“El pueblo no se rinde, carajo!”
“Halk pes etmez, lanet olsun!”
Bolivya sokak duvarlarına kazınan bu slogan, yalnızca bir öfke ifadesi değil; ülkenin son yirmi yılına yayılan toplumsal mücadelelerin sürekliliğini özetleyen bir politik hafızadır.
Bolivya’da siyasal krizin tarihsel arka planı
Bolivya’da kitlesel direniş bir ayı aşkın süredir devam ediyor. Kasım 2025’te göreve başlayan sağcı Rodrigo Paz hükümetinin akaryakıt sübvansiyonlarını kaldırma kararı sonrası, Aralık 2025’te patlak veren protestolar, 2026 ortalarında ekonomik taleplerin sınırlarını aşarak devlet başkanının istifasını hedefleyen ülke çapında bir isyana dönüştü. Maden işçilerinden öğretmenlere, köylülerden ulaşım emekçilerine kadar geniş toplumsal kesimlerin katıldığı grevler ve yol kapatma eylemleri, ülkenin temel ulaşım ağlarını felç ederken yeni hükümet bu gelişmelere olağanüstü hâl yetkilerini genişleterek ve orduyu devreye sokma hazırlıklarıyla yanıt veriyor.
Bugün Bolivya sokaklarında yaşananların fitilini akaryakıt fiyatları ateşlemiş olsa da mevcut krizi birkaç aylık ekonomik sıkıntıyla açıklamak mümkün değildir. Yaşananlar, yirmi yılı aşkın süredir ülkenin toplumsal yaşamını şekillendiren sınıfsal gerilimlerin, doğal kaynaklar üzerindeki mücadelelerin ve Evo Morales döneminden bu yana biriken çelişkilerin yeni bir siyasal dışavurumudur. Bugünkü isyan, bir yandan neoliberal yeniden yapılanma girişimine karşı emekçi sınıfların tepkisini ifade ederken, diğer yandan Bolivya egemen sınıflarının ve emperyalist güçlerin ülkenin siyasal geleceğini yeniden şekillendirme çabalarının ortasında gelişmektedir. Bu nedenle son haftalardaki gelişmeleri anlayabilmek için yalnızca bugüne değil, Bolivya’nın son yirmi yıllık siyasal ve toplumsal dönüşümüne de bakmak gerekir.
Doğal kaynaklar, yerli halklar ve isyan
Bugün Bolivya’da yaşananları anlayabilmek için öncelikle ülkenin toplumsal yapısına bakmak gerekir. Güney Amerika’nın en yoksul ülkelerinden biri olan Bolivya, aynı zamanda dünyanın en zengin doğal kaynak rezervlerinden bazılarına sahiptir. Gümüşten kalaya, doğalgazdan lityuma kadar birçok stratejik kaynak yüzyıllar boyunca ülke ekonomisinin temelini oluşturmuştur. Ancak bu zenginlikler geniş halk kesimlerine refah getirmek yerine çoğunlukla yerli ve emekçi nüfusun sömürülmesi üzerine kurulu bir ekonomik düzen yaratmıştır.
Nüfusun önemli bir bölümünü Aymara ve Keçuva halkları oluştururken, ülkenin siyasal ve ekonomik yaşamı uzun yıllar boyunca beyaz ve melez elitlerin kontrolü altında kaldı. Özellikle 1980’lerden itibaren Latin Amerika genelinde uygulanan neoliberal politikalar Bolivya’da da özelleştirmeleri, kamu harcamalarında kesintileri ve doğal kaynakların uluslararası sermayeye açılmasını beraberinde getirdi. Bunun sonucu olarak madenciler, köylüler ve kent yoksulları arasında hoşnutsuzluk giderek büyüdü.
2000’li yılların başında bu hoşnutsuzluk kitlesel halk hareketlerine dönüştü. 2000 yılında Cochabamba’da su hizmetlerinin özelleştirilmesine karşı gelişen ve tarihe “Su Savaşı” olarak geçen direniş, hükümeti geri adım atmaya zorladı. Bunu 2003 yılında doğalgaz kaynaklarının yabancı şirketlerin çıkarları doğrultusunda kullanılmasına karşı gelişen ve onlarca kişinin yaşamını yitirdiği “Gaz Savaşı” izledi. Bu mücadeleler yalnızca belirli ekonomik talepler etrafında şekillenmedi; aynı zamanda ülkenin doğal kaynaklarının kimin denetiminde olacağı ve Bolivya’nın nasıl bir siyasal düzenle yönetileceği sorularını da gündeme taşıdı.
İşte Evo Morales’in yükselişi tam da bu tarihsel zeminde gerçekleşti. Sendikal hareketlerden, yerli örgütlerinden ve köylü mücadelelerinden beslenen yeni siyasal dalga, neoliberal dönemin yarattığı toplumsal yıkıma karşı geniş emekçi kesimlerin ortak tepkisinin ürünüydü. Morales’in iktidara gelişi, bu nedenle yalnızca bir seçim başarısı değil, yıllar süren sınıf mücadelelerinin ve halk hareketlerinin siyasal alandaki ifadesi olarak değerlendirilmelidir.
Morales yılları ve ekonomik modelin çelişkileri
2005 yılında Evo Morales’in devlet başkanı seçilmesi, Bolivya tarihinin en önemli siyasal gelişmelerinden biriydi. Bir koka üreticileri sendikası lideri olan Morales, ülkenin ilk yerli kökenli devlet başkanı olarak iktidara geldiğinde arkasında yalnızca bir siyasi parti değil, yıllar boyunca neoliberal politikalara karşı mücadele etmiş köylü örgütleri, sendikalar, yerli hareketleri ve kent yoksullarından oluşan geniş bir toplumsal blok bulunuyordu.
Morales’in liderliğindeki Sosyalizme Doğru Hareket (MAS), iktidarının ilk yıllarında hidrokarbon sektöründe devlet denetimini artıran adımlar attı. Doğalgaz gelirlerinden elde edilen kamu kaynakları sosyal programlara yönlendirilirken eğitim, sağlık ve altyapı yatırımları genişletildi. Yoksulluk oranlarında önemli düşüşler yaşandı, yerli halkların siyasal temsil olanakları arttı ve uzun yıllar boyunca devlet mekanizmasının dışında bırakılmış toplumsal kesimler kamusal yaşamda daha görünür hale geldi.
Bu gelişmeler Bolivya emekçi sınıfları açısından küçümsenmeyecek kazanımlardı. Ancak aynı dönemde ortaya çıkan ekonomik model önemli sınırlılıklar da taşıyordu. Ekonomik büyümenin önemli bir bölümü, doğalgaz ve madencilik ihracatından elde edilen gelirler üzerine kuruluydu. Devlet, doğal kaynaklardan elde ettiği gelirleri yeniden dağıtarak toplumsal destek sağlıyor, fakat ekonominin üretim yapısında köklü bir dönüşüm gerçekleştirilemiyordu. Başka bir ifadeyle, neoliberal dönemin yarattığı toplumsal tahribat kısmen onarılırken ülkenin dünya ekonomisindeki hammadde ihracatçısı konumu büyük ölçüde değişmeden kaldı.
Bu durum uzun süre ciddi bir sorun yaratmadı. Çünkü 2000’li yılların sonu ile 2010’lu yılların ilk yarısı boyunca dünya piyasalarında emtia fiyatları yüksek seyrediyordu. Doğalgaz ve maden ihracatından elde edilen gelirler hükümete geniş bir hareket alanı sağladı. Ancak uluslararası piyasalardaki koşullar değişmeye başladığında bu modelin kırılganlıkları da görünür hale geldi. İhracat gelirlerinin azalması, kamu maliyesi üzerindeki baskının artması ve döviz kaynaklarının daralması zamanla yeni ekonomik sorunları beraberinde getirdi.
Öte yandan MAS hükümetleri ile toplumsal hareketler arasındaki ilişki de zaman içinde değişime uğradı. İktidara taşınan birçok sendikal ve köylü örgütü devlet aygıtıyla daha yakın ilişkiler kurarken, hareketlerin bir bölümü bağımsız mücadele kapasitesini yitirmeye başladı. Böylece Morales dönemi bir yandan emekçi sınıfların tarihsel kazanımlarına sahne olurken, diğer yandan bu kazanımların devlet kaynaklarına ve doğal kaynak gelirlerine bağımlı hale geldiği yeni bir denge yarattı.
Darbe tartışmaları, emperyalist rekabet ve egemen sınıfların karşı hamlesi
Morales döneminin son yıllarında ortaya çıkan ekonomik yavaşlama ve siyasal gerilimler, 2019 yılında Bolivya tarihinin en tartışmalı krizlerinden birine dönüştü. Seçim sonuçları üzerine başlayan tartışmalar kısa sürede kitlesel protestolara, polis ayaklanmalarına ve ordunun siyasete doğrudan müdahil olduğu bir sürece evrildi. Sonunda Evo Morales, görevinden ayrılarak ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve geçici hükümet kuruldu.
Bu gelişmelerin niteliği konusunda farklı değerlendirmeler bulunsa da birçok toplumsal hareket ve sol çevre, yaşananları klasik anlamda bir askeri darbeyle olmasa bile egemen sınıfların ve devlet aygıtının müdahalesiyle gerçekleşmiş bir rejim değişikliği olarak değerlendirdi. Özellikle ülkenin ekonomik açıdan en güçlü bölgelerinden biri olan Santa Cruz merkezli sermaye grupları, Morales yönetimine karşı muhalefetin en önemli dayanaklarından biri haline geldi.
Bunlar, süreci analiz etmek açısından önemli verilerdir ancak 2019 krizini yalnızca seçim tartışmaları veya iç siyasi kutuplaşma üzerinden açıklamak yetersiz kalır. Aynı dönemde Bolivya, dünya ekonomisinin stratejik kaynak mücadelelerinde giderek daha önemli bir konuma yükseliyordu. Ülke, dünyanın en büyük lityum rezervlerinden bir bölümüne sahipti ve elektrikli araçlar ile enerji depolama teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla birlikte bu kaynak, küresel sermaye açısından kritik bir önem kazanmaya başlamıştı. Morales hükümeti, doğal kaynaklar üzerinde devlet denetimini savunuyor ve lityumun ulusal sanayileşme temelinde işlenmesini hedefliyordu.
Morales hükümeti, doğal kaynaklar üzerindeki devlet denetimini korumaya çalışırken aynı zamanda yeni yatırım ortakları arıyordu. Bu süreçte Çin’in Bolivya ekonomisindeki etkisi giderek arttı. Altyapı projeleri, madencilik yatırımları ve kredi anlaşmaları aracılığıyla Çin, Latin Amerika’nın birçok ülkesinde olduğu gibi Bolivya’da da önemli bir ekonomik aktör haline geldi. Böylece ülke, yalnızca kendi iç sınıf mücadelelerinin değil, ABD ile Çin arasındaki küresel nüfuz rekabetinin de parçası olmaya başladı.
ABD, uzun yıllardır Latin Amerika’yı kendi etki alanı olarak görmektedir. Bu nedenle bölgede Çin’in ekonomik ve teknolojik etkisinin büyümesi ABD açısından stratejik bir sorun olarak değerlendirilmektedir. Bolivya’nın sahip olduğu doğalgaz ve özellikle lityum rezervleri ise bu rekabeti daha da keskinleştirmektedir. Bu bağlamda ülkenin siyasal istikrarı, yalnızca La Paz’daki hükümetlerin tercihleriyle değil, küresel güç dengelerindeki değişimlerle de yakından ilişkilidir.
MAS’ın dönüşü ve biriken çelişkiler
2019 krizinin ardından kurulan geçici yönetim, toplumsal meşruiyet sorunları ve artan toplumsal tepki nedeniyle uzun ömürlü olamadı. 2020 seçimlerinde Morales’in partisi olan Sosyalizme Doğru Hareket (MAS) yeniden iktidara döndü. Bu sonuç, bir bakıma 2019 müdahalesine karşı halkın verdiği siyasal yanıt olarak değerlendirilebilir. Ancak MAS’ın dönüşü, 2000’li yılların başındaki koşulların yeniden oluştuğu anlamına gelmiyordu.
Yeni dönemde MAS hükümeti, hem darbe sürecinin yarattığı siyasal kutuplaşmayla hem de ağırlaşan ekonomik sorunlarla karşı karşıya kaldı. Dünya ekonomisindeki yavaşlama, emtia fiyatlarındaki dalgalanmalar ve kamu gelirlerindeki gerileme, uzun yıllar doğal kaynak gelirlerine dayanan ekonomik modelin sınırlarını daha görünür hale getirdi. Bir dönem sosyal harcamaları ve kamu yatırımlarını finanse eden kaynaklar artık aynı ölçüde üretilemiyordu.
Özellikle enerji alanında ortaya çıkan sorunlar giderek derinleşti. Bolivya uzun yıllar boyunca düşük akaryakıt fiyatlarını sübvansiyonlar yoluyla korudu. Bu politika, emekçi sınıfların yaşam maliyetlerini sınırlayan önemli araçlardan biriydi. Ancak döviz rezervlerindeki azalma ve kamu maliyesi üzerindeki baskı arttıkça bu sübvansiyonların sürdürülmesi egemen sınıflar ve uluslararası finans odakları tarafından giderek daha fazla sorgulanmaya başlandı.
Bu süreçte MAS içinde de önemli görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Bir tarafta Evo Morales’in radikal çizgisine yakın kesimler bulunurken, diğer tarafta devlet aygıtı içerisinde güç kazanan daha pragmatik eğilimler şekillenmeye başladı. Böylece yıllarca neoliberalizme karşı mücadele eden toplumsal blok içerisinde çatlaklar oluştu. Sendikal hareketler, köylü örgütleri ve yerli hareketleri arasındaki birlik zayıflarken, hükümet ile toplumsal taban arasındaki mesafe giderek açıldı. Bu yapısal tıkanma, nihayetinde Kasım 2025 seçimlerinde Rodrigo Paz iktidarının önünü açan tarihsel zemini hazırladı.
Bugünkü isyan ne anlama geliyor?
Yeni yönetimin başa gelir gelmez attığı ilk radikal adım olan akaryakıt sübvansiyonlarının kaldırılması, yapısal krizin yükünün hangi sınıfların omuzlarına yükleneceği sorusuna verilen net bir yanıttı. Hükümet ve sermaye çevreleri krizin maliyetini emekçi sınıflara aktarmaya çalışırken; işçiler, köylüler ve kent yoksulları buna kitlesel direnişle karşılık verdi. Yol kapatma eylemleri, genel grevler ve kent merkezlerinde gerçekleştirilen kitlesel gösteriler, Bolivya işçi sınıfının ve köylü hareketlerinin onlarca yıldır kullandığı temel mücadele araçları olarak yeniden devreye girdi.
Mevcut hareketin dikkat çekici yönlerinden biri, farklı toplumsal kesimleri ortak bir mücadele zemini etrafında buluşturabilmesidir. Maden işçileri, ulaşım emekçileri, köylüler, yerli topluluklar ve kent yoksulları, farklı taleplerle harekete geçmiş olsalar da ortak bir tepki göstermektedir. Hükümetin buna verdiği; olağanüstü hâl uygulamalarının gündeme getirilmesi, ordunun sürece daha doğrudan dahil edilmesinin önünün açılması ve protestocuların güvenlik söylemleri üzerinden kriminalize edilmeye çalışılması biçimindeki yanıtlar, Latin Amerika’nın yakın tarihinde sıkça karşılaşılan yöntemlerdir. Özellikle hükümet yetkililerinin ve ABD’li ortaklarının kullandığı “narkoterörizm” söylemi, toplumsal hoşnutsuzluğun siyasal ve ekonomik nedenlerini görünmez kılarak meseleyi bir güvenlik sorunu olarak sunma işlevi görmektedir.
Bununla birlikte eylemdeki örgütlerin insani yardım koridorları açacaklarını duyurmaları; söz konusu hareketin yalnızca bir protesto gücü olarak değil, toplumsal meşruiyetini korumaya çalışan siyasal bir aktör olarak hareket ettiğini göstermektedir. İsyancıların barikatları sürdürürken hastalar, ambulanslar ve tıbbi malzemeler için geçiş koridorları oluşturması, hükümetin ileri sürdüğü “kaos” ve “terör” söylemleriyle hareketin kendi toplumsal meşruiyet anlayışı arasındaki farkı ortaya koymaktadır.
Mevcut çatışmanın kapsamı, yalnızca akaryakıt fiyatları ya da hükümet politikalarına duyulan hoşnutsuzlukla sınırlı değildir. Tartışmanın merkezinde, ekonomik krizin maliyetinin hangi toplumsal kesimlerin omuzlarına yükleneceği ve ülkenin stratejik kaynaklarının kimin çıkarları doğrultusunda yönetileceği sorusu yer almaktadır. Bu nedenle bugün yaşanan mücadele, gündelik ekonomik taleplerin ötesine geçerek Bolivya’nın ekonomik ve siyasal geleceği üzerine verilen daha geniş bir sınıfsal ve siyasal çatışmanın parçası haline gelmiştir.
Bolivya’daki kriz ve sonrasında gelişen toplumsal mücadeleler, lityum rezervleri etrafında yoğunlaşan küresel emperyalist rekabet ile ülke içindeki sınıfsal çelişkilerin kesişim noktasında şekillenmektedir. Nitekim Kasım 2025’te yönetime gelen sağcı iktidar, devlet korumacılığını tasfiye ederek lityum kaynaklarını doğrudan Batılı uluslararası sermayeye açmayı ve ülkenin ekonomisini IMF eksenine entegre etmeyi hedefleyen politikalar izlemektedir. Bugün sokaklarda yaşanan çatışma, özünde bu stratejik kaynakların ve ülkenin geleceğinin kimin elinde olacağına dair tarihsel bir sınıf mücadelesidir.
Sonuç yerine
Bolivya’da bugün yaşananlar ne yalnızca bir akaryakıt krizinin ne de sıradan bir hükümet karşıtı protesto dalgasının sonucudur. Mevcut isyan; ülkenin doğal kaynaklara dayalı bağımlı ekonomik yapısının, neoliberal dönüşümlerin, Morales döneminde ortaya çıkan kazanımların ve sınırların, 2019 krizinin yarattığı siyasal kırılmanın ve küresel güç mücadelelerinin birleştiği tarihsel bir momentte ortaya çıkmıştır.
Bir tarafta ekonomik krizin maliyetini emekçi sınıflara yüklemek isteyen sermaye güçleri ve onların siyasal temsilcileri bulunurken, diğer tarafta yaşam koşullarını ve tarihsel kazanımlarını savunmaya çalışan işçiler, köylüler ve kent yoksulları yer almaktadır. Bu nedenle Bolivya’da yaşanan mücadele, yalnızca ülkenin geleceğini değil, Latin Amerika’da neoliberalizmin yeni saldırılarına karşı emekçi sınıfların nasıl bir yanıt geliştireceğini de gösterecek önemli bir sınav niteliği taşımaktadır.
Bugünkü tablo henüz kesin bir sonuca ulaşmış değildir. Ancak görünen odur ki Bolivya halkı, ülkenin siyasal tarihinde defalarca olduğu gibi, ekonomik ve siyasal geleceğin yalnızca parlamentolarda ya da devlet kurumlarında değil, sokakta, grevlerde ve kitlesel halk hareketlerinde de belirlendiğini bir kez daha hatırlatmaktadır.
Devrimci Hareket
10 Haziran 2026