19 Mart süreci, salt bir lider ya da partiye yönelik bir operasyon olarak anlaşılmamalıdır; aslında bu, Türkiye’deki sınıf ilişkilerinin ve sermaye-devlet bütünleşmesinin görünür hale geldiği bir dönemeçtir. Bu bağlamda olan biten, sermayenin çıkarlarını korumaya ve yeniden tahkim etmeye dönük bir müdahaledir. AKP iktidarının 23 yılı aşkın süredir izlediği politika, devletin tüm kurumlarını sermaye çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırmak, kamusal olanı ticarileştirmek ve yerel yönetimleri birer şirket mantığıyla işletmek üzerine kuruludur. Belediyelerden yargıya, eğitimden sağlığa kadar olan alanlarda yaşanan özelleştirme, taşeronlaştırma ve kurumsal tasfiye, sınıfsal çelişkilerin hem görünür hem de somut biçimde ortaya çıkmasını sağlamaktadır. İmamoğlu meselesi, bu bağlamda yalnızca CHP’ye ya da tek bir lidere yönelmiş bir baskı değil; sermaye devletinin kendini yeniden kurma hamlesidir ve bu yönüyle doğrudan sınıfsal bir müdahaledir.
Bu sürecin anlaşılmasında kritik olan nokta, hukuksuzluk ve keyfiliğin tesadüfi değil, bizzat örgütlenmiş bir yönetim tarzı olmasıdır. Rejimin kayyum atamaları, belediyeleri etkisizleştirme girişimleri, yargıyı bir tehdit aracı haline getirmesi ve hatta üniversiteler ile medyadaki baskılar, tümüyle sermayenin çıkarlarının güvence altına alınması amacına hizmet etmektedir. Bu noktada 19 Mart operasyonu, bireysel bir haksızlık gibi görünse de gerçekte sınıfsal çatışmanın ve devletin mülkiyet ilişkilerindeki yeniden konumlanmanın bir parçasıdır. Bu nedenle süreci yalnızca İmamoğlu’nun diploması, tutuklanması veya bir belediyenin yönetimi üzerinden okumak yanıltıcı olur; mesele, Türkiye’deki sınıf dengeleri, sermaye-devlet ilişkisi ve uluslararası sermaye ile işbirliği çerçevesinde şekillenmektedir.
19 Mart süreci ayrıca, devletin ve hukuki normların nasıl bir araçsallığa dönüştürüldüğünü de gözler önüne seriyor. Anayasa mahkemesi, yüksek yargı organları ve uluslararası mekanizmalar, hukuki çerçeve olarak var olsa da sistematik olarak etkisizleştirilebilmekte ve rejim tarafından keyfi müdahale için bir araç olarak kullanılabilmektedir. Burada sınıfsal analiz, hukukun, siyasetin ve ekonomik çıkarların nasıl iç içe geçtiğini anlamayı gerekli kılar. Dolayısıyla 19 Mart, rejimin sadece siyasi rakiplerini değil, aynı zamanda toplumsal öfkeyi ve muhalefeti kontrol altına alma, sınıf mücadelesini dizginleme hesaplarının da bir göstergesidir.
Sınıfsal bakış, 19 Mart operasyonunun küresel bağlantılarla da okunmasını gerektiriyor. Bu sürecin yalnızca Türkiye içindeki dinamiklerle açıklanması yetersiz kalır. AKP’nin uygulamaları, Trump, Netanyahu ve Avrupa’daki sağ iktidarlarla yapısal paralellikler taşıyor; bu da saldırının yalnızca yerel bir haksızlık değil, uluslararası sermaye ve hegemonik çıkarlarla uyumlu bir stratejinin parçası olduğunu ortaya koyuyor. Bu bağlamda sınıfsal analiz, hem ulusal hem de uluslararası güç ilişkilerini dikkate almalı; bireysel veya partisel odaklanmalardan ziyade, yapısal ve sistemik çerçevede süreci okumalıdır.
Toplumsal tepkinin birikimi ve dinamiği
Türkiye’de emekçi kitlelerin karşı karşıya kaldığı ekonomik yoksullaşma, iş güvencesizliği, gelir eşitsizliği, sağlık ve eğitim alanındaki krizler, gençliğin geleceksizleşmesi ve toplumsal adaletsizlik, uzun süredir biriken bir toplumsal basınç yaratmıştır. Öfke birikimi, görünürde İmamoğlu meselesiyle tetiklenmiş olsa da temelinde sistematik sosyal ve ekonomik baskıların yarattığı bir sınıfsal çelişkidir. İmamoğlu’nun diplomasının iptali ve tutuklanması, bu birikmiş öfkenin açığa çıkmasını hızlandıran bir kırılma anı olmuştur.
Toplumsal tepkinin en çarpıcı yönü, bu birikmiş hoşnutsuzluğun hızla kitlesel bir hareket biçimine dönüşmesidir. Sadece birkaç gün içinde, ülkenin birçok şehrinde milyonlarca insan sokağa dökülmüş, bu eylemler yalnızca İmamoğlu’na destekle sınırlı kalmamış, rejime yönelik doğrudan bir öfke ve taleplerle birleşmiştir. “Hükümet istifa”, “faşizme karşı omuz omuza” gibi sloganlar, toplumun kendi deneyimleri ve sınıfsal bilinç birikimiyle şekillenen bir protesto biçimidir. Bu dinamizm, uzun süreli baskı ve yoksullaşmanın biriktirdiği enerjiyle doğmuş, tabanda biriken öfkenin bir eşik aşımına ulaştığını göstermiştir.
Gençlik, bu toplumsal tepkinin en görünür ve dinamik aktörü olmuştur. Geleceksizleştirilmiş, eğitim ve istihdam imkanları kısıtlanmış, ekonomik ve sosyal hakları giderek eriyen gençler, yaşanan bu süreçte sokakta eyleme geçerek hem öfkenin somutlaşmasını sağlamış hem de toplumsal hareketin ana damarını oluşturmuştur. Özellikle ilk kez politikleşen yeni kuşaklar, kitle hareketinin dinamizmine yön vermiş, örgütsüzlüğe rağmen sınıfsal reflekslerini görünür kılmıştır. Bu durum, yalnızca bugünkü toplumsal tepkiler için değil, önümüzdeki süreçte devrimci hareketin gelişimi ve gençliğin örgütlenme potansiyeli için de kritik önemdedir.
Devam eden süreçte toplumsal tepki ile siyasi önderlik arasındaki gerilim de belirleyici bir rol oynamıştır. CHP’nin kontrollü direnişi, kitle hareketinin önünü açmış olsa da sınıfsal bağımsızlık ve örgütlü sınıf mücadelesinin eksikliği, sürecin sınırlarını belirlemiştir. Önderliğin CHP’de olması, kitle hareketinin büyüklüğü ve yaygınlığı açısından hem bir fırsat hem de bir sınırlılık sebebidir; çünkü önderlik, tabanın dinamiklerini yönlendirmek ve hareketi sistemsel bir güce dönüştürmek yerine, sürecin kontrolünü ve sınırlarını belirleme eğiliminde olmuştur. Bu bağlamda toplumsal tepkinin sınıfsal ve örgütsel bir zemine taşınması, hareketin kısa vadeli öfke patlamalarından öte, uzun vadeli stratejik kazanımlara dönüşmesi açısından kritik önemdedir.
Bir yıllık süreçte gözlendiği gibi 19 Mart toplumsal tepkisi, hem biriken sınıfsal öfkenin görünürleşmesi hem de genç kuşakların politikleşme potansiyelinin açığa çıkması açısından önemli bir deneyim sunmaktadır. Bu tepki, rejimin beklemediği boyutta ve yaygınlıkta gerçekleşmiş, toplumsal dinamiklerin giderek daha merkezi bir rol oynadığını göstermiştir. Bu nedenle süreç, yalnızca siyasi bir kriz olarak değil, Türkiye’deki sınıfsal mücadele açısından bir dönemeç, bir deneyim ve bir uyarı olarak okunmalıdır.
CHP’nin rolü ve sınırlılıkları
19 Mart süreci, CHP’nin tutumunu ve sınıfsal rolünü açığa çıkaran bir deneyim olmuştur. Rejim, İmamoğlu’na ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik operasyonu, yalnızca bir belediye başkanına yönelik müdahale olarak değil, CHP’yi hem yönetimsel hem de ideolojik açıdan dizginleme girişimi olarak kurgulamıştır. CHP’nin devletçi kökenleri, geleneksel bürokratik yapısı ve sandık odaklı siyaset kültürü, rejimin bu planını kolaylaştıran unsurlar arasında yer almıştır. Parti, uzun yıllardır emekçi kitlelerin öfkesini sınırlı biçimde kanalize eden; sistemin basıncını soğuran bir tampon işlevi görmüş; rejim, CHP’yi seçim düzeneğinin bir unsuru olarak kontrol altında tutmayı başarmıştır.
19 Mart süreci, CHP yönetimini bir karar anına getirmiştir. İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından, İstanbul Barosu’na ve CHP merkezine kayyum atanabileceğinin gündeme gelmesi, partiye sokak yoluyla direniş dışında bir seçenek bırakmamıştır. Bu durum, CHP’nin geleneksel siyaset pratiğinin sınırlılıklarını açıkça göstermiştir. Parti, tabanın baskısıyla ve gençliğin sokaktaki dinamizmiyle ancak kontrollü bir direnişi tercih edebilmiştir. Bu durum, CHP’nin tabandan gelen baskıya bağımlılığını ve önderlik kapasitesinin sınırlılıklarını ortaya koyarken, aynı zamanda kitle hareketinin örgütlü sınıfsal güçten ziyade, spontan ve tepki temelli bir dinamizmle şekillendiğini göstermektedir.
CHP’nin sürece müdahalesi, sınıfsal perspektiften bakıldığında çelişkili bir tablo ortaya koyuyor. Parti, direnişi teşvik etmiş gibi görünse de temel amacı kitleleri sistemin sınırları içinde tutmak ve öfkenin kontrolünü sağlamak olmuştur. Bu durum, toplumsal hareketin sınıfsal özerkliğini sınırlayan bir faktör olarak işlev görmüştür. Öte yandan, kitlelerin İmamoğlu’na gösterdiği destek ve sokaktaki eylemleri, CHP’nin geleneksel rolünün ötesine geçen bir toplumsal dinamizmi açığa çıkarmış, rejimin beklemediği bir tepki yaratmıştır. Burada sınıfsal bakış, CHP’yi bir “sınıf aracı” olarak değil, sınıf mücadelesi dinamikleri karşısında kendi sınırlarını ve zaaflarını sergileyen bir aktör olarak değerlendirmeyi gerektirir.
CHP’nin rolü gençliğin ve emekçi kitlelerin eylem kapasitesini belirleyen bir çerçeve sunmuştur. Parti, kontrollü direnişi teşvik ederek sokaktaki tepkilerin yönünü ve yoğunluğunu sınırlamaya çalışmıştır. Ancak bu sınırlama, kitlelerin sınıfsal bilinçle hareket etme potansiyelini bastıramamış, gençliğin sokağa çıkma refleksi ile birleşerek rejime karşı beklenmedik bir yaygınlık ve dinamizm kazandırmıştır. Bu durum, CHP’nin kontrol gücünün sınırlılığını ve toplumsal tepkinin kendi özerk mantığını ortaya koymuştur.
Özetle CHP’nin rolü hem toplumsal tepkiyi yönlendiren bir sınırlılık hem de direnişi mümkün kılan bir “arayüz” işlevi görmüştür. Parti, tarihsel olarak sistemin bir parçası olarak hareket etse de 19 Mart süreci, sınıfsal dinamiklerin partinin kontrol kapasitesini aşan boyutlarını açıkça göstermiştir. Bu deneyim, toplumsal hareketlerin siyasi partilerden bağımsız olarak kendi dinamikleriyle geliştiğini ve sınıfsal bilinçle birleştiğinde, partilerin önderlik kapasitesini aşan sonuçlar doğurabileceğini ortaya koymaktadır.
Gençliğin sınıfsal rolü
19 Mart süreci, gençliğin toplumsal ve sınıfsal hareket içindeki belirleyici rolünü net biçimde ortaya koymuştur. Türkiye’de özellikle son on yılda genç kuşak, ekonomik krizler, eğitimde çöküş, işsizlik ve geleceksizleştirilmiş bir yaşam perspektifi ile karşı karşıya kalmıştır. Bu koşullar, gençlerin hayatlarında birikmiş öfke ve hayal kırıklığının bir patlama noktasına gelmesine yol açmıştır. 19 Mart, gençliğin bu birikmiş enerjiyi sokağa taşımak için uygun bir tetikleyici bulduğu bir dönemeç olmuştur. Burada dikkat çekici olan, gençlerin yalnızca İmamoğlu’na veya belediye operasyonlarına tepki göstermeleri değil, aynı zamanda toplumsal adaletsizlik ve rejimin genel keyfiliğine karşı sınıfsal bir refleks geliştirmeleridir.
Üniversite gençliği ve liseli öğrenciler, sokak eylemlerinde görünür bir şekilde yer alarak, tabanda biriken hoşnutsuzluğu somutlaştırmış ve hareketin yayılmasına hız kazandırmıştır. Bu, yalnızca mevcut kitle hareketini büyütmekle kalmamış, aynı zamanda gençlerin politikleşme ve örgütsel deneyim kazanma sürecini de tetiklemiştir. İlk kez sokağa çıkan bir kuşak, kendi sınıfsal perspektifini ve toplumsal öfkesini doğrudan ifade etme fırsatı bulmuştur.
CHP’nin kontrollü direniş politikası, gençliğin spontane dinamizmini hem açığa çıkarmış hem de sınırlandırmıştır. Bu çelişki, gençliğin sınıfsal özerkliğinin ve kendi hareketini organize etme kapasitesinin önemini ortaya koyar. Gençlerin eylemleri, devrimci ve sınıfsal bilinçle birleştiğinde, mevcut sınırlamaları aşabilecek bir potansiyele sahiptir; ancak bu potansiyelin örgütsel bir çerçeveye oturtulması, hareketin sürdürülebilirliğini ve etkisini belirleyecektir.
Sınıfsal açıdan gençliğin rolü, toplumsal tepkinin yalnızca “anı kurtarma” veya “spontane öfke” olarak kalmamasını sağlar. Gençler, ekonomik ve sosyal baskıya uğrayan sınıfların temsilcisi olarak, sokağı bir deneyim ve öğrenme alanına dönüştürür. Bu süreç, onların politik bilinçlerini ve kolektif eylem kapasitesini artırırken, aynı zamanda toplumun genelinde sınıfsal bir duyarlılık yaratır.
19 Mart süreci, gençliğin toplumsal ve sınıfsal dinamizm açısından bir kırılma noktasıdır. Geleceksizleştirilmiş, ekonomik ve sosyal hakları kısıtlanmış genç kuşak, öfkesini ve taleplerini sokakta ifade ederek, kitle hareketinin ana damarını oluşturmuş ve toplumsal değişim için kritik bir potansiyel ortaya koymuştur. Bu, yalnızca bugünkü toplumsal mücadele açısından değil, önümüzdeki dönemde sınıfsal hareketin örgütlenmesi ve devrimci bir perspektifin gelişimi açısından da önemli bir deneyimdir.
Sınıfsal bilinç ve mücadelenin geleceği
19 Mart süreci, yalnızca bir toplumsal tepki değil, aynı zamanda sınıfsal bilincin açığa çıktığı ve geleceğe dair derslerin oluştuğu canlı bir siyasal laboratuvar işlevi görmektedir. Kitlelerin öfkesi, hoşnutsuzluğu ve sokağa çıkma refleksi, spontan bir dinamizmle ortaya çıkmış olsa da bu tepkilerin yönlendirilmesi ve sistematik bir mücadele hattına dönüştürülmesi, sınıfsal bilinç gerektirir. Sınıfsal bilinç, yalnızca ekonomik eşitsizlikleri fark etmekle sınırlı kalmaz; toplumsal ilişkilerin, devletin ve rejimin mekanizmalarının işleyişini, kriz ve baskı süreçlerini, kitlelerin kolektif çıkarları açısından değerlendirme kapasitesini de kapsar.
Geleceğe dair mücadele perspektifi, bu bilinç üzerinden şekillendiğinde anlam kazanır. 19 Mart’ta ortaya çıkan toplumsal hareket, öfke ve tepkilerin birikmiş sınıfsal enerjiyi temsil ettiğini gösterse de bu enerji kendi başına sürdürülebilir bir değişim yaratamaz. Hareketin devrimci potansiyeli, örgütlü sınıf güçlerinin, sendikaların, kolektif yapılar ve toplumsal örgütlerin müdahalesiyle büyütülebilir. Bu, hareketin özerkliğini kaybetmeden, sınıfsal hedefler doğrultusunda örgütlenmesi ve yönlendirilmesi anlamına gelir.
Geleceğin mücadele stratejisi, geçmiş deneyimlerin doğru değerlendirilmesini ve güncel koşullara uyarlanmasını gerektirir. 19 Mart süreci, geçmişin devrimci deneyimlerinden ders çıkarma, gençliğin dinamizmini ve kitlelerin özerkliğini örgütsel ve stratejik bir perspektifle birleştirme ihtiyacını ortaya koymuştur. Bu bağlamda sınıf mücadelesinin tarihsel yasalarını anlamak, kitlelerin bilinç ve örgütlenme potansiyelini açığa çıkarmak, stratejik bir ufukla hareket etmek, günü kurtarmaya değil, geleceği fethetmeye odaklanmayı gerektirir.
Devrimci Hareket
19 Mart 2026