarak öne çıkarılmış olsa da üretim ilişkileri ve geleneksel sınıfsal yapılar dönüştürülmediği sürece yapısal bir sınırla karşı karşıya kalmıştır. Marksist bir perspektiften bakıldığında, kadınların siyasal temsiline dayalı bu kazanımlar, sınıfsal eşitsizlikleri aşmadığı ölçüde kalıcı bir toplumsal dönüşüm yaratmamakta; “kadın devrimi” söylemi, devrimci bir kopuştan ziyade reformist bir çerçevede kalmaktadır.

c) Ekolojik Devrim ve Yapısal Sınırlılıklar

Rojava’da “ekolojik devrim” söylemi sıkça dile getirilmiş ve özellikle su yönetimi, yerel tarım girişimleri ve orman alanlarının korunması gibi konularda bir vizyon olarak sunulmuştur. Ancak mevcut tablo, bu söylemin büyük ölçüde retorik düzeyde kaldığını göstermektedir. Savaş koşulları, dış finansman kaynaklarının sınırlılığı ve özellikle petrol gelirlerine dayalı ekonomik yapı, ekolojik politikaların fiilen uygulanmasını ciddi biçimde engellemiştir. Örneğin, enerji ve altyapı projeleri çoğunlukla petrol gelirlerine bağımlı biçimde yürütülmüş; çevresel sürdürülebilirlik ikinci planda kalmıştır.

Benzer şekilde tarımsal kolektif girişimler, ekonomik ve askeri önceliklerin gölgesinde sınırlı bir etki alanına sahip olmuştur. Bu, Rojava’da ekolojik gündemin, toplumsal ve ekonomik ilişkilerde radikal bir dönüşüm yaratacak yapısal bir devrim yerine, sınırlı ve parçalı bir uygulama olarak kaldığını ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla ekolojik söylem, diğer alanlardaki sınıfsal ve ekonomik yapılar gibi, fiilen korunmuş sermaye ve mülkiyet ilişkileriyle sınırlanmıştır. Üretim araçlarının ve kaynakların dönüştürülmediği koşullarda, ekolojik hedeflerin tek başına bir “devrim” niteliği taşıması mümkün değildir; Rojava deneyimi, ekolojik boyut dahil, yapısal dönüşümü sınırlı bir politik proje olarak ortaya koymaktadır.

d) Ulusal Sorun ve ABD Müdahalesi

Rojava deneyimi, ulusal bir özgürleşme projesi olarak tartışıldığında, dış müdahalelerin belirleyici rolü açık biçimde görülmektedir. Özellikle ABD’nin askeri müdahalesi, silah ve lojistik desteği, SDG’nin Arap nüfusun yoğun olduğu bölgeleri kontrol altına almasını mümkün kılmıştır. Bu durum, Kürt ulusal projesinin dış güçlere bağımlı bir yapıya dönüşmesine yol açmıştır.

ABD desteği, SDG’nin askeri kapasitesini arttırsa da bu müdahale Rojava’nın ulusal özerkliğini fiilen sınırlandırmıştır. Ulusal kararlar, stratejik öncelikler ve güvenlik politikaları büyük ölçüde dış aktörlerin çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir. Bu bağımlılık, Rojava’nın kendi kaderini tayin etme kapasitesini sınırlamakta ve ulusal projeyi emperyalist müdahale karşısında kırılgan bir yapı haline getirmektedir.

Sonuç olarak, ulusal özgürleşme söylemi ile pratikteki bağımlılık ilişkisi arasındaki gerilim, Rojava deneyiminin kendi koşulları içinde sınırlı bir özerklik ve yapısal dönüşüm kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir.

V-Kürt Halkının Hakları ve Eğitim Sorunu

30 Ocak Mutabakatı yalnızca askeri ve idari entegrasyonu kapsamakla kalmayıp, sivil haklar, eğitim ve kamu kurumlarının devri gibi alanlarda da merkezi kontrolü güçlendirmektedir. Resmî metinlerde bu alanlarda “hakların korunması” ve özerk yönetimlerin yetkili kılınması öne çıkarken, pratikte bu hakların uygulanması sınırlı kalmıştır. Örneğin, eğitim müfredatları, dil ve kültürel haklar merkezi standartlar ve kaynak yetersizlikleri nedeniyle çoğu bölgede sınırlı biçimde uygulanabilmiştir; yerel yönetimler sadece sembolik ölçekte söz hakkına sahip olmuştur.

Marksist bir perspektifle bakıldığında, bu durum, hukuki garantilerin ve retoriğin toplumsal güç ilişkilerini dönüştürmeye yetmediğini göstermektedir. Merkezi kontrol ve mevcut ekonomik-sosyal hiyerarşiler korunduğu sürece, eğitim ve sivil haklardaki kazanımlar yalnızca yüzeysel bir reform niteliği taşır; yani gerçek bir toplumsal dönüşüm ve sınıfsal eşitlik sağlanmamaktadır.

a) Sivil Kurumların Devralınması

 30 Ocak Mutabakatı metni, sivil personelin kadrolarının korunacağını öne sürmektedir:

“Suriye hükümetinin Haseke ilindeki tüm sivil kurumları devralması, özerk yönetim kurumlarının devlet kurumlarıyla birleştirilmesi ve bu kurumlarda çalışan sivil personelin kadroya alınarak görevlerinin güvence altına alınması öngörülmektedir.” (Rudaw, 30.01.2026)

Bu ifade bir güvence sunuyor gibi görünse de pratikte sürecin etkileri çok daha sınırlıdır. Özerk yönetimlerin kendi politik ve sosyal önceliklerini uygulama kapasitesi büyük ölçüde ortadan kalkmaktadır. Kadro güvenliği sağlanmış olsa da memurlar artık merkezi devletin hiyerarşik denetimi altında çalışmakta; bağımsız karar alma yetkileri sınırlanmakta ve ulusal-kültürel programlarını uygulayabilme olanağı büyük ölçüde kaybolmaktadır.

Bu durum, yasal veya sembolik hakların toplumsal ve siyasal güç ilişkilerini dönüştürmediğini gösterir. Özerk yapılar, fiilen merkezi denetim altına alınmış; kadro koruma yalnızca biçimsel bir güvenceye dönüşmüştür. Bu, Rojava deneyiminin özerklik iddiasının, devletin yapısal gücü ve hiyerarşisi karşısında sınırlı kaldığını ortaya koymaktadır.

b) Eğitim Hakkı ve Dil Politikası

Mutabakat, Kürt toplumu için eğitim hakkının sembolik tanınmasını da içeriyor.

“Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi tarafından verilen tüm ilk, orta, lise ve üniversite diplomaları ile meslek yüksekokulu belgelerinin denklik ve resmi onayının sağlanması.” (Rudaw, 30.01.2026)

Görünürde diplomaların tanınması bir kazanım gibi görünse de eğitim müfredatının merkezi denetim altında şekillendirilmesi, Kürtlerin kendi dil ve kültürel perspektifini eğitim yoluyla üretme kapasitesini sınırlıyor. Gerçekte bu, yalnızca ulusal kimliğin değil, aynı zamanda toplumun sınıfsal tabanının ideolojik yeniden üretimini de merkezileştiren bir düzenlemedir.

Rojava deneyimi, özellikle kadınların ve yerel toplumların siyasal katılımını artırmayı amaçlayan bir eğitim ve toplumsal bilinç modeline sahipti. Ancak mutabakat ile bu model, merkezi ideolojik normlara bağlanmakta ve toplumsal özgünlükler baskı altına alınmaktadır. Bu durum, Kürt halkının kendi sınıfsal çıkarlarını ifade etme kapasitesini de sınırlamaktadır.

 c) Yerinden Edilmiş Halkların Geri Dönüşü

Mutabakat metni, yerinden edilenlerin bölgelerine dönüşünü güvence altına almayı öngörüyor.

“Tüm yerinden edilmiş kişilerin (Afrin, Şeyh Maksud, Resulayn / Serekaniye) şehir ve köylerine dönüşünün sağlanması ve bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.” (Rudaw, 30.01.2026)

Bu maddeler, Kürt halkının temel hakları olarak sunulsa da pratikte merkezi denetim ve devlet mekanizmalarına bağımlılık, geri dönüşün gerçek anlamda özyönetimle gerçekleşmesini engellemektedir. Ulusal perspektiften bakıldığında, bu dönüş süreci, Kürt topluluklarının kendi siyasal ve ekonomik özerkliklerini yeniden inşa etmesini engelleyen bir mekanizma olarak işlev görmektedir.

VI-Sonuç Yerine

a) Sınıfsal ve Devrimci Sonuçlar

Kürt halkının özgürlük mücadelesi, salt kimlik veya kültürel haklar ekseninde okunamayacak, tarihsel ve sınıfsal boyutları olan bir devrim sorunudur. Rojava deneyimi, özyönetim, kadın katılımı ve farklı toplumsal kesimlerin temsili gibi önemli kazanımlar sunmuş olsa da üretim ilişkilerinde ve sınıfsal yapıda köklü bir dönüşüm gerçekleştirmemiştir. Dolayısıyla mevcut kazanımlar, devrim niteliği taşımayan sınırlı reformlar olarak değerlendirilmelidir.

30 Ocak mutabakatı ise, kısa vadeli istikrar ve çatışmasızlık sağlama iddiası taşısa da SDG’nin askeri ve idari kapasitesinin merkezi devlet bünyesinde eritilmesiyle Kürt hareketinin özyönetim ve devrimci potansiyelini sınırlamaktadır. Siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarında sağlanan bu biçimsel kazanımlar, uzun vadede ulusal ve sınıfsal bağımsızlığı tehdit eden bir tasfiye mekanizmasına dönüşme potansiyeli taşımaktadır.

Bu tablo, Kürt özgürlük mücadelesine dair Marksizmin temel tezlerini yeniden doğrulamaktadır. Gerçek özgürlük, emperyalist güçlerin lütfuna veya merkezi devletlerle yapılan geçici uzlaşmalara dayandırılamaz. Kürt halkının özgürlüğü, kendi toplumsal ve sınıfsal gücüyle, anti-emperyalist ve halklar arası dayanışma üzerinden inşa edilebilir. Bu nedenle devrimci dayanışma, Kürt halkının yanında durmayı; fakat aynı zamanda onu yeni bağımlılık ilişkilerine eklemleyen siyasal çizgilere karşı eleştirel ve ilkeli bir tutumu zorunlu kılmaktadır.

Özetle, Kürt sorununun çözümü, yalnızca sembolik kazanımlar veya geçici ateşkesten değil; üretim ilişkilerinin, sınıfsal eşitsizliklerin ve emperyalist bağımlılık biçimlerinin radikal biçimde dönüştürülmesinden geçmektedir. Kürt halkının özgürleşmesi, tarihsel sorumluluğu göğüsleyen devrimci bir perspektifle, kendi kaderinin öznesi olarak hareket etmesiyle mümkündür.

Bu nedenle 30 Ocak mutabakatının anlamı, yalnızca Suriye sahasıyla sınırlı bir çözüm arayışı olarak değil; Kürt siyasetinin bölge genelinde hangi sınıfsal ve siyasal hat üzerinden yeniden biçimlendirildiği sorusuyla birlikte ele alınmalıdır.

b) Bölgesel Yeniden Dizayn ve Barzani Çizgisinin Rolü

30 Ocak mutabakatı yalnızca Şam–SDG hattında okunabilecek bir gelişme değildir; süreç, Irak Kürdistanı merkezli Barzani çizgisinin bölgesel rolünün belirgin biçimde öne çıkarılmasıyla birlikte ele alınmalıdır. Son dönemde Barzani yönetiminin, ABD ve Batılı güçlerle koordinasyon halinde, Suriye Kürtleri açısından “dengeleyici”, “arabulucu” ya da fiili bir “hamî” gibi sunulması, tesadüfi değildir.

Barzani çizgisi, tarihsel olarak Kürt ulusal mücadelesini emperyalist güçlerle uyumlu, piyasa ilişkilerine entegre ve bölge devletleriyle uzlaşmacı bir hatta sabitleyen bir rol oynamıştır. Irak Kürdistanı’nda inşa edilen model; güçlü bir yerel burjuvaziye, aşiret ilişkilerine ve dış müdahalelere dayanan, sınıfsal eşitsizlikleri derinleştiren bir yapı üretmiştir. Bu modelin bugün Rojava’ya ve daha geniş anlamda Suriye Kürtlerine “çözüm” olarak sunulması, Kürt özgürlük mücadelesinin devrimci içeriğinin tasfiyesini hedefleyen bölgesel bir projeye işaret etmektedir.

ABD açısından Barzani’nin öne çıkarılması, Kürt hareketinin farklı parçalarını ortak bir anti-emperyalist hatta değil; tersine, denetlenebilir, merkezileştirilebilir ve bölge devletleriyle uyumlu bir çizgide hizalama amacını taşımaktadır. Bu bağlamda Barzani, Kürt halklarının özgürleşmesinin değil; emperyalist istikrar siyasetinin yerel garantörlerinden biri haline getirilmektedir.

Bu durum, Kürt sorununun parçalar arası bir dayanışma ve ortak devrimci perspektif temelinde değil; yerel egemen sınıflar ve emperyalist merkezler aracılığıyla “yönetilebilir” hale getirilmesi anlamına gelir. Barzani çizgisinin bölgesel hami gibi sunulması, Kürt halklarının özneleşmesini güçlendiren bir gelişme değil; onları sınıfsal ve siyasal olarak daha derin bir bağımlılığa sürükleyen bir yönelimdir.

Dolayısıyla 30 Ocak mutabakatı, yalnızca SDG’nin merkezi devlete entegrasyonu değil; aynı zamanda Kürt siyasetinin bölge genelinde Barzani tipi uzlaşmacı, sınıf-üstü ve emperyalizmle uyumlu bir modele doğru yeniden dizayn edilmesinin parçası olarak okunmalıdır.

Devrimci Hareket

31 Ocak 2026

 

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
devrimcih@yahoo.com

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi