İnsan kalabilmiş tüm yüreklerle
Şimdi yoldaş olma zamanı.
Yüzünde ayçiçeği gülümsemesi taşıyanlarla
Kucaklaşma zamanı.
Tarihsel süzgeçte sınanmış değerlerle donanıp
Yola koyulma zamanı…
Kapitalizmin genetik kodlarına dönüş
Bir süredir, solda duran, mücadele eden kesimlerde dahi, gelişmeleri anlama güçlüğü çekildiğini gösteren sorularla, şaşkınlık ve kaygı ifade eden tepkilerle karşılaşıyoruz. Bunu küresel boyuttaki gelişmeler için de ülkedeki gelişmeler için de toplumda gözlenen değer erozyonu, ilişki çözülmesi, dağılma vb. için de söyleyebiliriz. Daha da önemlisi, bu süreci en sağlıklı, derinlikli biçimde analiz edip çözüm konusunda yol gösterici olması beklenen sol da bu kaygı verici tablodan nasibini alıyor; gerek sorunun kaynağına gidip nedeni görünür kılma, gerekse çözüm geliştirme konusunda bir zorlanma, bir yetememe hali gözleniyor. Ve sonuçta süreçten etkilenme, korunamama oranında, bireyde yaşanan erozyon ve içe kapanmaya örgütsel yapılarda da rastlanıyor.
Kimi çürüyen emperyalizmden, kimi kapitalizmin sonunun geldiğinden bahsediyor kimi de “kirli yüzyıl” diyor. Ancak tanımlardan öte, kafa yoran hemen herkesin ortaklaştığı bir nokta var ki artık İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında ABD dominasyonunda inşa edilen dünyanın sonuna gelinmiştir.
Bazen bir kesit veya çarpıcı bir örnek, olup biteni anlatmayı kolaylaştırır. Bugün örneğin AİHM, BM, Cenevre Sözleşmeleri vb.nin fiilen işletilmediğini görüyoruz. Ancak gerçekte bu yeni bir olgu değil; bugüne, aşındırarak ve adım adım gelindi. Örneğin 2003’te ABD ve İngiltere’nin Irak işgali için BM’nin karar alma mekanizmasının fiilen devre dışı bırakıldığı ve müdahalenin BM Şartı’na uygunluk aranmadan yapıldığı biliniyor. Sonrasında bugün gelinen aşamada İsrail’in bırakalım BM kararlarını dikkate almayı, Gazze’de BM’ye ait klinikler, okullar, misafirhaneler dahil birçok tesise yönelik saldırı düzenlediği biliniyor. İşte salt Gazze’de olup bitenler doğru/bütünlüklü analiz edilebildiğinde, sistemin bütününü, olası gelişmeleri vb. görmek mümkün.
Kimileri hala meselenin 2023’ün 7 Ekim’inde Gazze’den İsrail’e yapılan saldırıdan ibaret olduğunu zannetmeye devam etse de gerçekte Gazze, tüm boyutlarıyla bir sonuçtur; bu sonuç, sadece Netanyahu’yu veya İsrail’i değil; ABD, AB, İngiltere dahil, emperyalizmi ve ona da bağlı olarak tüm dünyada sermayenin ölçülerini, tercih ve politikalarını yansıtıyor. Bunu, emperyalist kapitalist bir ülkede daralan burjuva demokrasisinde de yeni sömürge ülkelerde derinleşen faşizmde de sivil veya askeri darbelerin açıkça savunulmasında da ve dünden bugüne uzanan (yerine henüz yenisi de tanımlanmayan) uluslararası hukuksal çerçevenin tanınmamasında da görüyoruz.
Gerçekte artık görünür hale gelmiş olan bu tabloyu Trump, yeni döneminin ilk mesajlarında vermişti. Trump’ı 150 sermayedar 2 milyar dolar harcayarak seçtirmişti. Göreve başlarken verdiği fotoğrafta yer alan milyarderler ve çağrılı olan faşist kadrolar da sürecin bir parçasıydı. Milei, Meloni, Orban, Netanyahu vb. “görevliler” sürecin nasıl yürütüleceğine dair de ipucu niteliği taşıyordu. Bu sayıyı çok daha genişleterek, Colani’yi de Macron vb.ni de ekleyerek diyebiliriz ki saflaşma küreseldir; değerler, tercihler ve suçlar ortaktır. UCM de AİHM de Anayasa Mahkemesi de devre dışıdır. Kapitalizmin genetik kodlarına dönülmüştür; tüm dirençler, sürtünme noktaları, fren sistemleri vb. tarihsel rolünü oynayarak miadını doldurmuştur.
Şimdi, sermayenin tam ve kesin hakimiyeti dönemidir. Parlamentolar, yönlendirilemeyen seçimler, kuvvetler ayrılığı vb. birer ayak bağıdır. Dünyada faşizme neden ihtiyaç duyulduysa, Hitler neden Alman tekelleri tarafından desteklendiyse, 2. Paylaşım Savaşı başladığında Walter Benjamin‘in dediği gibi yaşanan olağanüstü hal neden bir istisna değil bir kuralsa, o kural şimdi daha net biçimde işliyor. Netanyahu, Trump veya Milei, görevleri gereği birbirini tamamlıyor. Benzer izleri Afrika’da da sürmek mümkün. Ruanda’nın, CIA ve Mossad merkezine dönüşmüş olması, Kongo’nun maden alanlarının yağmasından nasıl bağımsız değilse, Nijer’deki darbeler de çok aktörlü rekabetten ve uranyum kavgasından bağımsız değil. Bu örneklerle beraber Bolivya’da Morales’e lityum nedeniyle yapılan müdahale bir çeşit “kaynak savaşları” olarak tanımlanabilecek sürecin parçalarıdır.
Küresel fotoğrafın emekle ilişkili yüzü
Yukarıda özetlediğimiz ve gerçekte yüzlerce yıla yayılan sürecin, emeğin kazanımlarını geri alma olarak da okunabilecek boyutları var ki bunu sendikalar, odalar, dernekler, barolar vb. üzerinden de gasp edilerek geriletilen ve yasalarla kuşatılan sınıfın hakları ve sınırlanan mücadeleleri üzerinden de okumak mümkün.
Bir dönem, sosyalizm pratiklerinin kapitalizm karşısında oluşturduğu çekim vb. nedenlerle başvurulan sosyal devlet uygulamaları adım adım ortadan kaldırılır ve eğitimden sağlığa her şey sitem içine metalaştırılarak dahil edilirken, aynı zamanda teşeronlaştırma, üretim bandının parçalanması, yaygınlaşan ve içselleşen piyasa ilişkileri, kendi hukukunu olduğu kadar kültürünü, değerler sistemini vb. dayattı. Sürecin iki ayağından birini oluşturan bu saldırıya/dayatmaya 12 Eylül’de en açık biçimini gördüğümüz fiziki saldırılar eşlik etti. Bugün yüzleştiğimiz; solun dünya ölçeğinde zayıflaması, örgütsel çözülme, kurumsallaşamama, kolektif reflekslerin zayıflaması gibi sonuçları ve buraya nasıl gelindiğini anlamak açısından, 12 Eylül vb. saldırıları analiz etmek, önemlidir ama yeterli değildir.
1980, aynı zamanda Şili laboratuvarında deneyimlenmiş olan neoliberalizmin startının verildiği tarihtir. Onlarca yıla yayılacak olan bu sürecin en önemli amaçlarından biri de kapitalizmin değerlerinin/ruhunun içselleştirilmesidir. Bu sürecin Reagan’la beraber öne çıkan yürütücülerinden Thatcher “Ekonomi sadece yöntemdir; asıl amaç ruhu değiştirmektir.” diyordu. Neoliberalizmi ve etkilerini anlamak açısından David Harvey‘in “Neoliberalizm yalnızca ekonomik bir politika değil, aynı zamanda toplumsal bir projedir; insanların, toplulukların ve devletin rolünü yeniden biçimlendirir.” biçimindeki değerlendirmesi de önemlidir. Bugün gelinen aşamada eğer, neoliberalizmin bilinçlere, beyinlere, kimi sol iddialı düşünce ve yapılara kadar sızmış ve içselleşmişse bu sonuca nasıl gelindiğinin bilinmesi de önem taşıyor.
1980’den beri adım adım uygulanan, güncellenip yaygınlaştırılan neoliberal dönüşüm, özellikle 1990 sonrasında, solun dünya ölçeğinde güç, zemin ve hegemonya kaybı yaşamasına bağlı olarak; bireysel başarıyı yüceltti, toplu haklar yerine bireysel çözüm yollarını öne çıkardı, işçi sınıfını tek bir mekânda toplayan üretim biçimlerini dağıttı ve buna bağlı olarak, solun beslendiği sınıfsal zeminin yapısı değişti. Sendikal hareketlerin küresel düzeyde zayıflaması, solun kurumsal kapasitesini ciddi şekilde erozyona uğrattı. Ve buna doğrudan iktidar eliyle geliştirilen operasyonlar eşlik etti. Öyle ki “sarı sendika” olgusunu da aşacak şekilde “iktidar sendikaları” geliştirildi ve yetki gasp edildi. Bunların yetmediği yerde kararnameyle grevler yasaklandı.
Tabii mesele sadece sendika, dernek vb. değildir. Solun hayatı örgütleyen, farklı mücadele alanlarını organize eden siyasal yapılanmalarının ve hatta ideolojik politik hatların da süreçten etkilendiğini söylemek mümkün. Toplumsal zemini zehirleyerek sol fikirlerin yeşermesini güçleştiren bu müdahalelere bir süre sonra dijital kapitalizmin etkisi de dahil oldu. Bu, belki başlı başına bir çalışma gerektiriyor ama konu bağlamında söylersek, sosyal medya, bireyselleşmeyi daha da hızlandırdı. Özellikle 1990 sonrasında büyütülen kimlik siyasetine paralel olarak, kimlikler üzerinden kutuplaşma arttı. Sol örgütler için gerekli olan süreklilik, disiplin, yüz yüze örgütlenme pratikleri vb. zayıfladı. Bugün karşılaşılan yaygın sorunlardan biri de yeni kuşaklarla geleneksel örgüt modelleri, çalışma tarzları arasındaki uyumsuzluktur. Bu durum, solun kolektif davranma kapasitesini sınırlayan olgulardan biridir.
Çözülme ve arka plan
Yaşanmakta olan toplumsal ve bireysel çözülmenin psikolojik ve sosyolojik arka planına bakmak gerekiyor. Sözünü ettiğimiz “ben eğilimleri, toplumsallıktan uzaklaşma, kişilik çözülmesi” gibi olgular, yalnızca siyasal baskıların değil, çağın ruhunun bir sonucu olarak da değerlendirilmelidir.
Sürekli olarak kriz koşullarında yaşamak, pandemi, ekonomik belirsizliğe bağlı geleceksizlik ve güvencesizlik hissi, jeopolitik gerilim, iklim krizi, savaşlar vb.nin oluşturduğu çoklu kriz ortamı her bir bireyde güvensizlik, yalnızlık, mutsuzluk, varoluşsal boşluk ve toplu hareketlere karşı isteksizlik yaratıyor. Bunun yanında modern şehir yaşamı, güvencesiz çalışma, dijital iletişimin yüzeyselliği, insanların aidiyet ve dayanışma ağlarını zayıflattı. Bu da sadece sol için değil tüm toplumsal hareketler için bir sorundur.
Maddi koşulların doğal sonucudur; eğer insanlar sistemin değiştirilebilirliğine olan inancını kaybediyorsa, kolektif hareket yerine kişisel çözüm arayışlarına yönelir. Bu tam da “bireysel çözülme”yi koşullayan ve açıklayan bir durumdur.
Özetle, neoliberal dönemin bireyci kültürü; dijital çağın atomize edici etkisi; ekonomik güvencesizlik ve krizler; solun kendi iç uyumsuzlukları; bütün bunlar birleşerek, solun örgütlenme kapasitesini, kolektif dayanışma reflekslerini ve alternatif dünya tasavvurları üretme gücünü ciddi şekilde zayıflatıyor.
Bu panoramayı tek bir ülkenin politikalarına indirgemek analizi eksik bırakır; fakat ABD’nin küresel güç stratejisinin, özellikle güvenlik-göç söyleminin dünya çapında etkili bir hegemonik çerçeve oluşturduğu da açıktır.
Bu tablonun küreselliği, lokal arayışları elbette önemsizleştirmiyor. Son tahlilde arayışın da çözümün de enternasyonal boyutları olacaktır. Birini diğerinin karşısına koymadan söylemek gerekirse bugün yine, insanlığın tüm sorunları solu göreve çağırıyor.
Şimdi sol zamanı
Evet bugün sol zamanı; hayatın hemen tüm kesitlerinde mücadeleye dair potansiyel çığlık birikiyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo (çoklu krizler, küresel eşitsizlik, faşizmin yaygınlaşarak normalleşmesi, toplumsal çözülme ve insanın kendi içine kapatılması) yalnızca bir tarihsel dönemin sonu değil; aynı zamanda yeni bir mücadele çağrısıdır. Kapitalizmin genetik kodlarına dönüşü, tarihteki tüm kırılma anlarında olduğu gibi yeni bir toplumsal tahayyülün kapısını da aralamaktadır.
Gramsci’nin “karanlıkta parlayan bir umut ısrarı” diye tarif ettiği devrimci iyimserlik, bugün her zamankinden daha büyük bir ihtiyaçtır. Çünkü mevcut düzenin çöküşü, ancak örgütlü bir karşı-hegemonya ile anlam kazanabilir; aksi halde “ya sosyalizm ya barbarlık” ikileminde barbarlığın derinleşmesine hizmet eder.
Bugün solun görevi, geçmişin örgütlenme biçimlerini bire bir tekrar etmek değil; emeğin parçalandığı, toplumsal hayatın çözüldüğü, bilincin piyasa tarafından kuşatıldığı yeni çağın gerçekliğini kavrayabilen bir siyasal dil, bir örgütlenme modeli ve bir toplumsal tahayyül üretmektir. Tabii sözünü ettiğimiz üretim, bir “red” veya birikimden “kopma” değil, devamlılık dahilinde “kapsayarak aşma” olarak değerlendirilmelidir.
Sol, atomize olmuş bireyleri mahkum etmek veya onlardan uzaklaşmak yerine onlarla yeni dayanışma biçimleri yaratmak zorundadır. Dijital dünyayı örgütlülüğün karşıtı değil, aracısı haline getirecek yaratıcı yöntemlere ihtiyaç vardır. Kitlelerin duygu dünyasına, güvensizlik ve yalnızlık tarafından zayıf düşürülmüş bireyin iç dünyasına ve sorunlarına hitap eden bir politik psikoloji anlayışı geliştirilmelidir.
Emeğin parçalanmış yapısı, sınıf mücadelesinin bittiği anlamına gelmiyor; tam tersine sınıf, yeni toplumsal alanlarda yeniden kurulmaktadır. “Sorun varsa çözüm de vardır” diyebilen bir duruştur sol. Sistemin yerinde saymadığı, çalışma koşullarını esnekleştirerek köleliliği kanıksatan biçimler geliştirdiği doğrudur. 21. yüzyılın yeni sınıf haritası gerek okumada gerekse yorum ve duruşta bir zorlanma yaratıyor olabilir. Ama bu aşılmaz değildir. Sol, bu zemini örgütleyebilecek yeni bir dil ve araç seti üretebilecek potansiyele/birikime sahiptir.
Bugün, özgüvenli olmak, geleceğe umutla bakabilmek, insanlara geleceğin değiştirilebilir olduğunu yeniden göstermek en önemli başlıklar arasındadır. Yorgun ve umutsuz kuşaklara, kolektif eylemin yarattığı gücü yeniden hatırlatmak çok önemli. Çünkü insanlık, diğer tüm dönemlerde olduğu gibi bugün de ancak dayanışmayla ve örgütlü umutla ilerleyebilecektir.
Evet, şimdi sol zamanı; çünkü insanlığın geleceğini ancak eşitlik, özgürlük ve dayanışmayı merkezine alan bir toplumsal düzen kurabilir. Ve şimdi aynı zamanda umut zamanı; çünkü “Umut, henüz olmayanın bilgisidir.” (Ernst Bloch)
Devrimci Hareket (Sayı 58)