Rejimin saldırı mantığı ve sınıfsal arka plan
CHP kurultayına ilişkin verilen “mutlak butlan” kararı, ilk bakışta Türkiye siyasetinin güncel güç mücadelelerinden biri, parti içi rekabetin yargı üzerinden yeniden dizayn edilmesi ya da iktidarın kısa vadeli politik hesaplarının bir uzantısı gibi görülebilir. Elbette, kararın hukuki dayanakları, yargının siyasal konumu ve seçim hukukunun sınırları üzerine yapılacak tartışmalar önemlidir. Ancak mesele yalnızca hukuki bir garabet, anayasal kriz ya da partiler arası bir iktidar çekişmesi olarak ele alındığında, ortaya çıkan tablonun sınıfsal ve tarihsel niteliği büyük ölçüde görünmez hale gelir.
Bugün yaşanmakta olan mesele, basit anlamıyla bir kurultay iptali değil; siyasal alanın yeniden yapılandırılmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, egemen sınıfların kriz koşullarında toplumsal rızaya dayalı geleneksel yönetim biçimlerinden uzaklaşarak siyasal alanı doğrudan devlet zoruyla tahkim etmeye yöneldiği yeni rejim biçiminin bir tezahürüdür.
Türkiye’de son yıllarda yaşanan gelişmeler, tek tek olaylar olarak değil, kapitalizmin küresel ölçekte içine girdiği tarihsel sıkışmanın yerel yansımaları olarak okunmalıdır. Dünya ekonomisinin uzun süreli durgunluğu, emperyalist bloklar arasındaki hegemonya mücadelesinin sertleşmesi, enerji ve lojistik hatları üzerindeki çatışmalar, savaş ekonomisinin yaygınlaşması ve sermayenin kâr oranlarını koruma ihtiyacı, yalnızca ekonomik değil siyasal rejim krizleri de üretmektedir. Bu koşullarda sermaye sınıfı açısından temel mesele, toplumun rızasını üretmekten çok, toplumsal hareketliliği denetim altında tutmaktır.
Bir dönem burjuva demokrasisinin temel unsurları olarak sunulan anayasal güvenceler, temsil mekanizmaları, seçim süreçleri ve hukuki normlar, bugün egemen sınıflar açısından vazgeçilmez ilkeler olmaktan çıkmaktadır. Çünkü kapitalizmin kriz dönemlerinde hukuk, evrensel normlar bütünü olarak değil, sınıf egemenliğinin bir tahakküm tekniği olarak işlemeye başlar. Bu nedenle “mutlak butlan” gibi teknik bir hukuk kavramının siyasal yaşamın merkezine yerleştirilmesi tesadüf değildir. Hukuk burada tarafsız bir hakem rolü üstlenmemekte; doğrudan siyasal alanı düzenleyen, tasfiye eden ve yeniden biçimlendiren bir müdahale aracına dönüşmektedir.
Aslında mesele yalnızca hukukun siyasallaşması da değildir. Daha derinde yaşanan şey, siyaset alanının bütünüyle olağanüstü yönetim mantığına göre yeniden kurulmasıdır. Burada olağanüstülük geçici bir istisna değil, rejimin kalıcı biçimi haline gelir. Böylece seçimler yapılmaya devam eder, partiler faaliyetlerini sürdürür, parlamentolar açık kalır; fakat bütün bu yapılar gerçek siyasal belirleyiciliklerini giderek kaybeder. Demokratik mekanizmalar biçimsel olarak korunurken içerikleri boşaltılır. Siyasal alan, devlet aygıtı ve sermaye blokunun ihtiyaçlarına göre sürekli yeniden dizayn edilen kontrollü bir sahaya çevrilir.
CHP’ye dönük müdahalenin anlamı da tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Karar yalnızca belirli isimleri hedef alan kişisel bir operasyon değildir. Aynı zamanda milyonlarca insanın seçimler ve kurumsal siyaset yoluyla mevcut düzen içerisinde değişim yaratabileceğine olan inanca yönelmiş bir müdahaledir. Çünkü temsil mekanizmalarının sınırlı da olsa taşıdığı meşruiyet duygusu, kriz dönemlerinde geniş toplumsal kesimlerin öfkesini düzen sınırları içinde tutabilmenin temel araçlarından biridir. Fakat ekonomik ve siyasal kriz derinleştikçe egemen sınıflar açısından bu mekanizmalar dahi risk üretmeye başlamaktadır.
Temsil illüzyonunun tasfiyesi
Bilindiği gibi burjuva siyaset tarzında seçimler, partiler, parlamentolar ve anayasal mekanizmalar; emekçi sınıfların sisteme bütünüyle yabancılaşmasını engelleyen, toplumsal öfkeyi belirli kurumsal kanallara yönlendiren düzenekler olarak işlev görür. Ancak kapitalizmin derin kriz dönemlerinde bu temsil mekanizmaları egemen sınıflar açısından giderek daha maliyetli hale gelir. Çünkü ekonomik yıkım büyüdükçe, geniş halk kesimlerinin mevcut siyasal düzene yönelik hoşnutsuzluğu da artar. Bu durum, seçim süreçlerini yalnızca rutin demokratik prosedürler olmaktan çıkarıp egemen sınıflar açısından potansiyel risk alanlarına dönüştürür. Özellikle toplumsal hoşnutsuzluğu düzenin sınırları içerisinde tutma kapasitesi taşıyan siyasal yapılar, kriz yönetimi açısından dikkatle kontrol edilmesi gereken unsurlar haline gelir.
Bu nedenle bugün yaşanan süreç, yalnızca muhalefetin baskılanması değil; temsil mekanizmasının kendisinin işlevsizleştirilmesidir. Çünkü bir siyasi partinin kurultayının yıllar sonra yargı eliyle “hiç gerçekleşmemiş” sayılması, teknik bir hukuk müdahalesinin ötesinde çok daha büyük bir mesaj taşır. Bunun açık anlamı; siyasal meşruiyetin kaynağı artık toplumsal irade değil, devlet aygıtının onay sınırlarıdır.
Burada siyaset biçimsel olarak korunmakta, ancak içeriği boşaltılmaktadır. Partiler vardır fakat hareket alanları daraltılmıştır. Seçimler yapılır fakat sonuçların hangi ölçüde geçerli sayılacağı siyasal güç ilişkilerine bağlı hale gelir. Parlamenter düzen sürer fakat gerçek karar alma süreçleri giderek bürokratik ve yargısal alanlarda, zor aygıtı merkezlerinde yoğunlaşır. Böylece demokratik kurumlar ortadan kaldırılmadan etkisizleştirilir.
Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü bir gelişme de değildir. Dünya ölçeğinde kapitalist devletler, kriz koşullarında giderek daha açık bir şekilde “yönetilebilir toplum” arayışına yönelmektedir. Fransa’da emeklilik reformlarına karşı milyonlarca insanın sokağa dökülmesine rağmen kararların polis şiddeti eşliğinde dayatılması, ABD’de seçim süreçlerinin olağanüstü güvenlik tartışmaları içinde ele alınması, Latin Amerika’da seçimle gelen hükümetlere dönük yargısal ve bürokratik müdahaleler; temsil krizinin küresel boyutunu gösteren örneklerdir. Çünkü sermaye açısından temel mesele artık geniş halk kesimlerinin aktif rızasını üretmek değil, toplumsal istikrarı minimum siyasal riskle sürdürebilmektir.
Türkiye’de de benzer bir yönelim giderek belirginleşmektedir. Siyasal alan, toplumsal taleplerin mücadele konusu olduğu bir zemin olmaktan çıkarılıp devletin yönetim ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirilen kontrollü bir alana dönüştürülmektedir. Bu süreçte partiler arasındaki farkların azalması değil, partilerin siyasal özne niteliğinin aşındırılması belirleyici hale gelir. Böylece siyaset, toplumun geleceğini belirleyen kolektif bir mücadele alanı olmaktan uzaklaştırılıp teknik-idari bir meseleye indirgenir.
“Mutlak butlan” kararı tam da bu dönüşümün sembolik eşiklerinden biridir. Çünkü burada tasfiye edilen yalnızca bir kurultay değil; kitlelerin sandık, parti ve kurumsal siyaset aracılığıyla tarihsel yönelimleri değiştirebileceğine dair inancın kendisidir. Egemen sınıfların kriz dönemlerinde ihtiyaç duyduğu şey, rekabetçi ve öngörülemez bir siyasal alan değil; önceden sınırları çizilmiş, denetlenebilir ve gerektiğinde yargı müdahalesiyle yeniden düzenlenebilir bir siyasal düzendir.
Bu nedenle temsil mekanizmalarının aşındırılması ile ekonomik kriz politikaları arasında doğrudan bir bağ vardır. Çünkü emekçi sınıfların yoksullaştırıldığı, güvencesizleştirildiği ve mülksüzleştirildiği bir dönemde, bu öfkenin kurumsal siyasette örgütlü bir karşılık bulması egemen sınıflar açısından ciddi bir tehdit oluşturur. Temsil kanallarının etkisizleştirilmesi, tam da bu toplumsal enerjinin dağınık, yönsüz ve etkisiz bırakılması amacına hizmet etmektedir.
Topyekûn sınıfsal saldırı karşısında örgütsel sığınaksızlık
Türkiye’de son yıllarda derinleşen ekonomik kriz, yalnızca gelir dağılımındaki bozulma ya da geçici bir yoksullaşma dalgası olarak değerlendirilemez. Yaşanan süreç çok daha kapsamlı bir sınıfsal dönüşüme işaret etmektedir. Geniş halk kesimleri, tarihsel ölçekte hızlanan bir mülksüzleştirme süreciyle karşı karşıyadır. Ücretlerin erimesi, barınma hakkının piyasa baskısı altında çökmesi, borçluluğun kalıcı hale gelmesi, kamusal hizmetlerin tasfiyesi ve doğrudan yaşam alanlarına yönelik sermaye müdahaleleri; emekçi sınıfların yalnızca bugünkü gelirlerini değil, geleceğe dair bütün güvencelerini de aşındırmaktadır.
Kapitalizmin kriz dönemlerinde sermaye birikimi giderek daha fazla “el koyma” mekanizmalarına dayanır. Çünkü üretim alanındaki daralma ve kâr oranlarındaki baskı, sermayeyi yeni kaynaklar bulmaya zorlar. Bu nedenle kent toprakları, doğal alanlar, kamusal hizmetler ve hatta afet bölgeleri bile yeni birikim alanlarına dönüştürülür. Rezerv alan politikalarıyla insanların yaşadığı mahallelerin tasfiye edilmesi, acele kamulaştırmalarla köylünün toprağının enerji ve maden şirketlerine devredilmesi, kıyıların, ormanların ve su kaynaklarının sermaye lehine yeniden düzenlenmesi; bu yeni birikim modelinin parçalarıdır.
Bu süreç yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasal bir zor mekanizması gerektirir. Çünkü toplumun geniş kesimlerinin yaşam alanlarına doğrudan müdahale eden bu model, doğal olarak ciddi bir toplumsal tepki potansiyeli üretir. İşte tam bu noktada siyasal alanın baskı yoluyla yeniden düzenlenmesi devreye girer. Egemen sınıflar açısından mesele yalnızca ekonomik kaynakları denetlemek değil; bu saldırılara karşı gelişebilecek kolektif direniş kapasitesini de sınırlandırmaktır.
“Mutlak butlan” kararının anlamı burada daha net hale gelir. Çünkü siyasal muhalefetin kurumsal kapasitesinin zayıflatılması, yalnızca seçim hesaplarıyla açıklanamaz. Aynı zamanda toplumsal hoşnutsuzluğun örgütlü bir siyasal hatta dönüşmesini engelleme amacına hizmet eder. Kriz derinleşirken halkın öfkesinin düzen içi kanallarda bile toparlanabileceği zeminlerin dağıtılması, emekçi sınıfların siyasal olarak yalnızlaştırılması anlamına gelir.
Bugün yaşanan temel sorunlardan biri de tam olarak budur. Geniş toplumsal kesimler ağır bir ekonomik yıkım yaşarken, bu yıkıma karşı ortak bir siyasal ifade alanı giderek daralmaktadır. Sendikalar parçalı ve etkisizdir, meslek örgütleri sürekli baskı altındadır, üniversiteler tasfiye edilmiştir, medya büyük ölçüde sermaye ve devlet denetimine girmiştir. Kurumsal siyasetin alanı ise yargısal müdahaleler ve bürokratik kuşatma yoluyla giderek işlevsizleştirilmektedir. Böylece toplum yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal olarak da savunmasız bırakılmaktadır.
Bu durum, baskıcı devlet biçiminin en kritik boyutlarından biridir. Çünkü baskıcı rejimler yalnızca muhalefeti bastırmaz; aynı zamanda insanların kolektif hareket edebilme kapasitesini de aşındırır. Toplumsal bağların çözülmesi, bireysel güvencesizlik hissinin yaygınlaşması ve geleceksizlik duygusunun kalıcı hale gelmesi, siyasal denetimin önemli araçlarından biri haline gelir. İnsanlar örgütlü bir özne olmaktan çıkarılıp yalnızlaşmış bireyler haline geldikçe, ekonomik ve siyasal saldırılar karşısında direnç kapasitesi de zayıflar.
Bu nedenle bugün yaşanan süreç yalnızca bir “demokrasi gerilemesi” değildir. Aynı zamanda emekçi sınıfların tarihsel olarak elde ettiği kolektif savunma mekanizmalarının çözülmesidir. Parlamenter temsilin etkisizleşmesi, sendikal alanın daraltılması, kamusal alanın çökertilmesi ve hukuki güvencelerin aşınması; aynı bütünün farklı görünümleridir. Amaç yalnızca yönetmek değil, toplumun itiraz kapasitesini mümkün olduğunca atomize etmektir.
Kriz dönemlerinde sermaye açısından en büyük tehlike, ekonomik hoşnutsuzluğun siyasal bir örgütlülüğe dönüşmesidir. Bu nedenle egemen sınıflar, toplumsal öfkenin yönsüz kalmasını tercih eder. Kurumsal siyasetin sürekli kriz üretir hale gelmesi, muhalefetin kendi içine kapanması ve halkın gündelik hayatta yalnızlaşması; bu stratejik yönelimin parçalarıdır.
Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tablo, yalnızca bir partiye dönük operasyon değil; toplumsal muhalefetin bütün dayanaklarının aşındırıldığı daha geniş bir yeniden yapılanma sürecidir. Emekçi sınıflar ekonomik olarak mülksüzleştirilirken, siyasal olarak da kurumsal, örgütsel sığınaklarından mahrum bırakılmaktadır. Bu nedenle yaşanan dönüşüm, yalnızca devlet biçimindeki bir değişim değil; kriz koşullarında sermaye düzeninin kendini yeniden üretme biçimidir.
Sermayenin saldırıları ve örgütlü sınıf mücadelesi
Bugün yaşanan süreç, yalnızca Türkiye’ye özgü geçici bir siyasal kriz olarak değerlendirildiğinde eksik kalır. Çünkü dünya ölçeğinde kapitalist sistem, uzun süredir tarihsel bir yönetme krizinin içinden geçmektedir. Emperyalist rekabetin sertleşmesi, savaşların yaygınlaşması, ekonomik daralma, iklim krizi, kitlesel göç hareketleri ve derinleşen eşitsizlikler; sermaye düzeninin eski yönetim araçlarını giderek işlevsiz hale getirmektedir. Bir dönem toplumsal rızayı belirli ölçülerde üretebilen nispi demokratik işleyiş bugün sermaye açısından giderek daha kırılgan ve maliyetli görülmektedir.
Bu nedenle dünya genelinde devlet biçimleri daha güvenlikçi, daha merkeziyetçi ve daha otoriter karakterler kazanmaktadır. Hukukun olağanüstü yönetim teknikleriyle iç içe geçmesi, siyasal karar alma süreçlerinin tek elde toplanması, toplumsal muhalefetin kriminalize edilmesi ve kamusal alanın sürekli denetim altında tutulması; yeni dönemin temel eğilimleri arasında yer almaktadır. Demokratik mekanizmalar tamamen ortadan kaldırılmamakta, fakat giderek içeriksizleştirilmektedir.
Türkiye’deki gelişmeler de bu küresel yönelimin özgün bir parçasıdır. “Mutlak butlan” kararı bu açıdan yalnızca bir hukuk tartışması değil; siyasal alanın hangi sınırlar içinde var olabileceğine dair bir rejim deklarasyonudur. Çünkü burada verilen mesaj, yalnızca mevcut muhalefete değil, toplumun tamamınadır. Siyasal alanın sınırları artık doğrudan devlet aygıtı tarafından belirlenmektedir ve bu sınırların dışına çıkan her dinamik, hukuki ya da idari araçlarla tasfiye edilebilir.
Fakat bu süreç aynı zamanda tarihsel bir çelişki de üretmektedir. Çünkü temsil mekanizmaları etkisizleştikçe, kurumsal siyasetin meşruiyeti de aşınmaktadır. İnsanlar gündelik yaşamlarında daha ağır bir yoksullaşma, güvencesizlik ve geleceksizlik yaşarken, mevcut siyasal yapıların bu sorunlara çözüm üretme kapasitesine dair inanç giderek zayıflamaktadır. Bu durum kısa vadede toplumsal edilgenlik yaratabilse de uzun vadede çok daha derin kırılmaların zeminini oluşturur.
Burada temel mesele, toplumsal hoşnutsuzluğun hangi siyasal biçim altında örgütleneceğidir. Çünkü kriz dönemlerinde kitlelerin öfkesi kendiliğinden ilerici bir hatta akmaz. Örgütsüz bırakılan toplumsal enerji; milliyetçi, mezhepçi, otoriter ya da tamamen apolitik yönelimlere savrulabilir. Egemen sınıfların baskı politikalarının en önemli hedeflerinden biri de zaten emekçi sınıfların ortak siyasal zeminler üretmesini engellemektir.
Bu nedenle bugün ortaya çıkan tablo karşısında temel sorun yalnızca mevcut baskı mekanizmalarını teşhir etmek değildir. Aynı zamanda emekçi sınıfların bağımsız örgütlenme kapasitesinin nasıl yeniden kurulacağıdır. Çünkü kurumsal siyasetin daralan alanı içinde sıkışıp kalan bir toplumsal muhalefetin, kriz döneminin sert sınıfsal saldırıları karşısında kalıcı bir direnç üretmesi giderek zorlaşmaktadır.
Bugünün emek yapısı parçalıdır; güvencesiz çalışma yaygındır; genç kuşaklar sürekli işsizlik ve borçluluk baskısı altındadır; beyaz yakalı emek hızla proleterleşmektedir. Dolayısıyla yeni dönemin sınıf mücadelesi, yalnızca tutarlı sendikal yapılara değil; mahallelerden dijital emek alanlarına, barınma krizinden gençlik hareketlerine kadar uzanan birleşik bir örgütlenme hattına ihtiyaç duymaktadır. Çünkü sermaye düzeninin bugün yürüttüğü saldırı yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda toplumsal hafızayı, dayanışma ilişkilerini ve kolektif gelecek fikrini hedef almaktadır. İnsanların birbirinden koparıldığı, sürekli rekabet baskısı altında yaşadığı ve yalnızlaştırıldığı bir düzende siyasal mücadele de parçalanmaktadır. Bu nedenle örgütlü sınıf mücadelesi meselesi yalnızca iktisadi haklar değil, toplumsal dayanışmanın yeniden kurulması anlamına da gelir.
Sonuç olarak “mutlak butlan” kararıyla görünür hale gelen süreç, basit bir parti krizinin çok ötesindedir. Yaşanan şey, kapitalist kriz çağında devletin ve sermayenin toplumu daha sert yöntemlerle yeniden düzenleme girişimidir. Fakat aynı süreç, kurumsal siyasetin sınırlarını da giderek daha görünür hale getirmektedir. Demokratik mekanizmaların içeriksizleştiği, hukukun doğrudan siyasal müdahale aracına dönüştüğü ve toplumsal yaşamın her alanının sermaye ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirildiği bir dönemde, gerçek siyasal mücadele de kaçınılmaz olarak toplumsal zeminde yeniden kurulmaktadır.
Bu nedenle önümüzde duran temel mesele, adliye koridorlarından medet uman edilgen bir siyaset değil; emekçi sınıfların kendi bağımsız örgütlülüklerini, dayanışma ağlarını ve mücadele araçlarını yeniden inşa edip edemeyeceğidir. Çünkü kriz çağlarında gerçek güvence, egemenlerin hukukunda değil; toplumun örgütlü gücünde ortaya çıkar.
Devrimci Hareket
22 Mayıs 2026