Son yıllarda özellikle Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte anti emperyalizm kavramının “eskidiği”, “kokuştuğu” (evet yanlış okumadınız) veya “manipüle edildiği” yönünde görüşler yaygınlaşmıştır. Bu görüşler özellikle kimlik siyaseti ve liberal sol akımların yaygınlığı eşliğinde Kürt siyasal çevrelerinde de belirli bir ağırlık kazanmıştır. Bazı çevreler, emperyalizme karşı mücadeleyi artık bir tarihsel kalıntı veya ideolojik moda olarak görmektedir. Hatta, yazdıkları metinlerde veya söyleşilerde anti emperyalizmi “kirlenmiş” veya “eski” bir ilke gibi sunacak denli Marksist teoriye uzak olduklarını ortaya koymuşlardır.
Halbuki Marksist gelenek açısından anti emperyalizm bir propaganda ögesi değildir; aksine, dünya sisteminin analizinden çıkan zorunlu bir siyasal ilkedir. Lenin’in 1916 tarihli yazılarında belirttiği gibi emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşamasıdır ve bu aşamada devletlerin ilişkileri artık sadece ideolojik tercihlerle açıklanamaz; ekonomik çıkarlar ve güç dengeleri belirleyicidir.
“Kapitalist ülkeler arasındaki çatışmalar, işçi sınıfının çıkarına hizmet etmez; ulusal savunma savaşları hariç, emperyalist savaşlarda taraf tutmak sınıf çıkarlarına zarar verir” (Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması.1916). Bu nedenle anti emperyalizmi “kokuşmuş” ilan etmek, yalnızca kavramı yanlış anlamakla kalmaz; aynı zamanda Lenin’in 20. yüzyıl başındaki tarihsel ve teorik analizini de tersine çevirir.
Son dönemin örnekleri üzerinden düşünecek olursak, Suriye’de Kürt hareketinin ABD ile işbirliği, Marksist çerçevede anti emperyalist bir tutumla karıştırılamaz. Emperyalizmin Libya ve Irak müdahaleleri de meşru, önleyici savunma vb. olarak görülemez. Bu, sadece teorik bir hata değil, günümüzde milyonlarca insanın hayatını etkileyen ciddi bir politik savrulmadır.
Anti emperyalizm nedir?
Marksist terminolojiye göre emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması, yani tekelci kapitalizm evresidir. Bu tanım, emperyalizmin ahlaki bir kavram olmadığını, ekonomik bir sistem aşaması olduğunu ortaya koyar. Yani anti emperyalizm, kapitalizmin bu aşamasına karşı alınacak zorunlu bir siyasi tutumu ifade eder. Bu tutum yalnızca ideolojik bir slogan değildir; tarihsel olarak ezilen halkları korumak ve sömürüyü sınırlamak için geliştirilmiş bir ilkedir.
Lenin’in analizlerini anlamak için şunu bilmek gerekiyor; emperyalist ülkeler arasındaki çatışmalar, çoğu zaman kendi halklarını sömüren ve başka ülkeleri işgal eden savaşlardır. Bu nedenle Lenin, ulusal savunma savaşını emperyalist savaşlardan ayırır.“Sosyalistler, yabancı baskı ve sömürü karşısında yürütülen gerçek savunma savaşlarını haklı, ilerici ve meşru olarak görürler.” (Lenin, Sosyalizm ve Savaş.1915)
Örneklerle anımsatmak gerekirse, 1919’da Lenin İngilizlerin Afganistan müdahalesine karşı Afgan emirliğine destek verdiğinde, desteklenen taraf feodal bir monarşi ve dini karakterliydi. Marksist teoride bu destek, emperyalist işgal karşısında ulusal savunmayı esas alan bir ilke olarak meşru kabul edilir. Benzer şekilde, II. Dünya Savaşı sırasında Fransız direnişi, kapitalist bir ülkenin Nazi işgaline karşı yürüttüğü mücadele olmasına rağmen anti-faşist ve ilerici olarak değerlendirilmiştir. Burada da Lenin’in analizleri yol gösteriyor; savunma savaşında taraf tutmak, sınıf çıkarlarına zarar vermez; aksine, emperyalist saldırganlığa karşı direnmek Marksist bir görevdir.
Günümüzde bazı sol çevreler bu temel ayrımı göz ardı ederek “rejim demokratik mi, değil mi?” sorusunu öne çıkarıyor. Yani emperyalizme karşı durup durmadığından ziyade, bir ülkenin iç rejimi üzerinden değerlendirme yapıyorlar. Bu yaklaşım Marksizmin ABC’sine aykırıdır; Lenin’in vurguladığı sınıf ve sistem temelli analizden kopuştur. Örneğin Suriye’de ABD destekli bazı grupların eylemleri ile saldırıya uğrayan bir ülkenin savunması aynı çerçevede değerlendirilemez.
Ülkenin iç rejimi ve uluslararası konumu
Marksist teori, bir devletin iç yapısı ile dünya sistemindeki konumunu ayırt etmenin önemine dikkat çeker. Lenin dahil çeşitli Marksistlerin eserlerinde defalarca işaret edilen bu ayrım, anti emperyalizm kavramının doğru anlaşılması açısından temel önemdedir. Lenin, “Sosyalistler, ezilen ulusların emperyalist güçlere karşı yürüttüğü savaşı gerçek ulusal savaş olarak görürler; böyle bir savaşta ‘vatan savunması’ aldatmaca değildir ve sosyalistler buna karşı değildir.” diyerek bu ayrımı somutlaştırır. (Lenin, Sosyalizm ve Savaş. 1915)
Öncelikle devletin iç karakterine bakacak olursak, bu monarşi, teokrasi, cumhuriyet veya diktatörlük olabilir. Marksizm açısından, bir devletin baskıcı veya gerici yapısı, emperyalist saldırı karşısında o ülkenin savunulmasını veya anti emperyalist bir tutum alınmasını geçersiz kılmaz.
Dünya sistemindeki konumlara bakacak olursak, devletler emperyalist merkezler, yeni-sömürgeler veya bağımlı ülkeler olarak konumlanır. Emperyalist merkezler, kendi çıkarlarını yaymak ve korumak için savaşlar yürütürken, yeni-sömürgeler ve bağımlı ülkeler çoğu zaman saldırıya uğrayan taraf konumundadır.
Günümüzde kimi sol çevreler anti emperyalizmi sadece rejimin niteliğine göre değerlendirmekte ve “bu ülkede diktatörlük var, o yüzden savunulmaz” gibi yorumlar yapmaktadır. Bu yaklaşım, Lenin’in net olarak çizdiği sınırları çiğnemekte ve anti emperyalizmin temel mantığını çarpıtmaktadır. Örneğin Suriye’deki bazı sol yorumlar, rejimin iç karakterine odaklanarak ABD’nin yapmış olduğu müdahaleyi meşrulaştırmakta, saldırıya uğrayan halkın korunmasını göz ardı etmektedir. Bu ayrımı doğru anlamadan anti emperyalist bir politika geliştirmek mümkün değildir. Devletin iç yapısına takılmak, emperyalist saldırganlığa karşı durmayı engeller ve anti emperyalizmi Marksist ölçeklerin dışına düşürür.
Saldırıya uğrayan ülkenin savunulması
Lenin’in anti emperyalist perspektifinin temel taşlarından biri, saldırıya uğrayan bir ülkenin savunulmasının ideolojik tercihlerden bağımsız bir görev olduğudur. Bu yaklaşım, Marksizmin pratik ve teorik çerçevesinde hem devrimci hem de ulusal savunma perspektiflerini birleştirir. Lenin, I. Dünya Savaşı bağlamında bunu şöyle ifade eder; “Ulusal savunma, emperyalist savaşlardan ayrı değerlendirilmelidir; saldırıya uğrayan halkı korumak, sosyalistlerin vazgeçemeyeceği bir görevdir.” (Lenin, Seçme Eserler, Cilt 20)
Burada kritik olan nokta, bir devletin iç rejiminin savunulacak ülkenin meşruiyetini belirlemediğidir. Yukarıda dikkat çektiğimiz pratiklerin yanında Vietnam savaşı da bu ilkenin örneklerinden biridir. ABD emperyalizmine karşı verilen mücadele, Vietnam halkının bağımsızlık ve kendi topraklarını savunma mücadelesi olarak görülmüş ve anti emperyalizm çerçevesinde desteklenmiştir. Lenin’in ölçülerinde, emperyalist veya saldırgan bir güç tarafından saldırıya uğrayan her halk, ideolojik niteliğinden bağımsız olarak korunmaya değerdir.
Özetle, Marksizmde emperyalizm ve anti emperyalizm sadece kavramsal bir analiz değildir; bunlar, siyasal süreçte uygulanacak stratejilerin temelini oluşturur. Saldırıya uğrayan halkı korumak, sosyalistlerin devrimci sorumluluğunun ayrılmaz bir parçasıdır.
Tarihsel örnekler olarak Paris Komünü ve Ekim Devrimi
Paris Komünü, sosyalist hareketin erken döneminin en önemli örneklerinden biridir. Komün, Fransa-Prusya Savaşı’nın yarattığı siyasal kriz ortamında ortaya çıkmıştır. Marx, Komün’ü analiz ederken onu işçi sınıfının iktidarı ele geçirme girişimi olarak değerlendirir ve “Komün esasen işçi sınıfının hükümetiydi, üretici sınıfın mülk sahibi sınıfa karşı mücadelesinin sonucu ve sonunda keşfedilmiş siyasal biçimdir.” der. (Karl Marx, Fransa’da İç Savaş)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Komün’ün ideolojik netliği değil, ortaya çıktığı koşullardaki meşruluğudur. Komün, saldırıya uğrayan halkın kendi yönetimini savunma mücadelesi olarak değerlendirilmelidir.
1917 Ekim Devrimi de anti emperyalist ilkenin en belirgin örneklerinden biridir. Bolşevikler, I. Dünya Savaşı sırasında Almanya ile stratejik ve geçici bir işbirliği yapmak zorunda kaldılar; bu, ideolojik bir destek değil, devrimci amaçlar uğruna alınmış taktik bir önlemdi. Lenin, bunu “Düşmanın düşmanı her zaman dost değildir, ama proletarya çıkarları uğruna geçici taktik işbirlikleri yapmak zorundadır” sözleriyle açıklar (Devlet ve Devrim). Kritik nokta, Ekim Devrimi’nin emperyalist güçlerin müdahalesi ve kuşatması altında doğmuş olmasıdır. Bugün kimi analizler Almanya ile işbirliği yapıldığı için Ekim Devrimi’ni sorgulamaya çalışır; oysa Lenin’in perspektifinde amaç, saldırıya uğrayan halkın savunulması ve proletarya mücadelesinin ilerlemesidir; taktiksel uzlaşmalar ideolojik sapma değildir.
Liberal sol ve kimlik siyaseti
1990’lardan itibaren sol hareketlerde önemli bir değişim yaşandı. Sınıf siyaseti, Marksist geleneğin merkezinde olduğu kadar görünürlük kazanamaz hale geldi; bunun yerine kimlik siyaseti ve liberal normlar üzerinden bir analiz tarzı öne çıktı.
Bilindiği gibi Suriye’de 2010’ların sonlarında ABD destekli bazı gruplar, “demokratik talepler” üzerinden desteklenirken, saldırıya uğrayan Suriye devleti yalnızca “otoriter” olduğu gerekçesiyle meşruiyeti sorgulandı. Liberal sol ve kimlik siyaseti, yukarıda aktardığımız Marksist ölçüleri görmezden gelerek, anti emperyalizmi ideolojik bir moda olarak görmüş veya sadece demokrasi ölçütüne bağlamıştır.
Kürt hareketi ve ittifak için olduğu bazı gruplar da Suriye’de ABD ile ittifak yaparak bölgesel güvenliklerini sağlamaya çalıştı. Bu hareketler, anti emperyalist bir ilkeyi uygulamak yerine, ulusal çıkarlarını ABD desteği üzerinden korumayı hedefledi. Leninist perspektifte, bu taktik bir ittifak olabilir; fakat “anti emperyalist” olarak sunulması doğru değildir.
Rosa Luxemburg‘ta da söylediklerimizi doğrulayan benzer bir perspektif vardır. “Bir halk kendi topraklarını savunuyorsa, iç rejimi ne olursa olsun, devrimci dayanışma göstermeliyiz.” (Rosa Luxemburg, Ulusal Savunma ve Sınıf Mücadelesi. 1916)
Rosa ve Lenin’in ortak vurgusu, saldırıya uğrayan halkın savunulmasının, ideolojik netliğinin önünde geldiğidir. Bugünkü liberal solun yaklaşımı ise bu temel prensibi görmezden gelerek anti emperyalizmi sulandırmaktadır.
Ortadoğu bağlamı
Ortadoğu, anti emperyalizm meselesinin somut olarak görülebildiği bir laboratuvar gibidir. Burada liberal ve kimlik temelli analizlerin yaygınlaşması sonrasında emperyalist müdahaleler, bölgesel gerici aktörlerin hamleleri ve halkların savunma mücadeleleri çoğu zaman yanlış yorumlanmıştır.
Irak’ta 2003’te ABD önderliğinde gerçekleşen işgal, uluslararası hukuka aykırıydı ve Irak halkı için bir felaket, ölüm ve yıkım anlamına geliyordu. Evet Saddam rejimi otoriterdi ve iç politikası birçok açıdan baskıcıydı; fakat emperyalist işgal karşısında Irak halkının savunması meşrudur.
Bir başka tartışma konusu olarak, Türkiye’nin Libya ve Somali’deki müdahaleleri, İran’ın “Şii kalkanı” söylemleri, Leninist anti emperyalizm çerçevesinde birbirine denk değerlendirilemez. Türkiye’nin müdahaleleri ABD ve NATO’nun desteğiyle gerçekleşirken, İran’ın bölgesel politikaları çoğu zaman ulusal savunma ve nüfuz arayışının karışımıdır. Burada yapılması gereken kritik ayrım, bir hareketin emperyalist saldırıya karşı mı durduğu, yoksa kendi bölgesel çıkarını mı savunduğudur. Bu bağlamda anti emperyalist ilkenin kendisi teorik olarak bozulmaz, sadece uygulayıcıları bu ilkeden sapabilir.
Postmodernizm ve liberal sol etkisi
1990’lardan itibaren reel sosyalist ülkelerin dağılmasıyla birlikte, postmodernist düşünceler ve liberal insan hakları söylemleri sol çevrelerde etkili olmaya başladı. Postmodernizm, tarihsel büyük anlatıları sorgular, sınıf analizini ikincilleştirir ve emperyalizmi yalnızca ideolojik bir kavram olarak ele almayı özendirir. Bu etkiler, anti emperyalizmin Marksist temelden sapmasına yol açtı. Saldırıya uğrayan bir halkın savunulması yerine, artık sorular şöyle sorulmaya başlandı; “Bu rejim demokratik mi?” veya “İnsan haklarına saygı gösteriyor mu?”
Postmodern ve liberal sapmalar, Marksizmin bu konudaki temel ayrımlarımı bulanıklaştırma etkisi yapmıştır. Örneğin, ABD’nin doğrudan müdahalesi ile İran’ın kendi halkını koruma çabaları arasında teorik bir eşitlik kurulamaz; birincisi emperyalist yayılmadır, ikincisi ulusal savunmadır.
Bazı sol çevreler, Kürt hareketi bağlamında ABD destekli müdahaleleri “anti emperyalist” olarak meşrulaştırmış, Libya ve Suriye’deki bazı müdahaleleri ise rejimin “demokratikliği” üzerinden değerlendirmiştir. Gerçekte sınıf ve emperyalizm analizinden uzaklaşan her yaklaşım, anti emperyalizmi boş bir retorik haline getirir.
Günümüzdeki yanılgı ve yanlış saf tutmalar, iki temel faktörden kaynaklanıyor. Birincisi, sosyalist ülkelerin çözülmesi ve emperyalizme karşı mücadelede tarihi birikimin zayıf düşmesi. İkincisi, postmodern ve liberal düşüncenin sınıf bakışından uzaklaştırıcı etkisi. Sınıfsal bakıştan bu uzaklaşma ve uzlaşma iklimi, Marksizmin temel ilkelerini bir kez daha anımsatmayı ve uygulamayı zorunlu kılar.
Sonuç yerine
Gerçekte emperyalist saldırıların yaşandığı tarihsel anlarda saldırıya uğrayan ülke yalnızca o ülke değildir. (“Suriye yalnızca Suriye değildir” saptamamız anımsanmalıdır) Örneğin İran’a yönelik bir emperyalist saldırı, yalnızca İran devletinin veya İran toplumunun meselesi olarak görülemez. Çünkü emperyalist güçlerin hedefi tek tek ülkeler değil, dünya sistemindeki direnç noktalarıdır. Bu nedenle İran’ın ABD karşısında yenilmesi yalnızca İran’ın yenilgisi anlamına gelmez; bu aynı zamanda dünya halklarının emperyalist sistem karşısındaki mevzilerinden birinin düşmesi anlamına gelir. Lenin’in emperyalizm analizinin ima ettiği gerçek tam da budur; dünya sistemi içinde bazı çatışmalar yerel görünse de sonuçları küreseldir. ABD’nin kazanması dünya halklarının kaybetmesi demektir; buna karşılık emperyalist saldırının püskürtülmesi, hangi rejim altında olursa olsun, dünya halklarının mücadelesi açısından bir kazanım anlamına gelir. Bu nedenle anti emperyalizm, devletlerin iç rejimlerinden bağımsız olarak emperyalist saldırıya karşı direnen ülkeleri dünya halklarının savunma hattının parçaları olarak görür. Anti emperyalizmin mantığı tam da burada yatar. Mesele tek tek hükümetleri aklamak değil, dünya ölçeğinde işleyen sömürü ve tahakküm mekanizmasına karşı direnç noktalarını savunmaktır.
Devrimci Hareket
12 Mart 2026