• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Cuma, Temmuz 3, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

Yapay zekâ ve değişmeyen çelişkiler

Yapay zekâ üzerine yanlış bir tartışma

Yapay zekâ üzerine yürüyen tartışmaları takip ettiğimizde garip bir manzarayla karşılaşıyoruz. Bir yanda insanlığın bütün sorunlarının çözülmek üzere olduğunu söyleyenler var. Onlara göre yapay zekâ üretimi artıracak, işleri kolaylaştıracak, insanları çalışmak zorunda olmaktan kurtaracak ve belki de eşitsizlikleri ortadan kaldıracak. Diğer yanda ise tam tersi bir tablo çizenler bulunuyor. Yapay zekânın milyonlarca insanı işsiz bırakacağını, insan yaratıcılığını yok edeceğini, toplumları denetim altına alacağını ve sonunda mücadele etme imkânını bile ortadan kaldıracağını söylüyorlar.

İlk bakışta birbirine tamamen zıt görünen bu iki yaklaşımın ortak bir yanı vardır; her ikisi de yapay zekâyı toplumsal ilişkilerden bağımsız bir güç gibi ele alır. Birinde yapay zekâ insanlığı kurtaracak bir “kahraman”a dönüşür, diğerinde ise insanlığın kaderini belirleyecek “yenilmez bir canavar”a.

Anımsanacağı gibi, buhar makinesi ortaya çıktığında da benzer umutlar ve korkular vardı. Elektrik, otomasyon, bilgisayarlar ve internet için de aynı tartışmalar yürütüldü. Ancak hiçbir teknoloji kendi başına özgürlük getirmediği gibi, hiçbir teknoloji de mücadeleyi ortadan kaldırmadı. Çünkü teknolojiler toplumların üzerinde duran bağımsız güçler değil, belirli ekonomik ve siyasal ilişkiler içinde kullanılan araçlardır.

Bugün yapay zekâ ne insanlığı kurtaracak bir mucize ne de mücadeleyi imkânsızlaştıracak kaçınılmaz bir kaderdir. O, büyük ölçüde sermayenin elinde bulunan yeni ve güçlü bir üretici güçtür. Bu nedenle yapay zekânın toplumsal sonuçlarını belirleyecek olan algoritmaların kendisi değil; mülkiyet ilişkileri, sınıflar arasındaki güç dengesi ve toplumsal mücadelelerdir.

Sorulması gereken temel soru, yapay zekânın ne kadar gelişeceği değil; bu gelişmenin kimin çıkarına kullanılacağıdır. Yapay zekâyı anlamak için makinelere değil, önce topluma bakmak gerekir.

Yapay zekâya sınıfsallıktan uzak anlamlar yükleyen, ona abartılı tarihsel roller biçen ve buradan kapsamlı sonuçlar çıkaran yaklaşımların, özellikle sol ve devrimci çevrelerde de yaygınlaşması başlı başına bir sorundur; düşündürücü ve kaygı vericidir.

I. Yapay zekâ tartışmaları küreselleşme tartışmalarını hatırlatıyor

Yapay zekâ üzerine yapılan tartışmaları dikkatle incelediğimizde, bunların yaklaşık 30-40 yıl önce küreselleşme üzerine yürütülen tartışmaları hatırlattığını görüyoruz. O yıllarda dünyaya yeni bir çağın geldiği anlatılıyordu. İletişim teknolojilerinin gelişmesiyle sınırların anlamını yitireceği, sermayenin olduğu kadar bilginin de özgürce dolaşacağı, dünyanın giderek ortak bir refah alanına dönüşeceği ileri sürülüyordu. Hatta bazı düşünürler küreselleşmenin yaygınlaşmasıyla savaşların azalacağını, demokrasinin güçleneceğini ve insanlığın ortak çıkarlarının öne çıkacağını savunuyordu.

Kısaca anımsayalım. Evet, küreselleşme döneminde üretim dünya ölçeğinde büyüdü. Ancak aynı dönemde ücretlerin millî gelirden aldığı pay birçok ülkede geriledi. Sendikalar zayıfladı. Güvencesiz çalışma biçimleri yaygınlaştı. Bir avuç şirket dünya ekonomisi üzerinde daha büyük bir güç kazandı. Üretim, emeğin ucuz olduğu ülkelere kaydı.

Bugün yapay zekâ etrafında kurulan anlatıların önemli bir bölümü de benzer bir iyimserliği yeniden üretiyor. Yapay zekânın bütün işleri yapacağı, insanların daha az çalışacağı ve üretimin olağanüstü artacağı söyleniyor. Bunların bir kısmı teknik olarak mümkündür. Yapay zekâ birçok işi hızlandırabilir, bazı alanlarda üretkenliği ciddi biçimde artırabilir. Ancak burada sorulması gereken temel soru şudur; üretimdeki bu artış kimin lehine sonuç verecek?

Sınıfsal bakışın zayıfladığı ölçüde bu tür sorular geri plana itiliyor. Teknoloji tartışmaları genellikle makinelerin ne yapabildiğine odaklanırken, o makinelerin kimin mülkiyetinde olduğu sorusu çoğu zaman sorulmuyor.

Gerçekte ise teknoloji tek başına ne özgürleştiricidir ne de baskıcıdır. Onun toplumsal etkisini belirleyen, içinde yer aldığı üretim ilişkileridir. Örneğin yapay zekâ sayesinde bir muhasebeci sekiz saatte yaptığı işi dört saatte tamamlayabilecek hâle gelsin. Bunun iki farklı sonucu olabilir. Birinci durumda çalışan aynı ücreti alır, çalışma süresi azalır ve boş zaman kazanır. Toplum teknolojik ilerlemenin meyvesini paylaşmış olur. İkinci durumda ise işveren iki muhasebeciden birini işten çıkarır, kalan çalışandan daha yoğun çalışmasını ister ve elde edilen kazanç şirketin kâr hanesine yazılır.

Teknoloji aynıdır; yapay zekâ aynıdır. Farklı olan, toplumsal ilişkiler ve güç dengeleridir. Bu nedenle yapay zekâ tartışmasını yalnızca teknik bir mesele olarak görmek yanıltıcıdır. Asıl mesele algoritmaların ne kadar gelişeceği değil, ortaya çıkacak değerin nasıl paylaşılacağıdır.

Tarih boyunca teknolojik dönüşümlerin sonuçlarını belirleyen, teknolojinin kendisi değil, toplumsal mücadeleler olmuştur. Sanayi Devrimi işçilere kendiliğinden sekiz saatlik iş günü getirmedi. Çocuk işçiliğini ortadan kaldırmadı. İş güvenliğini sağlamadı. Bunların tamamı uzun ve sert mücadelelerin sonucunda kazanıldı.

Yapay zekâ için de benzer bir eşikte bulunuyoruz. Mesele, makinelerin insanlardan daha akıllı olup olmayacağı değildir. Asıl soru, yapay zekânın yarattığı verimlilik artışının topluma mı ait olacağı, yoksa küçük bir sermaye grubunun servetine servet mi katacağıdır. Bu nedenle yapay zekâyı anlamak isteyen herkesin önce teknolojiye değil, sınıflara bakması gerekir.

II. Yapay zekâ bir özne değil, bir araçtır

Yapay zekâ hakkında yapılan tartışmalarda en yaygın hatalardan biri, ona insanüstü özellikler yüklenmesidir. Haberlerde, televizyon programlarında ve sosyal medyada sık sık “Yapay zekâ dünyayı değiştirecek.”, “Yapay zekâ işçileri ortadan kaldıracak.”, “Yapay zekâ demokrasiyi tehdit ediyor.”, “Yapay zekâ insanlığın geleceğine yön verecek.” gibi ifadelerle karşılaşıyoruz. Bu cümlelerde yapay zekâ, sanki kendi başına hareket eden, amaçları olan ve karar veren bir güçmüş gibi sunuluyor.

Gerçekte ise durum böyle değildir. Bir çekiç kendi başına sandık yapamaz. Bir traktör kendi başına tarım yapamaz. Bir fabrika kendi başına üretim kararı alamaz. Yapay zekâ da kendi başına tarih yapamaz.

Bugün “yapay zekâ” dediğimiz şey, büyük miktarda veriyi işleyebilen, bu veriler içindeki kalıpları ve ilişkileri saptayabilen, belirli görevleri yerine getirebilen gelişmiş algoritmalardan oluşur. Son derece güçlüdür, çok hızlıdır ve bazı alanlarda insanlardan daha başarılı sonuçlar üretebilir. Ancak bütün bunlar onu bağımsız bir özne hâline getirmez.

Bir yapay zekâ sistemi neyi öğreneceğine kendi karar vermez. Hangi verilerle eğitileceğini kendi seçmez. Hangi amaçla kullanılacağını belirlemez. Nerede kullanılacağına karar vermez. Bütün bu kararları insanlar verir. Daha doğrusu, bugünün dünyasında bu kararları çoğu zaman sermaye verir.

Tartışmanın sınıfsal boyutu da tam burada başlar. Çünkü yapay zekâ yalnızca teknik bir sistem değildir; aynı zamanda büyük bir ekonomik yatırımdır. En gelişmiş yapay zekâ modellerini geliştirebilmek için milyarlarca dolarlık veri merkezleri, devasa enerji kaynakları, milyonlarca işlemci ve dünyanın dört bir yanından toplanmış veriler gerekir. Bu kaynaklara sahip olanlar ise sıradan insanlar değil, küresel teknoloji tekelleridir.

Dolayısıyla yapay zekâya bakarken yalnızca algoritmaları görmek yetmez. O algoritmaların arkasındaki mülkiyet ilişkilerini de görmek gerekir. Bir fabrikanın sahibi kimse, onun ürettiği değere büyük ölçüde o el koyar. Bugün veri merkezlerinin, algoritmaların ve dijital altyapının sahibi olanlar da yapay zekânın yarattığı değerin önemli bölümünü kontrol etmektedir. Bu nedenle yapay zekâyı bağımsız bir özne gibi anlatmak, çoğu zaman sermayeyi görünmez hâle getirir. Örneğin bir şirkette yüz çalışan varken yapay zekâ uygulamalarından sonra otuz kişinin işten çıkarıldığını düşünelim. Gazeteler bunu çoğu zaman “Yapay zekâ otuz kişinin işini elinden aldı.” biçiminde haberleştirir. Oysa işten çıkarma kararını veren yapay zekâ değildir; kararı şirket yönetimi vermiştir. Yapay zekâ yalnızca kullanılan araçlardan biridir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü sorunları yanlış yerde ararsak çözümleri de yanlış yerde aramaya başlarız.

Yapay zekâyı bağımsız bir güç gibi gördüğümüzde, mücadele edilemeyecek bir kaderle karşı karşıya olduğumuzu düşünmeye başlayabiliriz. Oysa ortada toplumsal kararlar, ekonomik tercihler ve sınıfsal çıkarlar vardır.

Benzer bir durum demokrasi tartışmalarında da görülüyor. Birçok kişi yapay zekânın seçimleri etkileyebileceğinden, kamuoyunu yönlendirebileceğinden ya da insanları manipüle edebileceğinden söz ediyor. Bu kaygılar tamamen temelsiz değildir. Ancak burada da aynı soruları sormak gerekiyor. Bu teknolojileri kim kullanıyor? Hangi amaçlarla kullanıyor? Kimin çıkarları doğrultusunda kullanıyor? Çünkü propaganda yeni değildir. Gözetim yeni değildir. Kamuoyunu yönlendirme çabaları da yeni değildir. Yeni olan, bunların daha gelişmiş araçlarla yapılabilmesidir.

Sorunun kaynağı teknolojinin kendisinden çok, onu kontrol eden güçlerdir. Marksizmin bu konuda önemli bir avantajı vardır. Çünkü Marksizm tarihi makineler üzerinden değil, toplumsal ilişkiler üzerinden okur. Bir teknolojinin ne kadar gelişmiş olduğu kadar, hangi mülkiyet ilişkileri içinde kullanıldığı da önemlidir.

Özetle yapay zekâ, belirli sınıfsal çıkarların hizmetine sokulan son derece güçlü bir araçtır. Onun toplumsal etkisini belirleyecek olan teknik kapasitesi değil, hangi toplumsal güçlerin elinde bulunduğudur.

III. Yapay zekâ sömürüyü ortadan kaldırmıyor, biçimini değiştiriyor

Yapay zekâ tartışmalarında en sık ortaya atılan iddialardan biri “Artık makineler çalışacak, insanlar dinlenecek.” biçimindedir. İlk bakışta kulağa son derece mantıklı gelir. Eğer bir teknoloji aynı işi daha kısa sürede yapabiliyorsa, insanların daha az çalışması gerekmez mi?

Bu soru bizi doğrudan tartışmanın merkezine götürür. Çünkü burada teknik bir mesele değil, toplumsal bir mesele vardır. Bir teknolojinin üretkenliği artırması ile insanların daha iyi yaşaması aynı şey değildir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Sanayi Devrimiyle birlikte, daha önce günler süren işler saatler içinde yapılabilir hale geldi. Eğer teknoloji tek başına refah üretiyor olsaydı, 19. yüzyıl işçilerinin tarihin en iyi yaşam koşullarına sahip kesimi olması gerekirdi. Oysa gerçek tam tersiydi. Çocuklar madenlerde çalışıyordu, işçiler günde 14-16 saat fabrikalarda kalıyordu, iş kazaları olağan kabul ediliyordu. Üretim artıyordu, ancak bu artıştan en büyük payı sermaye alıyordu.

Bugün yapay zekâ etrafında yürüyen tartışmaların önemli bir kısmı da benzer bir yanılsama içeriyor. Yapay zekâ gerçekten üretkenliği artırıyor. Bir muhasebecinin birkaç saatte yaptığı işi dakikalara indirebiliyor, bir tasarımcının günler süren işini saatler içinde tamamlamasını sağlayabiliyor, bir yazılımcının verimliliğini artırabiliyor ve bir çağrı merkezi çalışanının aynı sürede daha fazla müşteriye hizmet vermesine imkân tanıyor.

Burada yine sınıfsal bakış devreye giriyor. Ortaya çıkan zaman ve verimlilik kazancı kimin yararına kullanılacak? Kapitalist işletme açısından bakıldığında cevap çoğu zaman açıktır. Amaç insanların daha az çalışması değil, aynı sürede daha fazla üretim yapılmasıdır. Bu nedenle yapay zekâ çoğu durumda çalışma yükünü ortadan kaldırmak yerine yoğunlaştırmaktadır. Bugün birçok beyaz yakalı çalışanın yaşadığı deneyim de budur.

Eskiden bir günde hazırlanan raporlar artık birkaç saatte hazırlanabilmektedir. Ancak bu durum çalışanların erken eve gitmesine yol açmaz. Tam tersine, aynı sürede daha fazla rapor hazırlanması beklenir. Teknoloji ilerler, fakat iş yükü azalmak yerine artar. Çünkü teknolojinin kullanım amacı çoğu zaman insan ihtiyaçları değil, kâr maksimizasyonudur.

Bu noktada Marx’ın yaklaşık 150 yıl önce dikkat çektiği mesele yeniden önem kazanır. Kapitalist üretimde makinenin temel işlevi işçiyi özgürleştirmek değildir; daha az emekle daha fazla değer üretmektir. Bu nedenle teknoloji bir yandan üretkenliği artırırken, diğer yandan işçinin pazarlık gücünü zayıflatır.

Yapay zekâ çağında da benzer bir süreç yaşanmaktadır. Örneğin bir şirkette 10 kişilik bir ekip düşünelim. Yapay zekâ sayesinde aynı iş artık 7 kişiyle yapılabiliyor olsun. Bu durumda üç farklı ihtimal ortaya çıkar. Birinci ihtimalde çalışanlar aynı ücreti alır, çalışma saatleri kısalır ve verimlilik artışı tüm çalışanlarla paylaşılır. İkinci ihtimalde üç kişi işten çıkarılır ve şirket maliyetlerini düşürür. Üçüncü ihtimalde ise kimse işten çıkarılmaz ama herkesin iş yükü artırılır. Bugün kapitalizmin baskın eğilimi ikinci ve üçüncü seçenekler yönündedir.

İşte bu nedenle yapay zekâ otomatik olarak özgürleşme yaratmaz. Sonuçları toplumsal güç dengelerine bağlıdır. Burada Marx’ın “yedek işgücü ordusu” kavramı da yeniden önem kazanır. Kapitalizm her zaman belirli bir işsiz nüfusa ihtiyaç duyar; çünkü işsizliğin varlığı çalışanların pazarlık gücünü zayıflatır. Yapay zekâ bazı sektörlerde bu baskıyı artırma potansiyeline sahiptir. Özellikle rutin ve tekrar eden zihinsel işlerin önemli bir kısmı otomasyon baskısıyla karşı karşıyadır.

Bu durum yalnızca işsizliği artırmaz; aynı zamanda çalışanların ücret pazarlığında daha kırılgan hale gelmesine yol açar. Ancak burada önemli bir nokta gözden kaçırılmamalıdır; yapay zekâ kendi başına sömürü yaratmaz. Sömürü, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan toplumsal ilişkilerden doğar. Yapay zekâ ise bu ilişkiler içinde kullanıldığı için sömürüyü ortadan kaldırmaz; yalnızca biçimlerini değiştirir.

Bugün fabrikadaki bant sistemi neyse, veri merkezleri ve algoritmalar da giderek benzer bir işlev görmektedir. Dün işçinin kol gücü daha yoğun denetlenirken, bugün zihinsel emeği ölçülmekte, izlenmekte ve hızlandırılmaktadır. Dün üretim bandı vardı, bugün algoritmik yönetim vardır. Dün ustabaşı vardı, bugün performans panelleri ve yapay zekâ destekli denetim sistemleri vardır.

Araçlar değişir, teknolojiler değişir; fakat emek ile sermaye arasındaki temel ilişki varlığını sürdürür. Bu yüzden yapay zekâ çağında asıl mesele makinelerin ne kadar gelişeceği değil, bu gelişmenin ortaya çıkardığı zenginliğin nasıl paylaşılacağıdır.

IV. Beyaz yakalılar da artık aynı hikâyenin içinde

Uzun yıllar boyunca teknolojik dönüşümlerden söz edildiğinde akla ilk olarak fabrikalar gelirdi. Robotların montaj hatlarına girmesi, makinelerin işçilerin yaptığı işleri devralması ya da üretim süreçlerinin otomasyona bağlanması tartışılırdı.

Bu nedenle birçok insan için teknolojik işsizlik denildiğinde gözünün önüne mavi yakalı işçiler geliyordu. Oysa yapay zekâ çağının en dikkat çekici özelliklerinden biri, ilk kez büyük ölçekte zihinsel emeği hedef almasıdır. Muhasebeciler, gazeteciler, çevirmenler, grafik tasarımcılar, müşteri temsilcileri, hukuk bürolarında çalışanlar, yazılımcılar, araştırmacılar ve akademisyenler artık bu dönüşümün doğrudan içindedir.

Bu durum bazı çevrelerde şaşkınlık yaratmaktadır. Çünkü uzun yıllar boyunca beyaz yakalı çalışanların önemli bir kısmı kendisini sanayi işçilerinden farklı bir yerde konumlandırdı. Diplomalar, uzmanlıklar ve mesleki beceriler birçok kişide belirli bir güven duygusu oluşturmuştu. Fabrikadaki işçi işini kaybedebilirdi, ancak eğitimli profesyonellerin yerini makinelerin alması pek mümkün görünmüyordu.

Yapay zekâ bu algıyı ciddi biçimde sarsmaktadır. Bugün bir çevirmenin yaptığı işin önemli bir kısmı otomatik sistemler tarafından gerçekleştirilebiliyor. Bir gazetecinin hazırladığı rutin haberler saniyeler içinde üretilebiliyor. Bir hukuk bürosunda daha önce günler süren belge taramaları birkaç dakika içinde tamamlanabiliyor. Yazılım geliştirme süreçlerinin önemli bölümleri otomatikleşebiliyor.

Bu nedenle yapay zekâ yalnızca yeni bir teknoloji değil, aynı zamanda toplumsal bir farkındalık da yaratmaktadır. Çünkü milyonlarca insan ilk kez şu gerçekle yüzleşmektedir; sorun yalnızca ne iş yaptığımız değil, üretim sürecindeki konumumuzdur.

Marksizmin yıllardır vurguladığı temel noktalardan biri de budur. Bir insanın işçi sınıfına ait olup olmadığını yaptığı işin niteliği belirlemez. Belirleyici olan üretim araçlarıyla kurulan ilişkidir.

Bir kişi fabrikada metal işleyebilir, bir başkası bilgisayar başında kod yazabilir, bir diğeri hukuk bürosunda dava dosyaları hazırlayabilir. Yaptıkları işler birbirinden tamamen farklı olabilir. Ancak yaşamlarını sürdürebilmek için emek güçlerini satmak zorundalarsa, ortak bir toplumsal ilişkinin içindedirler.

Kapitalizm açısından belirleyici olan budur. Bu nedenle yapay zekâ, işçi sınıfını ortadan kaldırmak yerine, ücretli emek gerçeğini daha geniş kesimler için görünür hale getirmektedir.

Yakın zamana kadar birçok beyaz yakalı çalışan kendisini sermayeye daha yakın hissedebiliyordu. Şirketlerin başarısını kendi başarısı olarak görebiliyor, yöneticilerle ortak çıkarlara sahip olduğunu düşünebiliyordu. Ancak ekonomik krizler, güvencesiz çalışma biçimleri ve şimdi de yapay zekâ kaynaklı dönüşümler bu algıyı aşındırmaktadır.

Çünkü işten çıkarılan bir yazılımcının deneyimi ile işten çıkarılan bir fabrika işçisinin deneyimi arasında önemli benzerlikler vardır. İkisi de gelirini kaybeder, ikisi de yaşamını sürdürebilmek için yeniden iş aramak zorunda kalır, ikisi de üretim araçlarının sahibi olmadığı için emeğini satmak zorundadır.

Elbette çalışma koşulları, ücret düzeyleri ve yaşam standartları farklı olabilir. Marksizm zaten tüm çalışanların aynı koşullarda yaşadığını iddia etmez; ancak bu farklılıkların arkasındaki ortak toplumsal ilişkiyi görür. Yapay zekâ çağında bu ortaklık daha görünür hale gelmektedir.

Bir diğer önemli gelişme ise şudur; yapay zekâ yalnızca işleri otomatikleştirmemekte, aynı zamanda çalışanları daha yakından denetleme imkânı da yaratmaktadır. Bugün birçok şirket çalışanların performansını anlık olarak takip edebilmektedir. Kaç dakika çalışıldığı, kaç müşteriyle görüşüldüğü, kaç satır kod yazıldığı, kaç belge üretildiği, hatta bilgisayar başında geçirilen sürenin ne kadarının aktif çalışma olduğu bile ölçülebilmektedir.

Bu durum özellikle beyaz yakalı emek üzerinde yeni bir baskı yaratmaktadır. Eskiden fiziksel üretim süreçlerinde görülen denetim mekanizmaları artık ofislere taşınmaktadır. Bir anlamda fabrika mantığı bilgisayar ekranlarının içine yerleşmektedir. Böylece yapay zekâ yalnızca meslekleri dönüştürmemekte, aynı zamanda farklı çalışan gruplarını ortak bir deneyimde buluşturmaktadır; daha yoğun çalışma, daha sıkı denetim, daha fazla güvencesizlik ve artan rekabet.

Bu nedenle yapay zekâ çağında sınıf meselesi ortadan kalkmaz; aksine daha görünür hale gelir. Çünkü teknolojinin ilerlemesi insanların üretim sürecindeki konumunu değiştirebilir, ancak onları emeklerini satmak zorunda bırakan temel ilişkiyi ortadan kaldırmaz. Tam tersine, birçok insanı ilk kez bu ilişkinin farkına varmaya zorlar.

Belki de yapay zekâ çağının en önemli toplumsal sonuçlarından biri budur; uzun süre farklı dünyalarda yaşadığı düşünülen milyonlarca ücretli emekçinin aslında aynı hikâyenin parçaları olduğunu yeniden görünür kılması.

V. Marksizm neden hâlâ geçerlidir?

Yapay zekâ ile birlikte tarihin önemli bir dönüşüm döneminden geçtiği sıkça dile getiriliyor. Ancak bu tartışmalarda çoğu zaman bu dönüşümün hangi toplumsal ilişkiler içinde gerçekleştiği gözden kaçırılıyor. Oysa tam da böyle dönemlerde “Kim üretiyor? Kim sahip oluyor? Kim kazanıyor? Kim kaybediyor?” gibi temel sorular yeniden önem kazanır.

Marksizmin gücü de burada yatar. Marx’ın temel ilgisi hiçbir zaman yalnızca makineler ya da teknolojik araçlar olmadı. Onun asıl meselesi üretim araçlarının etrafında kurulan toplumsal ilişkilerdi. Bu nedenle Marx’ın yaşadığı dönemde bilgisayarların ya da yapay zekânın bulunmaması, Marksizmin bugünü açıklayamayacağı anlamına gelmez. Çünkü değişen şey araçlardır; üretim araçlarının mülkiyeti ve bu mülkiyetin yarattığı toplumsal ilişkiler ise belirleyiciliğini korur.

Soğuk Savaş’ın ardından yaygınlaşan görüşlerden biri, sınıfların önemini yitirdiği yönündeydi. Sanayi işçilerinin azalmasıyla birlikte işçi sınıfının tarihten çekileceği, bilgi toplumunda herkesin orta sınıflaşacağı ve dijitalleşmenin dünyayı daha eşitlikçi hale getireceği ileri sürülüyordu.

Bugün geriye dönüp bakıldığında bu beklentilerin büyük ölçüde gerçekleşmediği görülmektedir. Servet eşitsizliği büyümeye devam etmektedir. Çok az sayıdaki teknoloji şirketi tarihte benzeri görülmemiş ekonomik ve siyasal bir güç biriktirmektedir. Veri, iletişim ağları ve dijital altyapı giderek daha dar bir mülkiyet yapısında yoğunlaşmaktadır.

Dolayısıyla ortada sınıfların ortadan kalkması değil, sermayenin daha da merkezileşmesi vardır. Yapay zekâ bu anlamda Marx’ı değil, sınıfların sona erdiğini ileri süren birçok öngörüyü tartışmalı hale getirmektedir.

Yapay zekâ kolektif emeğe dayanır, sorun mülkiyettir

Bugün sıkça dile getirilen “Artık işi insanlar değil makineler yapıyor” cümlesi eksik bir anlatımdır. Çünkü yapay zekâ kendiliğinden ortaya çıkmış bir sistem değildir. İnsanların ürettiği bilgiyle geliştirilmiş, insanların oluşturduğu verilerle eğitilmiş ve yine insanların biriktirdiği toplumsal emeğin üzerine kurulmuştur.

Bu açıdan yapay zekâ, insan emeğinin alternatifi değil, onun yoğunlaşmış bir ürünüdür.

Üretim giderek daha toplumsal hale gelirken, bu üretimin üzerinde kurulan mülkiyet giderek daha dar ellerde toplanmaktadır. Yapay zekâ alanında belirginleşen temel çelişki budur.

Teknoloji milyonlarca insanın katkısıyla gelişirken, veri merkezleri, işlem gücü, algoritmalar ve dijital altyapı sınırlı sayıda şirketin denetiminde bulunmaktadır. Bu nedenle yapay zekâ sınıfları ortadan kaldırmaz; tersine, üretimin toplumsallaşması ile mülkiyetin merkezileşmesi arasındaki çelişkiyi daha görünür hale getirir.

Özetle Marx’ın bugün hâlâ okunmasının nedeni geleceği kusursuz biçimde tahmin etmiş olması değildir. Onun önemi, kapitalist toplumun işleyişini çözümleyen güçlü bir yöntem geliştirmiş olmasıdır. Bu yöntem bize teknolojilere değil, onların içinde yer aldığı toplumsal ilişkilere bakmayı öğretir. Yapay zekâ çağında da temel soru değişmemiştir; ortaya çıkan üretkenlik ve zenginlik kimlerin denetiminde toplanacaktır? Bu soru sorulduğunda tartışma teknik olmaktan çıkar ve doğrudan siyasal ve sınıfsal bir nitelik kazanır.

VI. Yapay zekâ yeni mücadele alanları yaratır

Yapay zekâ üzerine yürüyen tartışmalarda en yaygın karamsar görüşlerden biri, teknolojinin mücadeleyi imkânsız hale getireceği iddiasıdır. Bu düşünce iki varsayıma dayanır. Birincisi, yapay zekânın sıradan insanların anlayamayacağı kadar karmaşık olduğu; ikincisi ise kararların artık insanlar tarafından değil, algoritmalar tarafından verildiğidir. Bu iki varsayım bir araya geldiğinde, değiştirilemeyecek bir düzenle karşı karşıya olduğumuz sonucu çıkarılır. Oysa tarih bunun tersini göstermektedir.

Sanayi Devrimi’nin fabrikaları, buhar makineleri ve finansal ağları da dönem insanları için son derece karmaşıktı. Ancak bu karmaşıklık işçi hareketlerini ortadan kaldırmadı; tersine sendikaların, grevlerin ve yeni siyasal örgütlenmelerin doğmasına zemin hazırladı. Çünkü insanlar bir sistemi tüm teknik ayrıntılarıyla bilmeden de o sistem içindeki toplumsal konumlarını kavrayabilirler.

Bugün de durum farklı değildir. Bir yazılım mühendisi olmasanız bile yapay zekânın hangi şirketlerin elinde yoğunlaştığını, hangi işleri dönüştürdüğünü ve bundan kimlerin kazanç sağladığını görebilirsiniz. Mücadele için gerekli olan şey teknik uzmanlık değil, toplumsal ilişkileri görebilmektir.

“Artık kararları algoritmalar veriyor” ifadesi de yanıltıcıdır. Algoritmalar kendi başlarına karar veren özneler değildir; belirli amaçlar doğrultusunda tasarlanmış araçlardır. Bu amaçlar ise şirketler, devletler ya da başka güç odakları tarafından belirlenir.

Bir yapay zekâ sistemi işçiyi işten çıkarmaz; işten çıkarma kararını daha hızlı ve daha “objektif” görünür hale getirebilir. Bir kredi sistemi reddetme kararını otomatikleştirebilir. Bir sosyal medya algoritması hangi içeriklerin görünür olacağını belirleyerek kamuoyunu etkileyebilir.

Değişen şey kararın ortadan kalkması değil, kararın arkasındaki iradenin daha görünmez hale gelmesidir. Bu nedenle mücadele ortadan kalkmaz; aksine karar süreçlerini görünür kılma ihtiyacı daha da önem kazanır.

Yeni mücadele alanları

Yapay zekâ yalnızca üretim süreçlerini değil, mücadelenin alanlarını da dönüştürmektedir. Veri, dijital altyapı ve algoritmalar giderek ekonomik ve siyasal güç mücadelesinin merkezine yerleşmektedir.

Bugün milyonlarca insan yalnızca teknoloji kullanan bireyler değildir; aynı zamanda ürettikleri içeriklerle, davranış verileriyle ve dijital etkileşimleriyle bu sistemlerin gelişimine katkıda bulunurlar. Bu nedenle verinin mülkiyeti, dijital emeğin değeri ve algoritmaların denetimi giderek daha merkezi toplumsal meseleler haline gelmektedir.

Aynı zamanda yeni emek biçimleri de ortaya çıkmaktadır. Veri etiketleme, içerik denetimi, algoritma eğitimi ve uzaktan dijital hizmetler gibi alanlarda çalışan milyonlarca insan çoğu zaman güvencesiz ve parçalı çalışma koşullarıyla karşı karşıyadır. Teknoloji emeği ortadan kaldırmaz; onu yeniden örgütler.

Bu nedenle yapay zekâ çağında mücadele yalnızca fabrika ya da ofisle sınırlı değildir. Artık veri setlerinden dijital platformlara, algoritmaların tasarımından teknolojik altyapının denetimine kadar uzanan yeni alanlarda sürmektedir. Araçlar değişir; ancak toplumsal mücadele ortadan kalkmaz, yeni biçimler kazanır.

VII. Sorun yapay zekânın hangi düzen içinde kullanıldığıdır

Yapay zekâ üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir bölümü iki uç arasında gidip gelmektedir. Bir yanda onu insanlığı kurtaracak bir mucize olarak görenler, diğer yanda toplumu denetim altına alacak kaçınılmaz bir felaket olarak değerlendirenler vardır. Bu iki yaklaşımın ortak noktası, teknolojiyi toplumsal ilişkilerden bağımsız bir güç gibi ele almalarıdır.

Oysa yapay zekâ ne kendi başına bir özne ne de tarihin yönünü belirleyen bağımsız bir kaderdir. O, belirli üretim ilişkileri içinde geliştirilen ve kullanılan güçlü bir üretim aracıdır. Bu nedenle toplumsal sonuçlarını belirleyen şey teknik kapasitesi değil, hangi sınıfların denetiminde olduğu ve hangi amaçlarla kullanıldığıdır.

Tarih bunu defalarca göstermiştir. Aynı teknoloji, farklı toplumsal koşullarda tamamen farklı sonuçlar doğurabilir. Elektrik, internet ve otomasyon bunun açık örnekleridir. Yapay zekâ da bu açıdan farklı değildir. Bir toplumda sağlık hizmetlerini geliştirmek için kullanılabilirken, başka bir toplumda emek süreçlerini daha sıkı denetlemenin ya da gözetimi yaygınlaştırmanın aracı haline gelebilir. Dolayısıyla belirleyici olan teknoloji değil, onu kuşatan toplumsal düzendir.

Yapay zekâ, kapitalizmi kendiliğinden aşan tarihsel bir kopuş değildir. Tam tersine, mevcut mülkiyet ilişkileri içinde geliştiği ölçüde kapitalizmin yeni bir evresinin parçası haline gelmektedir. Üretim daha fazla dijitalleşirken, veri, işlem gücü ve algoritmalar giderek daha dar bir sermaye grubunun denetiminde yoğunlaşmaktadır. Bu süreçte üretimin toplumsallaşması ile mülkiyetin merkezileşmesi arasındaki temel çelişki varlığını sürdürmektedir.

Yapay zekâ kapitalizmi ortadan kaldırmaz; onun yeni biçimi haline gelir. Bu nedenle yapay zekâ üzerine yürütülen tartışmalarda asıl soru, teknolojinin neler yapabileceği değil, ortaya çıkan üretkenliğin ve zenginliğin kim tarafından kontrol edileceğidir.

VIII. Sonuç yerine

Yapay zekâ üzerine yürüyen tartışmaların önemli bir kısmı teknolojiyi tarihin öznesi gibi ele almaktadır. Kimileri onu insanlığı kurtaracak bir güç olarak görürken, kimileri ise önünde durulamayacak bir tehdit olarak değerlendirmektedir.

Oysa tarih bize başka bir şey söyler. Buhar makinesi de elektrik de otomasyon da internet de kendi başlarına ne özgürlük getirmiştir ne de baskı yaratmıştır. Onların toplumsal sonuçlarını belirleyen, içinde geliştirildikleri üretim ilişkileri ve bu ilişkiler etrafında yürütülen mücadeleler olmuştur. Yapay zekâ da bu tarihsel çizginin dışında değildir.

Bugün gerçekten yeni olan şey, makinelerin daha hızlı öğrenmesi ya da daha karmaşık görevleri yerine getirmesi değildir. Yeni olan, üretimin giderek daha fazla veri, algoritma ve dijital altyapı üzerinden örgütlenmesidir. Ancak bu dönüşüm kapitalist toplumun temel sorularını ortadan kaldırmaz.

Bu nedenle yapay zekâ çağını anlamak isteyenlerin önce algoritmalara değil, onların içinde işlediği toplumsal ilişkilere bakması gerekir. Çünkü teknolojiler değişebilir, üretim araçları dönüşebilir, yeni meslekler ortaya çıkabilir. Ama insanların bu araçlarla kurduğu toplumsal ilişkiler değişmediği sürece eşitsizlikler kendiliğinden ortadan kalkmaz.

Belki de yapay zekâ çağının en önemli dersi budur; tarihi yapan teknoloji değildir; teknolojiyi hangi amaçlarla kullanacağına karar veren toplumdur. Bu nedenle geleceği belirleyecek olan şey yalnızca yapay zekânın ne kadar gelişeceği değil, onun ortaya çıkardığı üretkenliğin, bilginin ve zenginliğin nasıl paylaşılacağıdır.

Araçlar değişir. Çelişkiler yeni biçimler alır. Ama insanların nasıl bir toplumda yaşayacağı sorusu, sonunda yine siyasal ve toplumsal mücadelelerle yanıtlanır.

Devrimci Hareket

2 Temmuz 2026

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
[email protected]

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi