• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Pazar, Temmuz 26, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

Yeni parti tartışması ve solun sınıfsal pusula sorunu

Giriş: bir partinin adından önce sınıfsal konumuna bakmak

Siyasal yaşamda yeni bir partinin ortaya çıkışı, çoğu zaman mevcut dengeleri değiştirebilecek yeni bir ihtimal olarak değerlendirilir. Özellikle kriz dönemlerinde toplumun farklı kesimleri, yeni siyasal oluşumlarda bir çıkış yolu arayabilir. Ancak devrimci bir perspektiften bakıldığında herhangi bir siyasal hareketin ortaya çıkışı, yalnızca taşıdığı muhalif potansiyel, yarattığı beklenti ya da kullandığı söylemler üzerinden değil; hangi toplumsal ilişkiler içinde şekillendiği, hangi sınıfsal çıkarlarla bağ kurduğu ve hangi tarihsel yönelime sahip olduğu üzerinden değerlendirilmelidir.

Siyasal biçimler değişebilir. Partilerin isimleri, lider kadroları, kullandıkları kavramlar ve topluma sundukları vaatler farklılaşabilir. Ancak Marksist analiz açısından belirleyici olan, bu görünen değişimlerin arkasındaki toplumsal ilişkileri ortaya koyabilmektir. Bir partinin kendisini nasıl tanımladığı önemlidir; fakat onun gerçek niteliğini belirleyen temel ölçüt, hangi sınıfsal ilişkiler içinde hareket ettiği ve hangi toplumsal güçlerin çıkarlarını temsil ettiğidir.

Karl Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i eserinde yaptığı “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi seçtikleri koşullar içinde değil; doğrudan karşı karşıya kaldıkları, geçmişten devralınmış koşullar içinde yaparlar.” biçimindeki tespit, bu açıdan hâlâ yol göstericidir.

Marx’ın bu saptaması yalnızca bireysel siyasal aktörlerin sınırlarını değil, siyasal hareketlerin de içinde doğdukları tarihsel koşullardan bağımsız olmadığını gösterir. Hiçbir parti, hiçbir lider ve hiçbir siyasal proje boşlukta ortaya çıkmaz. Her siyasal oluşum; belirli bir ekonomik yapı, sınıf dengesi ve tarihsel ihtiyaçlar içinde biçimlenir.

Bu nedenle, bugün tartışılması gereken mesele yalnızca yeni kurulan bir partinin ne söyleyeceği ya da mevcut siyasal dengeleri nasıl etkileyeceği değildir. Asıl mesele, bu siyasal oluşumun kapitalist toplum içinde hangi ihtiyaca karşılık geldiği, hangi toplumsal güçlere dayandığı ve hangi sınıfsal yönelimi taşıdığıdır.

Kapitalist toplumlarda siyaset, yalnızca fikirlerin yarıştığı tarafsız bir alan değildir. Siyasal mücadeleler, farklı sınıfların ve toplumsal güçlerin çıkarlarının çeşitli biçimler altında ifade edildiği bir mücadele alanıdır.

Nicos Poulantzas‘ın belirttiği gibi “Devlet, sınıf ilişkilerinin maddi yoğunlaşmasıdır.” Bu yaklaşım, siyasal kurumları yalnızca kendi söylemleriyle değil; içinde hareket ettikleri sınıfsal ilişkiler bütünüyle değerlendirmeyi gerektirir.

Tam da bu nedenle sosyalist sol açısından mesele, herhangi bir burjuva siyasal oluşum karşısında yalnızca destek ya da karşıtlık pozisyonu almak değildir. Asıl mesele, bu oluşumların hangi tarihsel işlevi yerine getirdiğini doğru analiz edebilmek ve emekçi sınıfların bağımsız siyasal hattını koruyabilmektir.

Tarihsel deneyim göstermiştir ki burjuva siyaset alanındaki her değişim otomatik olarak toplumsal dönüşüm anlamına gelmez. Kimi zaman yeni siyasal aktörler gerçek toplumsal çelişkilerin ifadesi olabilir; kimi zaman ise mevcut düzenin krizleri yeni temsil biçimleri aracılığıyla yönetilebilir hale getirilebilir.

Bu nedenle devrimci siyasetin ölçütü yalnızca hangi siyasal aktörün yükseldiği ya da gerilediği değildir. Belirleyici olan, hangi sınıfın kendi tarihsel çıkarlarını hangi siyasal araçlarla ifade edebildiği ve toplumsal dönüşümün öznesi haline gelebildiğidir.

1. Solun ilk yanılgısı: Burjuva siyasetin iç tartışmalarını kendi tartışması haline getirmek

Sosyalist hareketlerin tarih boyunca karşı karşıya kaldığı temel sorunlardan biri, kendi siyasal hattını bağımsız biçimde kurabilme meselesi olmuştur. Bu yalnızca örgütsel bir sorun değildir; aynı zamanda sınıfsal bir konumlanma problemidir. Çünkü devrimci bir hareketin varlık nedeni, mevcut siyasal alan içinde kendisine bir yer bulmak değil; o alanı belirleyen toplumsal ilişkileri değiştirecek bağımsız bir güç yaratmaktır.

Kriz dönemlerinde bu ayrım bulanıklaşabilir. Toplumda geniş bir hoşnutsuzluk biriktiğinde, mevcut iktidara karşı ortaya çıkan siyasal hareketler yalnızca taşıdıkları muhalif potansiyel üzerinden değerlendirilebilir. Oysa sosyalist siyaset açısından belirleyici olan, bu hareketlerin emekçi sınıflar bakımından hangi olanakları yarattığını ve hangi sınırlar içinde kaldığını sınıfsal bir çözümlemeyle ortaya koyabilmektir.

Marksist yaklaşımın temel farkı tam da burada ortaya çıkar. Marksizm, siyasal olayları yalnızca görünen biçimleriyle değil; onları meydana getiren maddi ilişkiler üzerinden analiz eder. Bir partinin dili, kullandığı kavramlar ve topluma sunduğu vaatler önemlidir; ancak bunlar tek başına o partinin toplumsal karakterini açıklamaya yetmez.

Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi‘nde ifade ettiği gibi, “Yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamdır.” Bu yaklaşım, siyasal değerlendirmede temel bir yöntem sunar. Bir hareketin kendisi hakkında söylediği şeylerden önce, hangi tarihsel ve toplumsal koşullar içinde ortaya çıktığına bakmak gerekir.

Bugün sosyalist sol açısından temel sorunlardan biri, zaman zaman burjuva siyaset alanındaki gelişmeleri kendi stratejik tartışmasının merkezine yerleştirmesidir. Yeni kurulan bir partinin hangi ittifakları gözettiği, hangi söylemleri kullandığı ya da hangi toplumsal kesimlere ulaşmaya çalıştığı elbette incelenmelidir. Ancak sosyalist siyasetin yönünü belirleyen esas unsur, burjuva aktörlerin hamleleri değil; emekçi sınıfların tarihsel çıkarları ve bağımsız örgütlenme ihtiyacıdır.

Bu ayrım temel bir siyasal farklılığa işaret eder. Çünkü sosyalist hareketin görevi, burjuva siyaset alanındaki boşlukları doldurmak değildir. Onun tarihsel görevi, emekçi sınıfların kendi bağımsız çıkarları etrafında örgütlenmesini ve siyasal bir özne haline gelmesini sağlamaktır.

Lenin’in “Ne Yapmalı?” eserinde vurguladığı temel mesele de budur. İşçi sınıfının mücadelesi yalnızca kendiliğinden ekonomik taleplerin toplamı olarak bırakılamaz; bilinçli ve örgütlü bir siyasal perspektifle geliştirilmelidir.

Bu nedenle devrimci siyasetin yönelimi, mevcut siyasal dengeler içinde daha etkili bir konum elde etmek değil; emekçi sınıfların tarihsel çıkarlarını bağımsız bir siyasal güç olarak örgütlemektir.

Bu yönelim zayıfladığında sosyalist hareket, farkında olmadan burjuva siyasetin gündemini kendi gündemi haline getirebilir. Böyle bir durumda burjuva partileri arasındaki güç dengeleri, seçim hesapları ve sistem içindeki aktör değişimleri siyasal tartışmanın merkezine yerleşirken; emekçi sınıfların örgütlenmesi ve kapitalist toplumsal ilişkileri aşacak bir alternatif yaratma görevi geri plana düşer.

Burada sorun, burjuva siyaset alanındaki farklılıkları görmezden gelmek değildir. Tam tersine, Marksist analiz bu farklılıkları doğru değerlendirmeyi gerektirir. Ancak ölçüt; hangi aktörün daha kabul edilebilir göründüğü değil, hangi sınıfsal ilişkiler içinde hareket ettiği ve hangi tarihsel işlevi yerine getirdiğidir.

Antonio Gramsci‘nin hegemonya kavramı bu açıdan önemlidir. Gramsci’ye göre egemen sınıflar yalnızca devlet aygıtı aracılığıyla değil; toplum üzerindeki ideolojik ve kültürel üstünlükleri aracılığıyla da egemenlik kurarlar. Bu nedenle karşı hegemonya yaratmak, yalnızca mevcut iktidara karşı çıkmakla değil; alternatif bir toplumsal anlayış ve örgütlenme kapasitesi geliştirmekle mümkündür.

Sonuçta, sistem içindeki değişimleri izlemek ile sistemi değiştirecek bağımsız bir güç oluşturmak aynı şey değildir. Yeni siyasal aktörler ortaya çıkabilir, eski partiler dönüşebilir, seçim dengeleri değişebilir. Ancak sosyalist siyasetin, emekçi sınıfların kendi tarihsel çıkarları doğrultusunda bağımsız bir siyasal güç haline gelmesi biçimindeki temel ölçütü değişmemelidir:

2. İyi burjuvazi- kötü burjuvazi ayrımı

Burjuva siyaset alanında sık karşılaşılan yanılgılardan biri, farklı siyasal akımlar arasındaki ayrımların yalnızca kullandıkları söylemler üzerinden değerlendirilmesidir. Bir parti kendisini demokratik, sosyal, halkçı ya da özgürlükçü olarak tanımladığında, bu kavramların taşıdığı anlamlar çoğu zaman doğrudan o partinin gerçek toplumsal niteliği olarak kabul edilir. Oysa Marksist çözümleme açısından temel mesele, siyasal söylem ile sınıfsal gerçeklik arasındaki ilişkiyi kurabilmektir. Çünkü siyasal biçimler, temsil ettikleri toplumsal ilişkileri her zaman doğrudan göstermez. Burjuva toplumunda farklı sermaye kesimleri, farklı tarihsel dönemlerde kendi çıkarlarını farklı siyasal ve ideolojik biçimler aracılığıyla ifade edebilir.

Liberalizm, milliyetçilik, muhafazakârlık, sosyal demokrasi ya da başka ideolojik biçimler, belirli koşullarda farklı sınıfsal güçlerin siyasal araçları haline gelebilir. Bu nedenle bir siyasal hareketin hangi kavramları kullandığı kadar, bu kavramların hangi maddi ilişkiler içinde işlev gördüğü de önemlidir.

Antonio Gramsci‘nin hegemonya kavramı burada da anımsanmalıdır. Egemen sınıflar yalnızca zor yoluyla değil; kendi dünya görüşlerini toplumun genel çıkarı gibi gösterebilme kapasitesiyle de egemenlik kurarlar. Siyasal söylemler de çoğu zaman bu hegemonik mücadelenin bir parçası olarak şekillenir.

Bu nedenle sosyalist bir analiz açısından belirleyici olan, bir siyasal hareketin kendisini nasıl tanımladığı değil; hangi sınıfsal ilişkiler içinde şekillendiği, hangi toplumsal güçlerle bağ kurduğu ve önerdiği çözümlerin mevcut toplumsal düzenin sınırlarını aşıp aşmadığıdır.

Bu yaklaşım, burjuva siyaset alanındaki farklılıkları yok saymak anlamına gelmez. Kapitalist toplumlarda sermaye sınıfı kendi içinde homojen değildir. Finans sermayesi, sanayi sermayesi, ihracata dayalı sermaye grupları, yerli ve uluslararası sermaye kesimleri farklı talepler ve siyasal yönelimlerle hareket edebilir. Ancak sermaye içindeki rekabet ile sermaye düzeninin ortak çıkarları aynı anda var olabilir. Marx’ın Kapital‘de ortaya koyduğu temel noktalardan biri de budur. Sermaye sahipleri birbirleriyle rekabet ederken, aynı zamanda ortak bir toplumsal ilişkinin taşıyıcılarıdır.

Bu nedenle sosyalist sol açısından mesele, burjuvazi içindeki farklılıkları görmezden gelmek değildir. Tam tersine bu farklılıkları doğru analiz etmek gerekir. Ancak bu analiz, bir sermaye grubunun ya da burjuva siyasal akımın başka bir sermaye grubuna karşı tarihsel kurtarıcı olarak görülmesine dönüşmemelidir.

Türkiye örneğinde de benzer bir sorun ortaya çıkmaktadır. Bir siyasal aktörün mevcut iktidara muhalif olması, onun otomatik olarak emekçi sınıfların temsilcisi olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde demokrasi, hukuk devleti, sosyal adalet veya halkçılık kavramlarını kullanması da tek başına sınıfsal karakterini belirlemez.

Marksist çözümleme, siyasal hareketleri kullandıkları söylemlerden çok; savundukları ekonomik program, temsil ettikleri sermaye birikim modeli, emek-sermaye ilişkilerindeki konumları ve uluslararası kapitalist sistem içindeki yönelimleri üzerinden değerlendirir.

Rosa Luxemburg‘un reformizm eleştirisi de bu noktada önem kazanır. Luxemburg, kapitalizmin bazı sonuçlarını düzeltmeye yönelen reformların, kapitalist üretim ilişkileri aşılmadığı sürece sistemin temel sınırları içinde kalacağını savunuyordu. Onun “Reform mu Devrim mi?” eserinde ortaya koyduğu temel yaklaşım, kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması hedefi terk edilerek yalnızca bölüşüm ilişkilerinin düzeltilmesine yönelmenin sosyalizmin tarihsel amacını zayıflatacağı düşüncesine dayanır.

Bu tartışma bugün de güncelliğini korumaktadır. Çünkü neoliberal kapitalizm koşullarında birçok sosyal demokrat hareket, tarihsel olarak işçi sınıfı örgütleriyle kurduğu bağları zayıflatmış; kapitalizmi dönüştürme iddiası yerine kapitalizmin krizlerini yönetilebilir hale getirme yönelimini benimsemiştir.

Burada önemli olan, sosyal demokrasinin tarihsel değişimini kendi koşulları içinde değerlendirmektir. 20. yüzyılın ortasında Avrupa sosyal demokrasisini mümkün kılan koşullar ile neoliberal dönem aynı değildir.

Savaş sonrası dönemde güçlü sendikalar, kitlesel işçi hareketleri, sosyalist hareketlerin etkisi ve uluslararası güç dengeleri, sermaye sınıflarını belirli sosyal uzlaşmalara zorlayan koşullar yaratmıştı. Refah devleti uygulamaları, kamusal hizmetlerin genişlemesi ve sosyal hakların kurumsallaşması bu tarihsel dengenin ürünleriydi. Ancak 1970’lerden itibaren kapitalizmin içine girdiği kriz, sermayenin küresel hareketliliğinin artması ve neoliberal politikaların yükselişiyle birlikte bu denge değişti. Özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, finansallaşma ve emeğin esnekleştirilmesi, sosyal demokrasinin tarihsel zeminini de dönüştürdü.

Bu nedenle savaş sonrası dönemin sosyal demokrasisini yaratan siyasal çizgi ile neoliberal çağda kapitalizmi yönetmeye çalışan siyasal çizgi aynı tarihsel işleve sahip değildir.

Tam da bu nedenle sosyalist solun görevi, burjuva siyaset alanındaki aktörleri yalnızca “daha iyi” ya da “daha kötü” oldukları için değil; sınıfsal konumları ve tarihsel işlevleri üzerinden değerlendirmektir.

Aksi durumda sosyalist hareket kendi siyasal ölçütlerini kaybedebilir. Burjuva siyaset alanındaki farklılıklar, emekçi sınıfların bağımsız çıkarlarının önüne geçebilir ve sosyalist hareket sistemi değiştirme iddiasından uzaklaşarak düzen içi seçenekler arasında tercih yapan bir konuma sürüklenebilir. Oysa devrimci siyasetin amacı, düzen içindeki seçenekler arasında seçim yapmak değil; emekçi sınıfların kendi tarihsel çıkarları temelinde bağımsız bir siyasal özne olarak örgütlenmesini sağlamaktır.

3. Sosyal demokrasi sorunu: Tarihsel uzlaşmadan neoliberal yönetim biçimine

Sosyal demokrasi tartışması yalnızca bir siyasal program tartışması değildir. Aynı zamanda kapitalizmin farklı tarihsel dönemlerde nasıl yönetildiği sorusuyla ilgilidir. Çünkü sosyal demokrasinin ortaya çıkışı, kapitalizmin değişmez bir özelliğine değil; belirli bir tarihsel güç dengesine dayanıyordu.

Bu koşullar altında sosyal demokrasi, kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmayı değil; bu ilişkiler içinde emekçi sınıfların kazanımlarını genişletmeyi hedefleyen bir siyasal çizgi olarak güç kazandı.

Refah devleti uygulamaları, kamusal hizmetlerin gelişmesi, sosyal güvenlik sistemleri ve sendikal hakların kurumsallaşması bu dönemin ürünleriydi. Ancak bu kazanımlar yalnızca sosyal demokrat partilerin tercihlerinin sonucu değildi. Aynı zamanda güçlü işçi hareketlerinin ve sınıf mücadelelerinin yarattığı tarihsel zorlamaların sonucuydu. Toplumsal haklar, egemen sınıfların kendiliğinden sunduğu tavizler değil; örgütlü toplumsal güçlerin mücadeleleri sonucunda kazanılmış haklardır.

Dolayısıyla sosyal devlet tarihini kapitalizmin insanileşmesi olarak okumak eksik olur. Sosyal devlet, sermaye ile emek arasındaki güç ilişkisinin belirli bir tarihsel dönem içindeki sonucuydu. Ancak 1970’lerden itibaren bu denge değişmeye başladı. Kapitalizmin kârlılık krizleri, üretimin küreselleşmesi, finans sermayesinin güç kazanması ve sermayenin uluslararası hareket kapasitesinin artması, savaş sonrası uzlaşmanın sınırlarını ortaya çıkardı.

Neoliberalizm bu tarihsel koşullar içinde yükseldi. Özelleştirmeler, kamusal alanın daraltılması, sendikal gücün azaltılması, finans piyasalarının serbestleştirilmesi ve emeğin güvencesizleştirilmesi neoliberal dönüşümün temel unsurları oldu.

Bu süreç yalnızca sağ siyasal partiler aracılığıyla gerçekleşmedi. Avrupa’da ve dünyanın birçok bölgesinde sosyal demokrat partiler de zaman içinde bu yeni kapitalist yönelime uyum sağladı.

Böylece bir dönem işçi sınıfının örgütlü gücüyle kapitalizmi sınırlamaya çalışan sosyal demokrasi, neoliberal dönemde birçok yerde kapitalizmin krizlerini yönetmeye çalışan bir siyasal çizgiye dönüştü. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik politikalarla değil, aynı zamanda sınıfsal bağların değişimiyle ilgilidir.

Bir siyasal hareketin kendisini “emekçi”, “halkçı” veya “sosyal” olarak tanımlaması, onun otomatik olarak emekçi sınıfların bağımsız temsilcisi olduğu anlamına gelmez. Belirleyici olan, hangi toplumsal güçlerle ilişki kurduğu ve hangi ekonomik düzeni veri kabul ettiğidir.

Bu nedenle sosyal demokrasinin bugünkü konumu da neoliberal kapitalizmin yarattığı yeni birikim rejimi ve değişen sınıfsal güç dengeleri içinde değerlendirilmelidir. Lenin’in emperyalizm analizi bu açıdan önemli ve açıklayıcıdır. Lenin, kapitalizmin yalnızca ulusal sınırlar içinde anlaşılamayacağını; sermayenin yoğunlaşması, tekelleşmesi ve dünya ölçeğinde örgütlenmesiyle birlikte uluslararası bir sistem haline geldiğini vurgulamıştır.

Bu nedenle günümüz kapitalizmini yalnızca ulusal sosyal politikalar üzerinden değerlendirmek mümkün değildir. Bir siyasal hareketin ekonomik ve toplumsal programı, dünya kapitalist sistemi içindeki konumuyla birlikte ele alınmalıdır.

Tam da bu bağlamda sosyalist bakış açısından mesele, sosyal demokrasinin geçmişte hangi kazanımları sağladığıyla sınırlı değildir. Belirleyici olan, bugünün kapitalizmi içinde hangi sınıfsal ihtiyaçlara yanıt verdiği ve hangi tarihsel işlevi yerine getirdiğidir. Eğer sosyal demokrasi kapitalizmin sınırlarını aşmayı değil; kapitalizmin yarattığı krizleri daha yönetilebilir hale getirmeyi hedefliyorsa, bu durum onun tarihsel rolündeki dönüşümü gösterir.

Marksist analiz açısından belirleyici olan, siyasal hareketlerin niyetleri değil; dayandıkları maddi ilişkiler ve toplumsal güç dengeleridir. Kapitalizm koşullarında temel ayrım, emekçilerin taleplerinin yalnızca mevcut düzen içinde yönetilmesiyle, bu taleplerin kapitalist toplumsal ilişkileri aşmayı hedefleyen daha kapsamlı bir dönüşüm perspektifiyle birleştirilmesi arasındadır.

4. Yeni parti olgusu: Yeni bir alternatif mi, sistemin yeni bir düzenleme ihtiyacı mı?

Bertolt Brecht‘in işaret ettiği gibi, görünen değişim ile gerçek dönüşüm aynı şey değildir. Çünkü egemen düzenler de varlıklarını sürdürebilmek için kendilerini yenileyebilirler. Bu nedenle devrimci siyaset açısından mesele yalnızca neyin yeni olduğuna bakmak değildir; yeni görünenin hangi toplumsal ilişkileri yeniden ürettiğini anlayabilmektir.

Siyasal tarihte yeni partilerin ortaya çıkışı çoğu zaman değişim beklentisi yaratır. Özellikle mevcut siyasal düzenin kriz yaşadığı, eski temsil biçimlerinin yetersiz kaldığı ve toplumdaki hoşnutsuzlukların arttığı dönemlerde yeni aktörler geniş kesimler açısından bir çıkış umudu olarak görülebilir. Ancak Marksist açıdan bir siyasal oluşumun niteliği, yalnızca taşıdığı yenilik iddiasıyla değerlendirilemez. Çünkü kapitalist toplumlarda siyasal alan sadece farklı fikirlerin yarıştığı bir alan değildir; aynı zamanda farklı sınıfsal güçlerin ve sermaye kesimlerinin kendi çıkarlarını ifade ettiği bir mücadele alanıdır.

Bu nedenle yeni olanın niteliği, yalnızca kendisini nasıl sunduğuyla değil; hangi toplumsal yönelimi temsil ettiği ve hangi ilişkileri yeniden ürettiği üzerinden değerlendirilmelidir.

Yeni siyasal biçimler kimi zaman gerçekten yeni toplumsal yönelimlerin ifadesi olabilir. Ancak kimi zaman da mevcut düzenin değişen koşullara uyum sağlamak için geliştirdiği yeni temsil biçimleri olarak ortaya çıkabilir.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü kapitalist sistem yalnızca baskı yoluyla değil; değişen koşullara uyum sağlayabilme kapasitesiyle de varlığını sürdürür. Kriz dönemlerinde egemen sınıflar yalnızca eski yöntemlere bağlı kalmaz; toplumdaki yeni beklentilere ve ortaya çıkan hoşnutsuzluklara uygun yeni siyasal kanallar yaratabilirler.

Tam da böyle dönemlerde burjuva siyaset alanında yeni düzenlemeler ortaya çıkabilir. Çünkü egemen sınıflar açısından siyasal temsil yalnızca iktidarı koruma meselesi değil; aynı zamanda toplumsal rızayı yeniden üretme meselesidir.

Bu nedenle yeni bir partinin ortaya çıkışı karşısında sosyalist siyasetin temel değerlendirme ölçütü, yalnızca mevcut iktidara karşı olup olmadığı değildir. Bir siyasal hareket mevcut iktidara karşı çıkabilir; ancak yine de kapitalist üretim ilişkilerinin ve sermaye düzeninin sınırları içinde kalabilir.

Belirleyici olan, bu hareketin emekçi sınıfların bağımsız siyasal gücünü mü geliştirdiği, yoksa sermaye düzeninin farklı bir yönetim biçimini mi temsil ettiğidir. Çünkü günümüzde burjuva siyaset alanındaki temel mücadele çoğu zaman kapitalizmin varlığı ya da yokluğu üzerinden değil; kapitalizmin hangi biçimde yönetileceği üzerinden yürümektedir.

Bir sermaye kesimi daha fazla piyasa serbestisi isteyebilir, bir diğeri devlet destekli sermaye birikimini savunabilir, başka bir kesim ise daha kurumsal ve öngörülebilir bir kapitalist düzen talep edebilir. Bu farklılıklar gerçek siyasal ayrımlardır. Ancak bu ayrımların varlığı, bütün bu seçeneklerin aynı üretim ilişkileri içinde şekillendiği gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Dolayısıyla sosyalist sol açısından mesele, burjuvazi içindeki farklılıkları görmezden gelmek değil; bunların sınıf mücadelesi açısından ne ifade ettiğini doğru değerlendirmektir.

Türkiye’de de yeni siyasal oluşumlar tartışılırken benzer bir sorun ortaya çıkmaktadır. Tartışmalar çoğu zaman bir siyasal oluşumun mevcut iktidardan daha demokratik olup olmayacağı, muhalefet alanını genişletip genişletmeyeceği, seçim dengelerini nasıl etkileyeceği veya merkez seçmenlere ulaşıp ulaşamayacağı üzerinden yürütülmektedir.

Bu değerlendirmeler kendi içinde önemlidir. Ancak sosyalist bir analiz açısından tek başına yeterli değildir. Çünkü bunlar bir siyasal hareketin sınıfsal karakterini ve tarihsel işlevini açıklamaya yetmez.

Marksist çözümleme açısından belirleyici olan; söz konusu siyasal oluşumun hangi sermaye kesimleriyle ilişki kurduğu, ekonomik programının emek-sermaye ilişkisini nasıl ele aldığı, çalışma hayatı ve sendikal haklar konusundaki yaklaşımı, kamusal hizmetlere bakışı ve Türkiye kapitalizminin dünya kapitalist sistemi içindeki konumuna ilişkin perspektifidir.

Bunun yanında emperyalist güç ilişkileri karşısındaki tutumu da önemlidir. Çünkü siyasal partilerin gerçek niteliği yalnızca iç politika söylemleriyle değil; kapitalist dünya sistemi içindeki konumlarıyla da belirlenir.

Burjuva siyaset alanında yeni aktörlerin ortaya çıkışı, solun kendi bağımsız gündeminin önüne geçebilmesi açısından bir risk yaratabilir. Sosyalist hareket elbette sermaye partileri arasındaki farklılıkları analiz etmek zorundadır; ancak kendi siyasal varlığını bu rekabetin sonuçlarına bağlayamaz.

Özetle, mesele yalnızca yan yana gelmek değil; hangi siyasal bağımsızlık temelinde yan yana gelindiğidir. Bir sosyalist hareket demokrasi mücadelesinde, özgürlük mücadelesinde ve emekçi haklarının savunulmasında geniş ittifaklar kurabilir. Ancak bu ittifaklar, kendi sınıfsal perspektifini terk ettiği anda emekçi sınıfların bağımsız siyasetini güçlendirmekten çıkar.

Yeni parti tartışmasının sol açısından önemi de burada yatmaktadır. Sorun yeni bir partinin ortaya çıkmış olması değil; sosyalist hareketin bu gelişmeyi hangi sınıfsal ve tarihsel ölçütlerle değerlendirdiğidir.

Sosyalist hareketlerin tarihsel sınavlarından biri, düzen içindeki değişimleri analiz etmek ile bu değişimlerin ötesine geçerek emekçi sınıfların bağımsız siyasal gücünü yaratma hedefi arasındaki ayrımı koruyabilmektir.

5. Solun yeni parti karşısındaki yanılgısı: Özgüven sorunu mu, stratejik kayma mı?

Sosyalist siyasetin burjuva siyaset alanındaki yeni gelişmeler karşısında nasıl konumlanacağı, her dönem önemli bir tartışma konusu olmuştur. Çünkü devrimci hareketler yalnızca kendilerine benzeyen yapılarla değil; içinde mücadele ettikleri siyasal alanın bütün unsurlarıyla ilişki kurmak zorundadır. Ancak burada belirleyici olan, ilişki kurmak ile siyasal yönünü belirlemek arasındaki farktır.

Sosyalist hareket açısından burjuva siyaset alanındaki gelişmeleri izlemek, çözümlemek ve gerektiğinde belirli demokratik mücadele başlıklarında ortak tutumlar geliştirmek zorunludur. Ancak burjuva siyasetin iç dengeleri sosyalist siyasetin temel gündemi haline geldiğinde, devrimci perspektiften uzaklaşma riski ortaya çıkar. Çünkü sosyalist siyasetin tarihsel iddiası, mevcut siyasal alan içinde daha iyi bir temsil seçeneği yaratmak değil; o alanı belirleyen toplumsal ilişkileri değiştirecek bağımsız bir güç yaratmaktır.

Bugün bazı sosyalist çevrelerde yeni siyasal oluşumlara yönelik yoğun ilginin arkasında yalnızca güncel siyasal hesaplar bulunmamaktadır. Bunun daha derininde, sosyalist hareketin kendi tarihsel kapasitesine ilişkin yaşadığı güven sorunu da görülebilir. Kendi toplumsal programına, sınıfsal perspektifine ve tarihsel iddiasına yeterince güvenmeyen bir siyasal hareket, çözümü çoğu zaman başka aktörlerin açtığı alanlarda aramaya başlayabilir.

Bu durum, devrimci siyasetin merkezinden uzaklaşmanın ilk işaretlerinden biridir. Çünkü sosyalist hareket açısından temel mesele, toplumdaki değişim beklentilerini hangi burjuva aktörün karşılayacağı değildir. Asıl mesele, bu beklentilerin emekçi sınıfların bağımsız örgütlü gücüne nasıl bağlanacağıdır.

Bu ayrım gözden kaçırıldığında siyasal değerlendirme ölçütleri de değişir. Bir siyasal hareketin sermaye sınıfıyla ilişkisi, ekonomik programı, emperyalist sistem içindeki konumu ve emek-sermaye çelişkisine yaklaşımı yerine; yalnızca mevcut iktidara karşı olup olmadığı temel ölçüt haline gelir. Oysa sosyalist hareketlerin tarihsel farkı tam da burada ortaya çıkar.

İşçi sınıfının siyasal bağımsızlığı yalnızca ayrı bir örgütsel yapıya sahip olmak değildir. Aynı zamanda dünyayı kendi sınıfsal perspektifiyle değerlendirebilmek ve siyasal gelişmeleri kendi tarihsel çıkarları açısından yorumlayabilmektir.

Bu nedenle sosyalist bir hareketin herhangi bir burjuva siyasal oluşum karşısındaki değerlendirmesi, yalnızca o aktörün mevcut iktidara karşı olup olmadığı üzerinden yapılamaz. Belirleyici olan, bu siyasal oluşumun işçi sınıfının tarihsel bağımsızlığını güçlendirip güçlendirmediği ya da emekçi sınıfların siyasal enerjisini başka bir düzen içi seçeneğe yönlendirip yönlendirmediğidir.

Bu ayrım Türkiye gibi ülkelerde daha belirgin hale gelir. Çünkü Türkiye solunun tarihsel sorunlarından biri, dönem dönem siyasal alanı kendi bağımsız perspektifiyle kurmak yerine, mevcut siyasal kamplaşmalar içinde kendisine bir yer arama eğilimi olmuştur.

Bu eğilim farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Kimi zaman demokrasi savunusu adına burjuva muhalefet çizgilerine teorik sınırların ötesinde anlamlar yüklenmiş; kimi zaman faşizme karşı mücadele başlığı altında sosyalist siyasetin kendi hedefleri ikinci plana itilmiş; kimi zaman da geniş kesimlere ulaşma adına sosyalist programın temel ayrımları belirsizleştirilmiştir. Oysa geniş toplumsal kesimlerle ilişki kurmak ile siyasal kimliği ve sınıfsal perspektifi bulanıklaştırmak aynı şey değildir. Tarihsel olarak güçlü devrimci hareketler, kendi hedeflerini ve toplumsal dönüşüm perspektiflerini açık biçimde ortaya koyabildikleri ölçüde geniş kesimlerle bağ kurabilmiştir. Çünkü kalıcı siyasal etki, mevcut seçeneklerin daha farklı bir biçimini sunmaktan değil; toplumsal gerçekliği açıklayabilen ve gerçek bir alternatif yaratma iddiası taşıyan bağımsız bir siyasal perspektiften doğar.

Gramsci’nin “organik aydın” kavramı da bu açıdan önemlidir. İşçi sınıfının tarihsel rolü yalnızca ekonomik mücadele vermek değildir; kendi dünya görüşünü, siyasal ve kültürel alternatifini oluşturabilmektir. Sosyalist siyasetin görevi, toplumdaki hoşnutsuzlukları başka siyasal aktörlerin arkasına eklemek değil; bu hoşnutsuzlukları sınıfsal bilinç ve örgütlü mücadele hattına dönüştürmektir.

Yeni Parti tartışması da bu çerçevede ele alınmalıdır. Sosyalist hareket elbette yeni siyasal oluşumların toplumsal etkisini, hangi kesimlere seslendiğini, hangi sermaye ilişkileriyle bağ kurduğunu ve siyasal dengeleri nasıl etkileyebileceğini analiz etmelidir. Ancak bunu yaparken temel ölçütünü kaybetmemelidir. Çünkü devrimci siyasetin görevi, kapitalist düzen içinde ortaya çıkan her yeni seçeneği değerlendirmekten ibaret değildir. Görevi, emekçi sınıfların neden kendi bağımsız seçeneğine ihtiyaç duyduğunu açıklamak ve bu seçeneği güçlendirmektir.

Aksi durumda sol, kendi tarihsel hedefini büyütmek yerine düzen içi alternatiflerin sınırları içinde tartışmaya başlar. Bu yalnızca taktik bir hata değil, daha derin bir stratejik sorundur. Çünkü devrimci siyaset açısından en büyük tehlike yalnızca yenilgi almak değildir; kendi hedeflerini zaman içinde daha küçük ve daha ulaşılabilir görünen hedeflerle değiştirmeye başlamaktır.

Bugün sosyalist solun temel görevi, burjuva siyaset alanındaki değişimleri doğru analiz edebilmek; ancak kendi siyasal merkezini bu değişimlerin dışında, emekçi sınıfların bağımsız tarihsel çıkarları temelinde kurabilmektir. Çünkü devrimci siyasetin ölçüsü yalnızca kiminle yan yana gelindiği değildir; bu yan yana gelişin hangi amaç, hangi sınıfsal perspektif ve hangi tarihsel hedef doğrultusunda gerçekleştiğidir.

6. “Yan yana” gelmek meselesi: Birleşiklik, bağımsızlık ve sınıfsal ölçüt

Siyasal mücadelelerde bazı kavramlar zaman içinde o kadar sık kullanılır ki taşıdıkları anlamın kendiliğinden açık olduğu varsayılır. “Birlik”, “birleşiklik”, “yan yana durmak” ve “ortak mücadele” bunların başında gelir. Oysa hiçbir siyasal kavram kendiliğinden ilerici ya da devrimci bir içerik taşımaz. Birleşikliğin anlamı, hangi toplumsal güçler arasında, hangi amaçla ve hangi siyasal perspektifle kurulduğuna bağlıdır.

Aynı durum “yan yana durmak” kavramı için de geçerlidir. Yan yana gelmek tek başına ilerici ya da devrimci bir tutum değildir. Belirleyici olan, bunun kimlerle, hangi koşullarda ve hangi tarihsel amaç doğrultusunda gerçekleştiğidir.

Tam da bu nedenle sınıfsal bakış, devrimci siyasetin temel ayırt edici ölçütlerinden biridir. Devrimcilik yalnızca mevcut düzene karşı çıkmak değil; bu karşı çıkışın hangi toplumsal güçlere dayanacağını, hangi hedefe yöneleceğini ve hangi mücadele araçlarıyla ilerleyeceğini doğru belirleyebilmektir. Başka bir ifadeyle mesele, yalnızca neye karşı olunduğu değil, onun yerine hangi toplumsal düzenin kurulmak istendiğidir.

Bu noktada “ortak düşman” anlayışı da dikkatle değerlendirilmelidir. Tarihsel dönemlerde farklı toplumsal kesimler aynı siyasal tehditle karşı karşıya kalabilir. Demokratik hakların gaspına, savaş politikalarına ya da baskıcı uygulamalara karşı geniş toplumsal kesimlerin ortak tepki göstermesi mümkündür. Ancak ortak bir karşıtlık, kendiliğinden ortak bir tarihsel yönelim yaratmaz. Farklı sınıfsal konumlara sahip toplumsal güçler aynı soruna farklı nedenlerle karşı çıkabilir ve farklı sonuçlar hedefleyebilir. Örneğin bir sermaye grubu hukuk düzenindeki belirsizliklere ya da ekonomik istikrarsızlığa kendi sermaye birikim koşullarını güvence altına almak için karşı çıkabilir. İşçi sınıfı ise aynı koşullara sömürünün derinleşmesi ve yaşam koşullarının ağırlaşması nedeniyle itiraz edebilir. Siyasal talepler belirli noktalarda kesişse bile, bu durum aynı tarihsel hedefin paylaşıldığı anlamına gelmez.

Marksist sınıf analizi tam da bu ayrımı görünür kılar. Toplumsal mücadeleleri yalnızca görünen siyasal saflaşmalar üzerinden değil; bu saflaşmaların arkasındaki üretim ilişkileri ve sınıf çıkarları üzerinden değerlendirir.

Bu nedenle devrimci siyasetin görevi ortak mücadele alanlarını reddetmek değildir. Tam tersine, toplumsal dönüşüm geniş kesimlerin ortak hareket edebilmesini gerektirir. Ancak bu ortaklık, emekçi sınıfların bağımsız siyasal perspektifini kaybetmesi pahasına kurulamaz. Tarihsel deneyimler göstermektedir ki kalıcı sonuçlar ancak güçlü ve bağımsız bir sınıfsal dayanak üzerine inşa edilen ittifaklarla elde edilebilir.

İşçi sınıfının kendi örgütlü gücüne sahip olmadığı ve kendi hedeflerini açık biçimde ortaya koyamadığı koşullarda ise geniş ittifaklar çoğu zaman daha güçlü sınıfsal aktörlerin belirlediği siyasal alanlara dönüşebilir. Bu nedenle birleşik mücadele ile siyasal bağımsızlık birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki ilkedir. Gerçek birleşik mücadele ancak bağımsız bir sınıfsal perspektif üzerine kurulabilir.

Lenin’in demokratik mücadelelere yaklaşımı da bu doğrultudadır. İşçi sınıfı toplumdaki bütün demokratik taleplerle ilgilenmelidir; ancak bunu kendi tarihsel hedeflerinden vazgeçerek değil, onları güçlendirecek bir siyasal perspektifle yapmalıdır. Çünkü devrimci bir hareketin gücü yalnızca kaç kişiyle yan yana geldiğiyle değil, bu birlikteliğin hangi tarihsel doğrultuya hizmet ettiğiyle de ölçülür.

Bugün “geniş kesimlerle buluşma”, “merkezde yer alma” ve “toplumun bütününü kucaklama” gibi ifadeler sıkça kullanılmaktadır. Bunların hiçbiri tek başına olumsuz değildir. Sorun, bu kavramların sınıfsal içeriklerinden koparılarak ele alınmasıdır. Çünkü kapitalist toplumda sermaye ile emek arasındaki temel karşıtlık varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle siyasal mücadelede belirleyici olan, farklı toplumsal kesimlerle ilişki kurulurken hangi sınıfsal çıkarların merkeze alındığıdır.

Yeni Parti tartışması da bu açıdan değerlendirilmelidir. Sosyalist hareket elbette yeni siyasal oluşumların toplumsal etkisini analiz etmeli, demokratik haklar ya da emekçilerin somut talepleri doğrultusunda ortak mücadele alanları oluştuğunda bunları değerlendirmelidir. Ancak bu ortaklıkların yönü ve sınırı açık olmalıdır. Çünkü sosyalist siyasetin tarihsel görevi, düzen içindeki seçenekler arasında tercih yapmak değil; emekçi sınıfların kendi tarihsel seçeneğini güçlendirmektir.

Bu nedenle gerçek birleşiklik, herkesin aynı noktada buluşması değil; farklı toplumsal güçlerin kendi siyasal konumlarını koruyarak ortak mücadele yürütebilmesidir. Devrimci siyaset açısından bu ortak mücadelenin nihai hedefi yalnızca iktidarın el değiştirmesi değil, toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesidir.

Özetle birlik değerlidir; ancak her birlik ilerici değildir. Yan yana gelmek önemlidir; ancak her yan yana geliş aynı tarihsel doğrultuya yönelmez. Bu nedenle önemli olan yalnızca daha fazla insanı bir araya getirmek değil, bu ortak gücün hangi toplumsal hedef doğrultusunda örgütlendiğini belirleyebilmektir. Çünkü kalıcı tarihsel dönüşümler, yalnızca kalabalıklarla değil; sınıfsal bilince, örgütlü güce ve ortak bir tarihsel yönelime sahip toplumsal hareketlerle gerçekleşir.

7. Sonuç: Solun görevi yeni aktörleri izlemek değil, yeni bir tarihsel özne yaratmaktır

Siyasal mücadelelerde dönem dönem yeni aktörler ortaya çıkar. Bunların bir bölümü gerçekten toplumsal dönüşümlerin önünü açan tarihsel kırılmalar yaratabilir; bir bölümü ise mevcut düzenin krizlerini yönetmek üzere geliştirilen yeni temsil biçimleri olarak işlev görebilir. Bu iki olasılığı birbirinden ayırabilmek için yalnızca siyasal söylemlere değil, sınıfsal ilişkilere, tarihsel koşullara ve toplumsal yönelimlere bakmak gerekir.

Bugün Türkiye’de yürüyen yeni parti tartışmaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Yeni siyasal oluşumlar mevcut dengeleri etkileyebilir, toplumdaki hoşnutsuzlukların bir bölümünü kendi etrafında toplayabilir ve seçim süreçlerinde belirli sonuçlar doğurabilir. Bunların tümü dikkate alınması gereken siyasal gerçekliklerdir. Ancak sosyalist siyasetin tarihsel görevi bunları yorumlamakla sınırlı değildir. Asıl görev, toplumdaki sınıfsal çelişkileri görünür kılmak ve bu çelişkiler temelinde emekçi sınıfların bağımsız örgütlü gücünü geliştirmektir.

Bu, güncel siyasal mücadelelerden uzak durmak anlamına gelmez. Tam tersine, devrimci siyaset işçi direnişlerinden demokratik hak mücadelelerine, gençlik hareketlerinden kadın mücadelesine kadar emekçi sınıfların yaşamını ilgilendiren her mücadele alanının içinde yer almak zorundadır. Ancak bu mücadelelerin anlamı, onları hangi tarihsel perspektifle ele aldığına bağlıdır.

Bütün mücadeleler yalnızca mevcut iktidarın değişmesine indirgenirse, sosyalist siyaset zamanla düzen içi alternatiflerin sınırları içinde hareket etmeye başlar. Oysa tarihsel deneyim göstermektedir ki hükümetlerin, siyasal aktörlerin ya da devlet yönetimlerinin değişmesi tek başına toplumsal dönüşüm yaratmaz. Üretim ilişkileri, mülkiyet yapısı ve sermaye egemenliği sürdüğü ölçüde, toplumun temel çelişkileri farklı biçimler altında yeniden ortaya çıkar.

Bu nedenle devrimci siyasetin iki temel yanılgıdan uzak durması gerekir. Birincisi, mevcut koşulların gücünü mutlaklaştırarak umutsuzluğa kapılmaktır. İkincisi ise düzen içinde ortaya çıkan her değişimi tarihsel bir kırılma olarak yorumlayıp bağımsız siyasal perspektifini yitirmektir. Devrimci siyaset, koşulların ağırlığını gerçekçi biçimde değerlendirirken, aynı zamanda onların değiştirilebilir olduğunu da bilir.

Bugün sol açısından temel mesele, seçim ittifakları içinde nasıl konumlanılacağı ya da mevcut siyasal aktörlere karşı nasıl tutum alınacağı değildir. Asıl mesele, emekçi sınıfların kendi tarihsel çıkarları doğrultusunda bağımsız bir siyasal güç olarak yeniden örgütlenmesinin yollarını yaratabilmektir. Çünkü kapitalizmin güncel krizleri yalnızca yeni yönetim biçimleri üretmemekte; aynı zamanda yeni mücadele alanları ve yeni örgütlenme olanakları da ortaya çıkarmaktadır.

Güvencesiz çalışma, gelir eşitsizliği, barınma krizi, ekolojik yıkım ve savaş politikaları bugün dünya ölçeğinde milyonlarca insanın yaşamını belirlemektedir. Bu sorunlar farklı biçimlerde ortaya çıksa da ortak kaynağı kapitalist üretim ve sermaye birikim ilişkileridir.

Bu nedenle geleceğin siyasal mücadelesi yalnızca geçmişin örgütlenme biçimlerini tekrarlayarak kurulamaz. Yeni dönemin koşulları yeni mücadele araçlarını, yeni örgütlenme biçimlerini ve yeni siyasal açılımları gerekli kılmaktadır. Ancak burada “yeni” olanın ne olduğu da doğru kavranmalıdır. Gerçek yenilik, burjuva siyaset alanında ortaya çıkan her yeni aktör değil; emekçi sınıfların kendi bağımsız siyasal gücünü tarihsel bir özne haline getirebilmesidir.

Bugün sosyalist siyasetin görevi, kapitalizmin krizlerini yönetecek yeni temsil biçimlerinin peşinden gitmek de değildir; güncel mücadelelerden kopuk soyut bir devrim söylemine kapanmak da değildir. Asıl görev, somut mücadelelerin içinde yer alırken onları daha kapsamlı bir toplumsal dönüşüm perspektifiyle birleştirebilmektir.

Bu nedenle siyasal değerlendirmelerde temel ölçüt, herhangi bir gelişmenin hangi sınıfsal çıkarları güçlendirdiği, hangi toplumsal güçleri harekete geçirdiği ve emekçi sınıfların bağımsız örgütlenmesine nasıl bir katkı sunduğu olmalıdır. Çünkü devrimci siyasetin pusulası yalnızca bugünün güç dengeleri değil; bugünün mücadeleleri içinde yarının toplumsal gücünü yaratabilme yeteneğidir.

Sonuç olarak yeni partiler, yeni ittifaklar ve yeni siyasal arayışlar dikkatle incelenmelidir. Ancak sosyalist hareket açısından belirleyici olan, başkalarının açtığı siyasal alanlarda kendisine yer aramak değil; kendi sınıfsal perspektifi, kendi siyasal programı ve kendi bağımsız örgütlülüğü temelinde tarihsel bir alternatif yaratabilmektir. Emekçi sınıfların gerçek alternatifi, düzen içindeki seçeneklerden birini tercih etmek değil; kendi tarihsel çıkarları doğrultusunda bağımsız bir siyasal özne olarak örgütlenebilmesidir.

Tarih, yalnızca iktidar sahiplerinin kararlarıyla ilerlemez. Toplumsal dönüşümler, örgütlenenlerin, mücadele edenlerin ve kendi geleceğini kurmak için harekete geçen toplumsal güçlerin müdahalesiyle gerçekleşir. Bu nedenle sosyalist siyasetin temel görevi, yeni aktörlerin ortaya çıkmasını beklemek değil; emekçi sınıfların kendi tarihsel öznesini yaratacak siyasal ve örgütsel koşulları geliştirmektir.

Devrimci Hareket

26 Temmuz 2026

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
[email protected]

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi