ÖNSÖZ
Giderek her yeri ve her şeyi ele geçirmeye, geliştirdikleri araçlarla toplumsal dokunun kılcallarına dek işlemeye çalışan günümüzün egemen güçleri, havucun yanında sopaya yani zorun yanında rızaya da başvuruyor; sadece ekonomide değil geleneksel sol değerlerimizde, ölçü ve yöntemlerimizde de içselleşmenin olanaklarını zorluyor. Böyle yaparak an’la gelecek, yöntemle yaşam arasında bağ kurmamız engellenmek isteniyor. Böylece “yalnız ve yöntemsiz” kalan birey, istenen yere yönlendirilebilecek, kolaylıkla teslim alınacaktır.
Kişi, bireysel arayış ve çözüm yollarına yöneldiğinde; ona, girdiği yolun daha da kötü sonuçlar doğuracağını, kişiselleşen ve daralan hayatında daha yoğun mutsuzluklar yaşayacağını anlatma şansı bile kalmıyor.
Çarpık kapitalizmin çarpık kenti, çarpık aklı, çarpık sanatı, çarpık aşkı ve hatta çarpık devrimciliği olur mu? Bunun, kişinin kendine ait bir kimliği olamamasıyla, olgunun özüne inemeyen sabırsızlıkla, derme-çatma duruş ve üretimlerle bir ilintisi var mı? İnsanların güzel bir şey için bile emek harcamaya erinmesinin; bireysel, sınırlı ve günü kurtaran çözümlere yönelmesinin sistemle nasıl bir ilintisi var? Pek çok insanın kafa yorduğu bu sorulara yanıt ararken kavranması gereken öncelikli konunun yeni sömürgecilik olduğunu söyleyebiliriz.
Yeni sömürgecilikle beraber kapitalizm; kıtalarda, ülkelerde, ekonominin bütününde ve giderek tek tek sektörlerde nasıl derinliğine işlediyse, genelde toplumun özelde insanın beyninin ve ruhunun ele geçirilmesinde de derinliğine işledi. Birincisini emperyalist üretim ilişkileriyle, diğerini emperyalist kültürle yaptı. Örneğin Kuzey ormanlarının talanı ile toplumsal dokunun talanı, aynı saldırının farklı parçalarıdır. Bu saldırıya kimse tek başına direnemez. Direnmenin ve başarmanın koşulu anlamaktır; alternatif yöntemle donanmak, kimlerle nasıl bir araya gelmek gerektiğini bilmektir.
Konumuz bağlamında söylersek; yeni sömürgeciliği anlamak için sömürgeciliği ve emperyalizmi anlayacağız. Sömürgeciliği anlayacağız ki tekel öncesi dönemden tekel dönemine ve bugüne dek geçirdiği evrimi kavrayabilelim. Emperyalizmi anlayacağız ki; birinci, ikinci ve üçüncü bunalım dönemlerinin niteliklerini ve aradaki farkı kavrayabilelim.
Nasıl bir örgütlenme, mücadele ve çalışma tarzı gerektiğini anlamak için, nasıl bir ülkede yaşadığımızı kavrayacağız; bunun da koşulu yeni sömürgeciliği derinliğine kavramaktır.
Bugün solda en büyük sorunlardan biri de temel teorik tezlerin, hayattan kopuk ezberler/formüller olarak ele alınmasıdır. Devrimciliğin bir fiile, bir duruş ve karaktere, cesaret-kahramanlık gibi ölçülere kadar daraltılmasının sebebi budur.
Hatırlanacak olursa Hareket, 1977’de yayınladığı Bildirge’de temel teorik tezlere genel boyutuyla değinmiş de olsa, deyim yerindeyse o tezleri önceleyen tanım ve görevlere ağırlıkla yer vermişti. “Biz bugün bir parti kurmuyoruz. Yukarıda anlattığımız türden bir parti, birtakım insanların bir araya gelip ‘biz parti kuruyoruz’ demeleriyle kurulacak bir şey değildir.” ifadesi tam da bu durumu anlatıyor. Hatta diyebiliriz ki Mahir’in dogmatik yorumunu ifade eden duruşlarla yapılan tartışmalar eşliğinde, süreç içinde temel teorik tezler geliştirilip günün gerektirdiği içerikte kavranması sağlandı.
Bugün de ideolojik-politik perspektifi doğru kavramak, dün-bugün diyalektiği içinde görevlerin güncel olanıyla stratejik olanını birbiri ile ilişkilendirebilmek için, yeni sömürgecilikten başlayarak temel önemdeki konuları dogmatikliğe düşmeyen bir üretkenlikte incelemek/değerlendirmek gerekiyor.
Sömürgeye Bağımsızlık Görüntüsü: Yeni Sömürgecilik
Giderek evrim geçiren, egemen sınıfların ihtiyaçları çerçevesinde güncellenen yeni sömürgeciliğin, günümüzdeki uygulanma biçiminin anlaşılması, temel niteliklerinin anlaşılmasıyla doğrudan ilintilidir.
Yeni sömürgecilik, açık işgal koşullarında uygulanan klasik sömürgecilikten farklı olarak, sömürgeciliğin çeşitli araç ve yöntemlerle örtülerek gizlenmesi; ekonomik, siyasi, askeri, kültürel alanda yaşanan bağımlılığa rağmen, bağımsızlık görüntüsü verilmesidir. Bu yöntemle emperyalizm içselleşmekte, sadece limanları veya şehirleri değil, ülkenin ve yaşamın her alanını işgal etmekte; ekonomide sömürü derinleştirilirken; eğitim, kültür, sanat vb. alanlarda da emperyalist tahakküm dayatılmaktadır.
Sanıldığının aksine, sömürgeciliğin gizlenmesi, sömürünün ve baskının oranını azaltmamakta, bağımsızlık görüntüsü eşliğinde, ülkenin tüm değerlerinin peşkeş çekilmesi daha sorunsuz/itirazsız biçimde gerçekleşmektedir.
Yeni Sömürgecilik, Kapitalizmin Yaygınlaşmasıdır
Yeni sömürgecilik, kıtaların derinlemesine sömürüsüdür. Diğer bir ifadeyle, kapitalizmin önündeki engelleri kaldırarak yaygınlaşmasıdır. Şehirleşme, haberleşme ve ulaşım, kapitalizmin yaygınlaşmasının, dolayısıyla yeni sömürgeciliğin temel önemdeki araçlarıdır.
Kapitalizm, ekonomide özelleştirme, toplumda bireycileştirmedir; gıdada hormon, GDO ve dolayısıyla sağlığın yitirilmesidir; kültürde yozlaşmadır, değer erozyonu ve tüketimdir. Bu sistemin yaygınlaşması, savaş, hastalık, güvencesizlik, açlık, vb.ni beraberinde getirir; Irak ve Afganistan’daki karşılığı işgal, Libya’daki karşılığı yıkım, Gazze’deki karşılığı soykırım, Suriye’deki karşılığı ise savaş taşeronluğudur. Emperyalizmin, dolayısıyla tekellerin doğrudan sonucu siyasal gericiliktir; yeni sömürge ülkelerdeki ifadesi faşizmdir. Sömürge madenciliği, sömürge tarımı, sömürge hukuku, sömürge sanayisi ve benzerleri bir sonuçtur.
Sömürüde Derinlik ve Çeşitlilik, Pazar Alanlarında Genişleme
İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasında dünya ölçeğinde hızla yaygınlaşan ve özünde derinliğine sömürü demek olan yeni sömürgecilik; özellikle ’89 sonrasında, sosyalist alternatif tehdidinin konjonktürel olarak ortadan kalkmasıyla, çap ve niteliğini büyütmüş, çeşitlenerek hız kazanmıştır.
Bir taraftan, daha önce girilmemiş coğrafyalara girilir veya sisteme tam eklenmemiş ülkelerin konumu masaya yatırılırken, diğer taraftan sömürü çeşitlenip derinleştirilmiş, esnek üretimle hemen tüm güvenceler ortan kaldırılmıştır.
Sisteme karşı direnç noktalarının ve potansiyel güçlerin zayıf düşmesi oranında kendini engelsiz ve alternatifsiz hisseden sermaye güçleri; daha önce kazanılmış haklara da sömürü dışı kalmış alanlara da göz dikmiş; iş yaşamından üretime, sınıf ilişki ve çelişmelerine kadar hemen her olguyu ihtiyaca göre güncelleme yoluna gitmiştir.
Yaygınlaşan İşgalin Toplumsal Dinamikleri de Kapsaması Amaçlanıyor
AKP iktidarı döneminde gözlediğimiz, bilinçlerin çelmelenmesi ve gönüllerin sahte yöntemlerle fethedilmesi oranında sistemin devamı için geniş çaplı toplumsal bir rızanın oluşturulması yöntemi de yeni sömürgeciliğin dışavurumlarındandır. İnceltilen bağımlılık ve sömürü ilişkileri, daha önce sınıf ilişki ve çelişkilerinin izin vermediği boyutlara dek ilerlenebildiğini, işgalin toplumsal dinamikleri de hedeflediğini gösteriyor.
Bir taraftan bağımsızlığa, demokrasi ve insan haklarına daha fazla vurgu yapılmakta, diğer taraftan bağımsızmış gibi gösterilen yüzlerce ülke, gizlenmiş veya inceltilmiş bağlarla hemen her açıdan kontrol altında tutulmaktadır.
Mevcut tablo, ülkelerin tankla-topla işgal ve talan edildiği dönemden öz itibarıyla farklı değildir; yeni sömürgecilik, en az klasik sömürgecilik kadar vahşidir. Tırnaklarını ve dişlerini gizlemesi, niteliğini değiştirmemiştir. Tüm vahşi ve insanlık dışı niteliğine rağmen emperyalizmin devamlılığı, bağımlılık ilişkilerini sürdürmedeki başarısı, uyguladığı yöntemlerle yakından ilintilidir.
Küreselleşeme, Yeni Sömürgeciliğin Derinleşerek Yaygınlaşmasıdır
Küreselleşme, bir yanıyla da yeni sömürgeciliğin (Michel Chossudovsky’nin deyimiyle yoksulluğun, Mahir’in deyimiyle emperyalist üretim ilişkilerinin) küreselleşmesidir. Açık biçimde müdahale edilemeyen yerlere daha ince/örtük biçimde müdahale etmektir. Emperyalizmin yayılmacılığının en ücra noktalara dek uzanmasıdır.
Küresel çapta taşeronluk da demek olan yeni sömürgeciliğin sürdürülmesinde, her ülke koşulu farklı olsa da ülke içinden demokratik görünümlü kişi (aydın, vb.) ve yapıların işbirliğine (ideolojik ve kültürel taşeronluğa) razı edilerek yedeklenmesi, emperyalizmin başarı nedenlerinden biridir. Bunda, zayıf düşürülen sınıf bilincinin sulandırılmış değerlerle ikame edilmesi ve ideolojisizleştirme çabalarının sol zeminde çeşitli biçimlerde karşılık bulması önemli rol oynamıştır.
Sömürgecilerin bugünkü ilgi alanları, dün olduğu gibi bugün de stratejik önem taşıyan coğrafyalar, enerji alanları dahil yer altı ve yerüstü zenginlik kaynaklarının olduğu yerlerdir. Kuzey Afrika’ya dek uzatılan BOP projesi, Irak ve Afganistan işgalleri; Libya, Mısır, Tunus, Suriye operasyonları ve bu topyekun müdahalelerin bugün aldığı biçim bu çerçevede ve sürecin küresel savaşa/paylaşıma evrilmesi olarak değerlendirilmelidir.
Bağımlı ülkelerde finans sektörü dahil iktisadi yaşamın her boyutunun belirlenmesi, kriz koşullarında küresel aktörlerin vazgeçilmez hedefidir. Küresel aktör, bazen bir devletin bizzat kendisidir, bazen de küresel bir şirkettir; vakıftır veya sivil toplum kuruluşudur. Sonuçta söz konusu olan müdahaledir; özü ve amacı aynıdır, biçimi değişmektedir.
Farklılıkları Kaşıyarak Toplumsal Dinamikleri Parçalamak Bugün de Emperyalizmin Yaygın Biçimde Başvurduğu Bir Yöntemdir
Emperyalizmin bugün bağımlılık oluşturma ve tahakkümünü sürdürme araçlarından/yöntemlerinden biri de farklılıkları kaşıyarak büyütme ve halklar arasındaki bütünlüğü bozma/parçalama siyasetidir. Bunun araçlarından biri de kültürel alana müdahaledir. Halkın kendi kültürel üretimleri engellendiği ve yerine emperyalist kültür hakim kılınabildiği oranda, bağımlılık ilişkileri güvenceye alınır; yeni sömürgeciliğin sürdürülmesi olanaklı hale gelir.
Halkların emperyalist politikalara razı edilmesi, diğer bir ifadeyle zayıf düşürülerek zapturapt altına alınması için Balkanlaştırma/Lübnanlaştırma yöntemlerinin uygulanması, yani halklar arası farkların parçalanma boyutuna taşınmasıdır. Bunun için kaşıma, kışkırtma, teşvik ve provokasyon dahil her yol denenir.
Yeni sömürgeci yöntemlerle kapitalizmin kırsal alanlar dahil her alana girmesi, ilişkileri çözmesi, dağıtarak ihtiyaca göre biçimlendirmesi, sınıf ve tabakalar üzerinde de etkili olur. Bunun sınıflar bileşimindeki karşılığı, işçi sınıfının büyümesi/gelişmesi veya kimilerinin sandığı gibi herkesin işçileşmesi değildir; olsa olsa yoksulluğun, işsizlik ve güvencesizliğin yaygınlaşmasıdır.
Özde Aynı Biçimde Farklı Yöntemler
Günümüzde yeni sömürgecilik, yeni sömürü ve pazar alanları açmak üzere, farklı ülkelerde farklı biçimlerde gündeme gelmektedir. Örneğin şu veya bu oranda demokratik süreçler yaşamış ülkelerde yeni sömürgecilik, kapitalizme geri dönüş işlevi görmektedir. Eski Sovyet cumhuriyetleri gibi Vietnam da bu konuda özel bir örnek oluşturmaktadır.
Devrim yapmış olsalar dahi süreci alternatif değerlerle örgütleyip yeniden üretemeyenler, yeni sömürgeciliğin şu veya bu görüntü altındaki müdahalesine maruz kaldılar. Bunun Vietnam’daki adı “Doi moi” (yenilenme) oldu. Yenilenme, bir yanıyla Komünist Parti içinde çatlaklar ve değerlerde çözülme anlamına gelirken, diğer yanıyla emperyalizmin içselleşme yönündeki müdahalesidir. Chossudovsky, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla uygulanan, “tarafsız” ve “bilimsel” görünümlü makro-ekonomik politika araçlarını, savaşla aynı etkinlikte araçlar olarak değerlendirir. Bu tanım, yeni sömürgecilik araçlarının özetidir.
“IMF kredileriyle ekonomik gelişme/refah yanılsaması yaratılırken, bunun Vietnam’daki karşılığı; bir yanda Honai ve Saygon’da yoğunlaşan tüketim ekonomisi, diğer yanda çoğu Vietnam bağımsızlığı için savaşan gazilerden oluşan el arabası sürücüleri, dilenciler ve sokak çocukları oldu.” (DH)
Yeni sömürgeciliğin eski Sovyet cumhuriyetlerindeki karşılığı, Lenin heykellerini yıkmak, kent adlarını (Leningrad-Petrograd gibi) değiştirmek, kısacası ideolojik ve kültürel rövanşı da almaktır; dünya ölçeğinde ise, kazanılmış hakların gaspı ve vahşi kapitalizm koşullarının çeşitli kamuflajlar altında dayatılmasıdır.
Pazar üzerinde tam egemenlik ve üretkenliğin artırılması, sistemin kendini yenileyerek sonsuza dek devam edebileceği fikrini besledi. Aslında teknolojinin gelişimine bağlı olarak emeğin üretkenliğinin artmasına olumluluk atfetmek, hatta özgürlük sebebi olacağına inanmak yeni bir olgu değildir. Örneğin Çiçero’yla aynı dönemde yaşayan Yunan ozanı Antipatros’un, buğday öğütmek için bulunan su değirmenini, bütün makinelerin bu basit şeklinin bulunmasını, kadın kölelere özgürlük veren ve altın çağı geri getiren bir buluş diye selamlamış olmasını Marks şöyle değerlendirir:
“Ah şu zındıklar! Bilge Bastiat’nın ve ondan önce de, bilgelerin bilgesi Mac Culloch’un keşfetmiş oldukları gibi bunların, ekonomi politikten de, Hıristiyanlıktan da bir şey anladıkları yoktu.” (Kapital, Birinci cilt, s:392)
Klasik Sömürgecilikten Yeni Sömürgeciliğe: Zordan Rızaya
1788 tarihli Britanya “Köle Ticareti Düzenlemesi” yasası altında, köle gemilerine sıkıştırılacak köle sayısında “azami verimlilik” sağlamak üzere gemi inşa edilmesi ile İngiliz sömürgeciliğinin köleliği getirdiği son noktanın oldukça matematiksel, mühendislik ve fayda hesaplaması kavramıyla içkin bir hal alması nasıl bir bütünlük oluşturuyorsa, aynı bütünlüğü (devamlılığı) yeni sömürgecilikte de gözlemek mümkündür.
Yeni sömürgecilik, “faydanın türevini alma”da yeni bir aşamadır; kölelik rejiminin güncellenmesidir. Bir fayda ve verimlilik hesabı üzerine köle gemisini inşa eden anlayış, aynı hesabı yaşamın her alanına taşımıştır. Kâr, en basit tarif ile ilkel bir biriktirme ise, yeni sömürgecinin perspektifi “dur durak bilmeden biriktirmektir.”
Klasik sömürgecilikle yeni sömürgecilik arasındaki en önemli farklardan biri, zorun yerini rızanın almasıdır. Diğer bir ifadeyle, silahla/savaşla yapılamayanın, farklı araç ve yöntemlerle gerçekleştirilmesidir. İnsanlar, 1700’lü yılların sonunda oluşturulan gemilere zorla bindiriliyordu; bugün ise ücretini ödeyerek biniyorlar. Artık, meta fetişizminden nihilizme uzanan süreç tamamlanmış, herkesin müşteri olduğu bir aşamaya gelinmiştir. İki sömürgeci tarz arasındaki farkı ortaya koyan kıyaslardan biri de GSH dengesidir. 1800’lerde zengin ülkeler ile geri kalmış ülkeler arasındaki GSH dengesi 3:1 iken, 1990’larda bu oran 82:1 olmuştur.
1980-2000 “Yapısal uyum” Süreci
1980’de uluslararası yeniden işbölümü çerçevesinde, ithal ikameciliğe son vermek ve korumacı tüm önlemleri kaldırmak üzere, yeni sömürge ülkelere müdahale edilmiştir. Bunun Türkiye’deki ifadesi 24 Ocak Kararları’dır. Uygulanması bizzat cunta eliyle olmuştur. Bu çerçevede büyük boyutlu üretim alanları, yerini daha sınırlı miktarda sabit sermaye gerektiren, kârlılık oranı yüksek alanlara bırakmış; bu uygulama, özelleştirme ve sosyal alanların tasfiyesi eşliğinde gerçekleştirilmiştir. Bu süreç aynı zamanda, emperyalizmin içselleşmesinin tamamlanması sürecidir.
Emperyalist tekellerin önündeki hemen her engelin kaldırıldığı, devlet yapısının yeniden biçimlendirildiği bu süreçte, Merkez Bankası, BDDK gibi kurumların özerkleştirilmesiyle bağımlılık ilişkisine doğrudan bir işleyiş kazandırıldı.
2000’lerde artık ekonomi ihracata dönük hale gelmiş, Türkiye paradan para kazanma bağlamında spekülatörler için bir çekim alanı olmuş ve oligarşinin bileşiminde bir kez daha değişime yol açan sürecin ön adımları atılmıştır.
Prekapitalist unsurları tasfiye etmiş ve tekelci sermayenin bir kesimine kadar daralmış olan oligarşi, AKP’li süreçlerde önce özel olarak palazlandırılan kesimlerle mücadeleye sahne olmuş, daha sonra emperyalizmle bütünleşen tekellerin ağırlığı altında bir saflaşma ve uzlaşma yaşanmıştır. Yani süreç, kapitalizmin gelişimi sonucu değil, emperyalizmle bütünleşmeye bağlı olarak tamamlanmıştır. Artık feodal kesimlerin veya oligarşi dışında kalan burjuva kesimlerin siyasal süreçleri belirleme şansı büyük oranda ortadan kalkmıştır.
Emperyalizmin bu şekilde, sistemin kılcallarına dek nüfuz etmesi, yaygın boyutta bir antiemperyalist tepkiye sebep olması gerekirken, gerek bilinçte gerekse örgütlü zeminde yaşatılan tahribatlar sebebiyle bu mümkün olamamakta; sistemin kişilerle veya partilerle özdeşleştiği dar ufuklu yaklaşımlarla günü kurtaran duruşlar yaygınlaşmaktadır.
12 Eylül sonrasında önce cunta eliyle ve giderek, politik devamlılığı sağlayan hükümetlerle uygulanan neoliberal saldırılar, örgütsel dağılmayı ve giderek kazanılmış hakların gaspını beraberinde getirmiştir. Türkiye bir taraftan ucuz işgücü cenneti haline getirilirken, diğer taraftan gerek sendikal alanda gerekse devrimci örgütlülükte yaşanan gerileme, sermaye güçlerine özelleştirmeden esnek üretime ve taşeronlaştırmaya kadar hemen her programı engelsiz uygulayabilme şansı vermiştir.
Tarım alanında yaşanan tasfiye ve göçlerle, hizmet sektörünün yeniden biçimlendirilmesi sonucu o alandaki çalışanların işçileşmesiyle; mühendis, avukat, doktor vb. kesimlerin sınırlanan olanaklarla sınıfa yakın bir konuma düşmesiyle, yaygın işsizlik vb. nedenlerle sınıfın (işsiz dahil) toplam sayısında bir artış olmuş ancak bu nicelik, aynı oranda bir nitelik doğurmamıştır.
Rantın Yeniden Paylaşımı ve Hegemonyanın Güncellenmesi Projesi: Kentsel Dönüşüm
Kentlerde uzun süredir AKP’nin ısrarla hazırladığı ve çeşitlendirerek uyguladığı dönüşüm söz konusu. Bu dönüşümün amacını anlamak için, niteliği açığa çıkartıcı o yöntemsel soruları sormak gerekiyor; kim için, ne için dönüşüm?
Ülkemizde, emperyalist üretim ilişkilerinden kaynaklanan çarpık bir kentleşmenin olduğu doğrudur. Ancak, kentsel dönüşümle yapılmakta olan, bu çarpıklığın giderilmesi veya konut sorununun halk lehine, halk için çözülmesi değildir. Ortada bir planlama varsa da bu, kentin daha verimli kullanımını değil, talanı ve rantı gözeten çerçevededir. O büyük yapılar ve “çılgın proje” tanımları, halka ve doğaya karşı işlenmekte olan suçu gizlemeye dönük olarak algı oluşturma projesinin bir parçasıdır. Rantın yeniden paylaşımını ve hegemonyanın güncellenmesini amaçlamaktadır.
Projelerin büyüklüğü veya çılgınlığı, gerçekte rantta büyüklük, hukukun ve meşruiyet sınırlarının çiğnenmesinde çılgınlıktır ve kent halkının imkânlarına göz diken bir mülkiyet değişimidir.
Dün tek bir tanesinin dahi kentin dokusunu değiştireceği, trafiği felç edeceği vb düşünülen ve soruna vakıf bilim insanlarınca karşı çıkılan gökdelenler, bugün henüz projenin ilk etabındayken kentin hemen her köşesinde rastlanan bir fiziki olgu haline gelmiştir. Tayyip Erdoğan’ın “Bedeli ne olursa olsun,” diyerek gösterdiği, telaffuz ettiği kararlılık, gerçekte sermayenin talan ve yağma konusunda kendi yasalarını dahi çiğneme kararlılığıdır. “Dünya sathında parmakla gösterilmek”ten kastı ise, emperyalist sermayeye devasa projelerden ormanların ve akarsuların talanına kadar hemen her konuda tanınan ve tanınacak olan kolaylıklardır.
Bölgede bir kaçakçı çete gibi davranarak krizin etkisini ertelemeye çalışan devlet, kentsel rantların güncellenmesi ve talan konusunda ise, bir mafya grubu gibi davranmakta, halkın evini, arazisini elinden almaktadır.
TOKİ üzerinden, hükümet ve yandaşları bir bütün halinde şirketleşmiş, ekonomi inşaat sektörüne kadar daralırken, sermayedarlar da müteahhitleşmiştir. İşte projelendirilmiş bu kapsam içerisinde, yoksul halkın yaşamakta olduğu alanlara göz dikme ve onları şehir dışına sürgün etme işine kentsel dönüşüm adı verilmiştir. Gerçekte bunun, bir halkın evlerini başına bombalarla yıkma operasyonları için yapılan “şirin” isimlendirmelerden öz itibarıyla bir farkı yoktur.
Sermayenin Yeni Kar ve Rant Arayışında Son Aşama: Kent Alanlarının ve Doğanın Talanı
Bilinir ki sermaye güçleri, halkları hazırlıksız ve örgütsüz gördüğü yani ortamı boş bulduğu oranda yeni kar ve rant alanları oluşturma konusunda kuralsız davranır, kendi yasaları dahil her türlü ölçüyü çiğner. İşte bu anlayışla yapılan planlamada, sıra kent alanlarına ve doğaya geldi. Madenler, ormanlar, dereler metalaştırılıyor. Emekçi semtleri sermayeye açılıyor.
Emekçi semtlerinde sadece evler değil, kültür ve ilişkiler de hedefte. Köyden taşınan ilişkiler, alışkanlıklar, koku dahi silinmek isteniyor. İnsanlar, emperyalist kültür çerçevesinde ehlileştirip aynılaştırıyor. Bu, emekçi için de Alevi, Kürt vb. için de geçerli.
Emekçilerin yaşam ve tüketim alışkanlıkları emperyalizmin pazar ve tüketim anlayışına uygun değil; kentsel dönüşüm gerçekte buna da müdahaledir. Perakende satış dahil her alanda varlık gösteren emperyalizm, pazar beklentisine uygun olmayan emekçi mahallelerdeki tüketim kültürüne de müdahale etmekte, oradaki bağları parçalamakta, itiraz etmeden yaşayan bir insan tipi amaçlamaktadır.
Bu bağlamda meseleyi basit bir müteahhitlik aritmetiği içinde ele alırsak yanılırız. Kaybımız sadece para değil; evimizin yanında mahallemizi, kültür ve alışkanlıklarımızı, birbirimizle dayanışma zeminini yitiriyoruz. Bunlar sanıldığından da önemlidir.
Kent alanlarının talanına doğanın talanı da eşlik ediyor. Buna ormanların talanı, derelerin HES gerekçesiyle özelleştirilmesi ve altını ayrıştırmak üzere çeşitli bölgelerin siyanürle zehirlenerek insansızlaştırılması da dahildir.
Sınıflar Mücadelesinin Bir Tezahürü
Kentsel dönüşüm, ezen ezilen çelişmesinin, dolayısıyla sınıflar mücadelesinin bir tezahürüdür. Bugüne kadarki kent sorunları, nasıl egemen sınıfların kâr ve rant hırsından bağımsız değilse, bundan sonra uygulanacak projeler ve sebep olacağı sorunlar da söz konusu sınıfların hesap ve eğilimlerinden bağımsız değildir. Gerçekte sermaye güçleriyle fabrikada, onların koruma güçleriyle sokakta veya yıkım zabıtalarıyla mahallede karşı karşıya gelmenin sınıfsal açıdan bir farkı yoktur. Yaşanmakta olan, ezen-ezilen mücadelesidir; sermaye güçlerinin saldırısının, kadro ve amaç itibarıyla güncellenmiş ifadesidir.
Dünya ölçeğinde krize giren, tıkanan ve görünür vadede çözüm üretmesi beklenmeyen sistem, üretimden çok talana ve var olanı gasp etmeye yönelmiştir. Bunun içerisinde, halkın elindekine avucundakine göz dikme veya borçlandırarak evine-arsasına el koyma işi, en yaygın olanlarındandır. Daha önce ABD’de yaşanan mortgage krizi, öz itibarıyla bundan farklı değildir.
Sermayenin planlaması, kısa vadede büyük karlar elde etmek üzerine kuruludur. Bunun için, daha önce olduğu gibi bugün de insan sağlığı, çevre, bilimsel gereklilikler vb değil, günü kurtarma amacı güdülmektedir. Halkın bilinci yanıltılabildiği ve muhalif/alternatif güçler geriletilebildiği oranda, sermaye daha agresif biçimde kâr hesapları yapmakta, ölçüsüz bir yayılma ve el koyma programıyla hareket etmektedir.
Tarihi mirasa “çanak çömlek” diyen, Gezi Parkı’nı birkaç ağaçtan ibaret gören, 3. Köprü’yü ormana yeğleyen anlayış, bu duruşuna iktidarın heybetini ve hegemonyasını temsilen devasa camiler ekleyerek, vaktinde pek çok insanın canı pahasına piramitlerle, katedrallerle sağlanan etkiyi oluşturmaya çalışmaktadır. Bu, aynı zamanda caminin yanında sinagog ve kiliseye yer veren İstanbul’da, tekçi bir anlayış temelinde ideolojik hegemonya kurma araçlarından biridir.
Deprem gerekçe edilerek gündeme sokulan kentsel dönüşümle, sermaye güçleri, herhangi bir deprem olasılığında kentte çadır, afet merkezi vb. için gerekebilecek boş alanları da karlı projelerinin kapsama alanına almış durumdadır. Aynı zamanda kentin merkezinde işlevsel bir önemi olan ve tarihi, kültürel değerleri bulunan Haydarpaşa ve Sirkeci Garları da yabancı sermayedarlara peşkeş çekilerek günü kurtarma anlayışına kurban edilmektedir.
Yeni Sömürgeciliğin Kentsel Versiyonu
Yoksul halk kesimleri, vaktinde kendi emeğiyle, zor koşullarda yaptıkları evlerden, o alandaki arazilerin değerinin artması sebebiyle çıkarılmakta ve bir çeşit sürgüne tabi tutularak, şehrin en dış bölgelerine gönderilmektedir.
Daha önce İstanbul’da Sulukule vb. yerlerde ve giderek deprem sonrası Hatay dahil artık hemen her kentte dayatıldığı gibi halk kesimleri hem yerinden ediliyor, hem de ödeyemeyecekleri borçların altına sokuluyor ve bir süre sonra, gönderildikleri şehir dışındaki yerlerden de çıkarılıyor. Bu işlem hangi güzel söz ve vaatler eşliğinde yapılırsa yapılsın, işin özü değişmiyor. Sonuçta devlet eliyle, halkın sahip olduğu evler, barınma hakkı gasp edilmekte, sonra da sermaye kesimlerine peşkeş çekilmektedir. Bu, kapitalizmin yaşamın her alanına taşınmasıdır; derinliğine talan ve sömürü demek olan yeni sömürgeciliğin, kentsel versiyonudur.
Kentsel talan ve rantsal peşkeşten sorumlu Bakan olarak görev yaptığı dönemde Erdoğan Bayraktar’ın, “kira, kredi ve imar planıyla işi kolaylaştırma” dediği şey, gerçekte usulüne uydurarak el koymadır. Evinde kira ödemeden, borçsuz bir şekilde oturan kişi, önce evinden çıkarılıyor, sonra da şehir dışındaki TOKİ konutlarından birine, banka kredisiyle borçlandırılarak yerleştiriliyor. Bakan’ın kolaylık dediği şey budur.
“Tüketim Ayininin Büyük Tapınağı” AVM’ler
Eduardo Galeano, AVM’leri “bütün vitrinlerin vitrini”, “tüketim ayininin büyük tapınağı” olarak tanımlar. İçine giren insanı yabancılaştırıcı etkiye sahip bu tüketim merkezleri, gerçekte nasıl bir kentsel dönüşüm amaçlandığını, yıkılanın yerine ne konulacağını ve yoksulun kentten neden ve nasıl uzaklaştırılmakta olduğunu ortaya koyuyor.
AVM’ler, sanki bir tüketim tuzağı, bir alışveriş merkezi değil de bir yaşam ve güvenlik alanı olarak sunulmakta, çekim merkezi haline getirilmeleri için, reklam dünyasının sınırları zorlanmaktadır. Bu bağlamda biri diğerinden koparılmadan bir bütün halinde AVM yapımına da kentin ve doğanın talanına da karşı çıkılmalı, etkili sonuçlar alabilmek için mücadelenin bütünlüğü gözetilmelidir.
Yeni Sömürgecilik, Emperyalist Üretim İlişkileri+Emperyalist Kültürdür
Sömürgecilikte ideolojik-kültürel araçların rolünü bilmek, konunun anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Bu konuda Afrikalı bir şefin söyledikleri her şeyi özetliyor: “Beyaz adam geldiğinde, onun elinde bir kitap vardı, bizim elimizde ise topraklarımız; şimdi bizim bir kitabımız oldu, ama topraklar onların!”
Bu konuyu doğru kavrarsak, bugünkü tezahürünü de doğru kavrarız; emperyalizmin içsel bir olgu haline gelmesinin aynı zamanda sendikalar, dernekler, vakıflar aracılığıyla da olduğunu, iktisadi ve siyasal işgalin yanında kültürel ve ideolojik işgalin de yaygınlaştığını görür, anlarız. Bunu anladığımızda, yeni sömürgecilik ile Balkanlaştırma arasında bir bağ olduğunu, toplumsal dinamiklerin ehlileştirilerek sisteme yedeklenmesi sürecinin de yeni sömürgecilikten bağımsız olmadığını anlarız. Yeni sömürgecilik ekonomide de kültürde de toprakta da insanda da fethedilmemiş kör noktaları fethetme işidir. Derinliğine sömürü, rant ve talan için yöntemsel yeniden üretimdir. Yeni sömürgecilikle emperyalizm ekonomiyi yeniden biçimlendirip kendine bağımlı kılarken, aynı zamanda toplumsal dinamikleri de biçimlendirip kendine/sisteme bağımlı kılmanın araçlarını geliştirir. Bu konuda vakıflar, dernekler, sendikalar vb. işlevlendirilir. Cemaatler de benzer bir işlev yüklenir.
Sonuç olarak bu konuyu doğru kavrarsak…
Bu konuyu doğru kavrarsak, devrim anlayışı, örgüt anlayışı ve çalışma tarzı ile bağını kurabiliriz.
Bu konuyu doğru kavrarsak, Arap Baharı’yla da, Irak ve Afganistan işgaliyle de bugün Ortadoğu’da olup bitenle de ilintisini kurar; emperyalizmin gıdalarda bile nasıl içselleştiğini, davranış normlarından bilinç ve beğenilere kadar tek tek her bireyde nasıl etkili olup sonuç almaya başladığını görürüz.
Bu konuyu doğru kavrarsak, dün köle gemilerine zorla bindirilen insanların bugün nasıl ücret ödeyerek gönüllü olarak girdiğini anlar, alternatifi doğru yerde ararız.
Bu konuyu doğru kavrarsak, 2. Dünya Savaşı sonrasında ne oldu da yeni sömürgeciliğe karar verildiğini anlarız. Toplumsal mücadelelerle ve gerçekleşen devrimlerle bu yönelim arasındaki bağı görürüz.
Bu konuyu doğru kavrarsak, emperyalizmin bağımlı ülkelerde neden darbelerden vazgeçtiğini ve bunun neden daha ileri rejimlerin tesis edilmesi anlamına gelmediğini kavrarız.
Bu konuyu doğru kavrarsak, 2. Dünya Savaşı sonrasında emperyalistlerin neden entegrasyona gittiğini, soğuk savaşı ve buna bağlı olarak yeni sömürge ülkelerde ekonominin neden askerileştirildiğini anlarız.
Bu konuyu doğru kavrarsak, vaktinde Latin Amerika’da her ülkenin az sayıda ürünü çok miktarda ve ucuza üretmede yetkinleşmesinin dayatılması biçimindeki iş bölümünün, bir süredir (’90 sonrasında) diğer kıtalardaki yeni sömürge ülkelere de dayatılmakta olduğunun ayırdına varırız.
Bu konuyu doğru kavrarsak, emperyalist tekellerin oluşturduğu mevcut yapılanma ile kapitalist ekonominin devresel dönemlerde derinleşen bunalımının yükünün de yeni sömürge ülkelere aktarılmasını olanaklı kıldığını ve bu durumun, ülke içinde egemenlerin yaşadığı krizin yükünü halkın sırtına yıkmasına benzediğini (biri global diğeri ülke çapında) görürüz.
Bu konuyu doğru kavrarsak, serbest üretim ve serbest ticaret bölgeleri oluşturmanın klasik sömürgeciliğe ne denli yakın bir uygulama olduğunu ve bunun giderek tüm dünyaya yayılması anlamına gelen fiili durumun içerdiği sömürgeci özü anlarız.
Bu konuyu doğru kavrarsak, bağımlı ülkelerde devletin, tüm sosyal görevlerinden arındırılarak kaba bir güvenlik örgütüne dönüştürülüyor olmasının ve dolayısıyla AKP eliyle ülkemizde 23 yıldır gerçekleşmekte olan yeniden yapılanmanın, emperyalizmin ihtiyaçlarına, dayattığı “yapısal uyum” programına denk düştüğünü anlarız.
Bu konuyu doğru kavrarsak, HES’lerden siyanürle altın ayrıştırmaya ve mülkiyetin el değiştirmesine kadar, ülkemizde yaşanmakta olan doğa tahribatının, el koyma ve soygunun yeni sömürgecilikle doğrudan ilintisi olduğunu ve bu konuda mahkeme kararlarının dahi neden etkisiz kaldığını anlarız.
Bu konuyu doğru kavrarsak, yeni sömürgecilik ilişkilerinin gelişiminin, yeni sömürge ülkelerdeki faşist yapılanmayı neden daha da güçlendireceğini, sürecin bırakalım demokratikleşmeyi, açık faşist uygulamaları kalıcılaştırma yönünde gelişeceğini anlarız.
(Devrimci Hareket Sayı 58)