• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Salı, Temmuz 28, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

NATO zirvesinin ardından

Ankara’da gerçekleştirilen 36. NATO Zirvesi geride kaldı. Günlerce ekranlarda liderlerin birbirleriyle tokalaşmaları, verilen fotoğraflar, yapılan ikili görüşmeler, Trump’ın Erdoğan hakkında söyledikleri ya da Erdoğan’ın Trump’a yönelik övgüleri tartışıldı. Sonuç bildirisinin satır araları yerine liderlerin mimikleri konuşuldu; emperyalist savaş hazırlıkları yerine diplomatik magazin öne çıkarıldı.

Bilinir ki NATO zirveleri, devlet başkanlarının birbirleriyle nezaket gösterilerinde bulunduğu diplomatik toplantılar değildir. Bu zirveler, kapitalist dünyanın egemen güçlerinin önümüzdeki döneme ilişkin siyasal, askeri ve ekonomik yönelimlerini belirledikleri “stratejik karargâhlar”dır. Bu nedenle bir NATO zirvesini doğru okuyabilmek için kimin kime ne söylediğinden önce, NATO’nun hangi tarihsel ihtiyacın ürünü olduğunu ve bugün hangi ihtiyaca yanıt verdiğini anlamak gerekir. Çünkü, NATO yalnızca ülkelerin oluşturduğu askeri bir ittifak değildir. NATO, emperyalist kapitalist sistemin askeri ve siyasal örgütlenmesidir. Görevi yalnızca askeri operasyon yürütmek değildir; uluslararası sermayenin çıkarlarını, pazar ve kaynaklara erişim yollarını güvence altına almak, bu çıkarları tehdit eden gelişmelere karşı ortak bir güç mekanizması oluşturmaktır.

NATO’nun 1949’da kurulma nedeni Sovyetler Birliği‘ni ve sosyalist sistemi kuşatmak biçiminde ifade edildi. Buna bağlı olarak, 1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında NATO’nun da tarihsel işlevini tamamladığı ve dağılacağı ileri sürülüyordu. Ancak tam tersi gerçekleşti; NATO daha da büyüdü, daha saldırgan hale geldi ve faaliyet alanını dünyanın dört bir yanına genişletti.

Bütün bu gelişmelerin gösterdiği gibi NATO’nun asıl varlık nedeni yalnızca Sovyetler Birliği değildi. Gerçek işlevi, emperyalizmin dünya ölçeğindeki çıkarlarını askeri güç yoluyla korumaktı. Sovyetler çöktükten sonra Yugoslavya’nın bombalanması, Afganistan’ın işgali, Irak’ın parçalanması, Libya’nın yıkımı ve sayısız müdahale bunun en açık kanıtıdır. Emperyalizm ortadan kalkmadığı sürece NATO da ortadan kalkmayacaktır; tersine emperyalizmin ihtiyaçlarına göre kendisini yeniden örgütleyecektir.

Bugün yaşanan tam da budur. Ankara Zirvesi’ni yalnızca sonuç bildirgesi üzerinden okumak bu nedenle eksik kalacaktır. Çünkü bu zirve, birkaç günlük diplomatik temasların değil, uzun yıllardır hazırlanan yeni bir stratejik yönelimin ilanıdır. Madrid’de başlayan, Vilnius’ta askeri ve kurumsal zemini güçlendirilen, Ankara’da ise yeni bir aşamaya taşınan süreç, NATO’nun yeni dönemde üstleneceği rolü açık biçimde ortaya koymaktadır.

Vilnius’un zirveye ev sahipliği yapması da tesadüfi değildi. Litvanya, NATO’nun Rusya’ya karşı en hassas gördüğü doğu kanadında yer almakta; Kaliningrad ve Belarus’a komşu konumu nedeniyle ittifakın güvenlik planlamasında özel bir önem taşımaktadır. Bu nedenle zirvenin Vilnius’ta düzenlenmesi salt diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda NATO’nun Rusya’ya yönelik caydırıcılık stratejisinin sembolik ve siyasal bir ilanı niteliği taşıyordu. Zirvenin gerçekleştirildiği coğrafya, NATO’nun yeni stratejik önceliklerinin hangi eksende şekillendiğini gösteren başlı başına bir mesajdı.

Bu nedenle Ankara Zirvesi’ni doğru değerlendirebilmek için şu temel sorulara yanıt vermek gerekir: Neden bugün? NATO neden yeniden bu kadar hızlı silahlanıyor? Neden savaş ekonomisi bütün Batı dünyasının temel gündemi haline geliyor? Ve Türkiye bu yeni dönemde neden bu kadar merkezi bir rol üstleniyor?

Bu soruların yanıtı verilmeden Ankara Zirvesi de doğru anlaşılamaz. Çünkü bugün yaşananlar yalnızca diplomatik bir zirvenin değil, emperyalist sistemin yeni bir tarihsel evreye girişinin işaretleridir.

NATO neden yeniden şekilleniyor?

Ankara Zirvesi’nin doğru okunabilmesi için öncelikle Madrid Zirvesi hatırlanmalıdır. Çünkü bugün açıklanan kararların hemen hiçbiri Ankara’da ortaya çıkmış değildir. Aslında Ankara’da ilan edilenler, birkaç yıldır adım adım örülen yeni stratejinin devamıdır.

2022 Madrid Zirvesi, NATO açısından tarihsel bir kırılma noktasıydı. Yaklaşık otuz yıl boyunca NATO kendisini “kriz yönetimi”, “terörle mücadele”, “barışı koruma”, “insani müdahale” gibi kavramlarla meşrulaştırmaya çalıştı. Yugoslavya’yı bombalarken de Afganistan’ı işgal ederken de Libya’yı parçalayıp geride yıkılmış bir ülke bırakırken de aynı söylemleri kullandı. Ancak Madrid’de bu perde büyük ölçüde kaldırıldı.

Yeni Stratejik Konsept ile Rusya ilk kez açık biçimde “en önemli ve doğrudan tehdit”, Çin ise “sistemik rakip” ilan edildi. İlk bakışta bu yalnızca iki ülkeye ilişkin bir değerlendirme gibi görülebilir. Oysa gerçekte ilan edilen şey, dünyanın yeni güç dengeleridir. Çünkü sorun yalnızca Rusya ya da Çin değildir. Sorun, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve yaklaşık seksen yıldır ABD önderliğinde sürdürülen emperyalist dünya düzeninin artık eskisi gibi işlememesidir.

Kapitalizm tarihi boyunca hiçbir hegemonya sonsuza kadar sürmedi. 19. yüzyılda Britanya İmparatorluğu dünya ticaretinin ve sanayisinin tartışmasız merkeziydi. Ancak Almanya ve ABD’nin yükselişi bu üstünlüğü sarstı. Bunun sonucu yalnızca ekonomik rekabet olmadı; iki büyük paylaşım savaşı yaşandı.

II. Dünya Savaşı’nın ardından bu kez ABD tartışmasız hegemon güç olarak ortaya çıktı. Dolar, uluslararası ticaretin merkezine yerleşti. Uluslararası finans kurumları, Washington’un denetiminde şekillendi. NATO, askeri güvenliği sağladı. Avrupa ve Japonya, ABD’nin ekonomik-siyasal ekseninde yeniden inşa edildi.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte birçok kişi artık tek kutuplu bir dünyanın kalıcı hale geldiğini düşündü. Oysa tarih farklı ilerledi. Çin, dünyanın en büyük üretim merkezine dönüştü. Rusya, askeri kapasitesini yeniden toparladı. BRICS gibi yeni ekonomik ve siyasal oluşumlar ortaya çıktı. Doların mutlak egemenliği tartışılmaya başlandı. Enerji yolları ve ticaret koridorları yeniden şekillendi.

Kısacası ABD’nin yaklaşık otuz yıl boyunca sürdürdüğü küresel üstünlük aşınmaya başladı. Bu aşınma yalnızca devletler arası bir güç dengesi değişimi değil; dünya kapitalizminin yeni pazarlar, kaynaklar ve üretim alanları üzerindeki rekabetinin keskinleşmesi anlamına gelmektedir.

Kapitalizm açısından böyle dönemler istisnai değildir. Her büyük ekonomik kriz aynı zamanda yeni paylaşım mücadelelerini beraberinde getirir. 1873 Uzun Bunalımı, kapitalist devletler arasındaki sömürge ve pazar rekabetini hızlandırdı.  1929 Büyük Bunalımı dünyanın yeniden paylaşılması kavgasını keskinleştirdi ve sonunda insanlık II. Dünya Savaşı‘yla karşı karşıya kaldı. 2008 küresel finans krizi ise bugün hâlâ devam eden yeni hegemonya krizini derinleştirdi.

Bugünkü tabloyu yalnızca Ukrayna Savaşı ya da Ortadoğu’daki çatışmalar üzerinden açıklamak bu nedenle eksik olur. Bunlar neden değil, daha derindeki çelişkilerin sonuçlarıdır. Asıl mesele, dünya kapitalizminin yeniden paylaşım sürecine girmiş olmasıdır.

Emperyalist güçler, arkalarındaki sermaye gruplarının ihtiyaçları doğrultusunda yeni pazarlar, enerji yolları, hammadde kaynakları ve nüfuz alanları için yeniden karşı karşıya gelmektedir. NATO’nun yeniden yapılandırılması da tam bu tarihsel ihtiyacın ürünüdür.

Vilnius Zirvesi, Madrid’de ilan edilen stratejinin askeri altyapısını güçlendirdi. Ankara Zirvesi ise artık hazırlık döneminden uygulama dönemine geçildiğini ilan etmektedir. Artık konuşulan yalnızca daha büyük ordular değildir. Daha fazla mühimmat üretimidir. Daha fazla füze sistemidir. Daha fazla askeri üs ve lojistik merkezidir. Daha fazla yapay zekâ teknolojisinin savaş sanayisine bağlanmasıdır. Ve daha fazla kamu kaynağının, toplumun ihtiyaçlarından çekilerek silah tekellerinin büyümesine aktarılmasıdır.

Özetle savaş, olağanüstü bir durum olmaktan çıkarılmakta; ekonominin, siyasetin ve teknolojinin temel örgütlenme ekseni haline getirilmektedir. İşte Ankara Zirvesi‘nin gerçek anlamı burada yatmaktadır. Bu zirve yalnızca yeni askeri planların konuşulduğu bir toplantı değildir. Kapitalizmin yeni birikim modelinin, yani savaş ekonomisinin kurumsallaştırıldığı yeni dönemin ilanıdır.

Savaş artık yalnızca cephede yaşanmıyor

Bugün NATO’nun dönüşümünü salt askeri açıdan okumak eksik kalır. Çünkü artık savaş sadece ordular arasında yürütülen bir faaliyet değildir. Kapitalizmin bugünkü aşamasında savaş; ekonomiyi, sanayiyi, bilimi, teknolojiyi ve toplumsal yaşamın bütününü yeniden biçimlendiren kapsamlı bir yeniden örgütlenme sürecidir.

Ankara Zirvesi’nin en önemli yönlerinden biri de budur. Zirvede yalnızca yeni silah sistemleri konuşulmadı. Asıl konuşulan, bütün üretim yapısının savaş ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesiydi. NATO Genel Sekreteri’nin savunma sanayisini “Kaliforniya’dan Türkiye’ye uzanan ortak üretim alanı” olarak tanımlaması tesadüf değildi. Bu ifade coğrafi bir tarifin ötesinde; küresel kapitalizmin yeni üretim modelinin tarifidir. Artık mesele yalnızca tank üretmek değildir.

Çeliği kim üretecek? Yarı iletkenleri kim sağlayacak? Yapay zekâyı hangi şirket geliştirecek? Uydu sistemlerini kim yönetecek? Limanlar, demiryolları, enerji hatları, haberleşme altyapısı hangi plana göre çalışacak? Bütün bunlar, savaşın ayrılmaz parçaları haline gelmiştir.

Bu nedenle bugün otomobil fabrikaları gerektiğinde zırhlı araç üretmeye hazırlanıyor. Yapay zekâ şirketleri, savaş teknolojilerinin parçası haline getiriliyor. Üniversiteler, askeri araştırmaların merkezleri olarak yeniden yapılandırılıyor. Sivil sanayi ile askeri sanayi arasındaki sınırlar giderek ortadan kaldırılıyor. Dolayısıyla da kapitalizm, yalnızca ordularını değil, bütün ekonomisini savaşa hazırlıyor.

Avrupa’da son iki yıldır yayımlanan raporların ortak noktası da budur. Mario Draghi‘nin (eski İtalya Başbakanı ve eski Avrupa Merkez Bankası Başkanı) Avrupa’nın rekabet gücü üzerine hazırladığı rapordan, Avrupa Savunma Ajansı’nın verilerine, NATO’nun savunma sanayi belgelerinden Avrupa Komisyonu’nun stratejilerine kadar uzanan geniş bir politika çerçevesi, aynı ihtiyacın altını çizmektedir. Üretim kapasitesi artırılmalıdır. Ortak tedarik zincirleri kurulmalıdır. Silah üretimi hızlandırılmalıdır. Kritik hammaddeler güvence altına alınmalıdır. Savunma sanayisi ile sivil sanayi arasındaki bağlar güçlendirilmelidir. İlk bakışta bunlar teknik-ekonomik kararlar gibi görünebilir. Oysa bunların tamamı siyasal kararlardır. Çünkü bir ülkenin bütçesi aynı anda hem sınırsız silahlanmayı hem de halkın ihtiyaçlarını karşılayamaz. Bir tercih yapılır. Ve kapitalizm tercihini yapmıştır.

Savaş, önce bütçelerde başlar. Silaha ayrılan her kaynak, toplumun ortak ihtiyaçlarından eksilir; eğitimden, sağlıktan, barınmadan ve emekçilerin yaşam koşullarından kesilir. Her yeni füze sistemi, sağlık bütçesinden kesilen pay anlamına gelir. Askeri harcamalar büyüdükçe sosyal harcamalar küçülür. Silah tekellerinin kârları büyürken emekçilerin ücretleri baskılanır. Esnek çalışma yaygınlaşır. Vergiler artırılır. Emeklilik yaşı yükseltilir. Kamusal hizmetler piyasanın insafına bırakılır. Çünkü savaşın maliyetini hiçbir zaman silah şirketleri ödemez. Onlar savaşla birlikte büyür. Bedeli her zaman emekçiler öder.

Bu nedenle savaş ekonomisi yalnızca cephedeki askerleri değil, fabrikadaki işçiyi, okuldaki öğrenciyi, hastanedeki sağlık emekçisini ve pazara çıkan emekliyi de doğrudan etkiler. Savaş önce onların hayatına girer.

Bugün Avrupa’da yaşanan tam da budur. Bir yandan yüz milyarlarca avroluk silahlanma programları açıklanırken, diğer yandan sosyal devletin son kalıntıları tasfiye edilmektedir. Eğitim ve sağlık harcamaları kısılmakta, kamu hizmetleri daraltılmakta, emeklilik sistemleri yeniden düzenlenmekte, çalışma yaşamı daha da güvencesiz hale getirilmektedir.

Bu, yalnızca Avrupa’nın sorunu değildir. NATO’nun savaş programına dahil edilen her ülke aynı dönüşümü yaşayacaktır. Dolayısıyla da Türkiye, bunun dışında değildir. Savunma sanayisinin büyümesiyle övünenler, bunun faturasının kimin cebinden çıkacağını söylemiyor. Yeni askeri üslerle övünenler, aynı anda neden okul yapılmadığını anlatmıyor. Silah ihracatındaki artışı “milli başarı” diye sunanlar, işçilerin neden daha uzun saatler çalışıp daha düşük ücret aldığını açıklamıyor.

Gerçekte bunların hepsi aynı tablonun parçalarıdır. Savaş yalnızca sınırların ötesinde yürütülmez. Savaş, daha önce toplumun içinde, yaşamın hemen her kesitinde örgütlenir. İnsanların gündelik yaşamında, çalışma koşullarında, çocuklarının eğitiminde, sofrasındaki ekmekte kendisini göstermeye başlar. Cephedeki çatışma ise bu sürecin en görünür aşamasıdır.

Türkiye’ye biçilen rol

Ankara Zirvesi’nin en fazla tartışılan başlıklarından biri Türkiye’nin konumu oldu. Kimi yorumcular bunu Erdoğan-Trump ilişkisi üzerinden değerlendirdi. Kimi çevreler Türkiye’nin “diplomatik başarısı”ndan söz etti. Kimileri de yaşananları yalnızca iktidarın dış politika tercihlerine bağladı. Oysa bütün bu yaklaşımlar meselenin sınıfsal özünü ıskalamaktır. Çünkü NATO açısından belirleyici olan tek tek liderler değil, ülkelerin emperyalist sistem içindeki konumlarıdır.

Türkiye’nin NATO içindeki stratejik yeri, hükümetlerden bağımsız daha derin bir tarihsel zemine sahiptir. Türkiye’nin NATO ile ilişkisi 1952 üyeliğine kadar uzanır. Bu üyelik, salt askeri bir anlaşma değildir. Aynı zamanda Türkiye kapitalizminin Batı emperyalist sistemiyle bütünleşme tercihinin açık ilanıdır.

Soğuk Savaş döneminde Türkiye, Sovyetler Birliği’ni çevreleme stratejisinin önemli halkalarından biri olarak konumlandırıldı. Askeri üsler, istihbarat ağları, bölgesel operasyonlar ve NATO’nun güney kanadındaki askeri yapılanma bu dönemde şekillendi.

Türkiye’nin coğrafi konumu bu açıdan büyük önem taşıyordu. Karadeniz’e açılan kapı. Ortadoğu’ya komşuluk. Kafkasya’ya yakınlık. Akdeniz’deki konum. Enerji yollarının kesişim noktası. Bütün bunlar Türkiye’yi yalnızca bir ülke değil, emperyalist stratejiler açısından önemli bir askeri ve lojistik merkez haline getirdi.

Bugün değişen şey Türkiye’nin önemi değil, bu önemin kapsamıdır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye esas olarak Sovyetler Birliği’ne karşı bir cephe ülkesi olarak değerlendiriliyordu. Bugün ise çok daha geniş bir jeopolitik alanın merkezindedir.

Karadeniz’deki dengeler, Ukrayna savaşı, Ortadoğu’daki çatışmalar, İran meselesi, enerji koridorları, Kafkasya’daki güç mücadelesi… Bütün bu başlıklar Türkiye’yi NATO’nun yeni stratejik planlarında daha önemli hale getirmektedir.

Bu nedenle Ankara Zirvesi’nin Türkiye açısından anlamı, zirvenin Türkiye’de yapılmasıyla sınırlı değildir. Asıl anlam, Türkiye’nin NATO’nun yeni dönem görev dağılımında daha fazla sorumluluk üstlenecek ülkeler arasında görülmesidir.

Burada üzerinde durulması gereken temel mesele, “Türkiye’nin güçlenmesi mi söz konusudur, yoksa Türkiye’nin emperyalist planlarda daha fazla kullanılabilir hale gelmesi mi?” sorusunda gizlidir.

Gerçekte bir ülkenin daha fazla askeri göreve sahip olması, o ülkenin daha bağımsız olduğu anlamına gelmez. Tersine, emperyalist sistem içinde verilen roller çoğu zaman daha fazla bağımlılık ilişkisi yaratır. Bir ülke başka güçlerin stratejik planlarında ne kadar fazla yer alıyorsa, kendi halkının ihtiyaçlarından o kadar fazla uzaklaşabilir.

Türkiye’de son yıllarda özellikle savunma sanayisi üzerinden güçlü bir propaganda yürütülmektedir. Savunma sanayisindeki teknik gelişmeler, bazı alanlarda elde edilen üretim kapasitesi ve ihracat artışları somut birer olgudur. Ancak sınıfsal bakış açısından temel mesele, bu üretim kimin ihtiyaçlarına göre örgütlendiğidir. Toplumun refahı için mi? Yoksa bölgesel güç mücadelelerinde kullanılacak askeri kapasitenin artırılması için mi?

Kapitalizmde teknoloji ve üretim hiçbir zaman kendiliğinden toplumsal yarar üretmez. Hangi amaçla, kimin denetiminde ve hangi sınıfın çıkarına kullanıldığı belirleyicidir. Bir ülkenin silah üretme kapasitesi artarken milyonlarca insanın yoksullaşması kapitalizm açısından bir çelişki değildir; çünkü savaş ekonomisi sermaye için büyüme alanı yaratırken, maliyeti emekçi sınıflara yükler.

Türkiye’nin NATO içindeki rolü de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Türkiye sermayesi, uzun yıllardır dünya kapitalizmine daha fazla eklemlenme, uluslararası sermaye akımlarından pay alma ve bölgesel ekonomik çıkarlarını genişletme arayışı içinde olmuştur. Avrupa Birliği hedeflerinden NATO üyeliğine, enerji projelerinden askeri işbirliklerine kadar birçok başlıkta temel yönelim değişmemiştir.

Bu bağlamda hükümetlerin kullandığı dil değişebilir. Bazen “Batı ile kriz”, bazen “stratejik ortaklık”, bazen “bağımsız dış politika” söylemleri öne çıkabilir. Ancak kapitalist devletlerin temel yönelimleri, söylemlerden çok ekonomik ve sınıfsal çıkarlar tarafından belirlenir. Bu nedenle Ankara Zirvesi’ni anlamak için Erdoğan’ın Trump’la verdiği fotoğrafa değil, Türkiye’nin hangi tarihsel role yerleştirildiğine bakmak gerekir.

İran’dan Çin’e, yeni cephelerin hazırlığı

Ankara Zirvesi’nin sonuçları, NATO’nun sadece Avrupa merkezli bir askeri örgütlenme olarak hareket etmediğini bir kez daha göstermiştir. Zirve boyunca Rusya açık biçimde hedef alınmış, Ukrayna’ya desteğin süreceği ilan edilmiş, İran ise nükleer kapasite ve bölgesel etkisi üzerinden gündeme taşınmıştır. Ancak bu tabloyu yalnızca tek tek ülkeler üzerinden okumak yanıltıcı olur. Çünkü mesele Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı ya da İran’ın nükleer programı ile sınırlı değildir. Asıl mesele, ABD öncülüğündeki emperyalist blokun dünya ölçeğinde değişen güç dengelerine verdiği yanıttır.

Rusya, NATO belgelerinde “doğrudan tehdit” olarak tanımlanmaktadır. Bunun nedeni yalnızca Ukrayna savaşı değildir. Rusya’nın askeri kapasitesi, enerji kaynakları, Avrasya coğrafyasındaki etkisi ve Çin ile geliştirdiği ilişkiler, onu ABD’nin küresel üstünlüğü açısından önemli bir rakip haline getirmektedir. Ukrayna savaşı bu rekabetin güncel olarak en görünür alanıdır. Asıl mücadele, Avrupa’nın güvenlik mimarisinden enerji yollarına, Karadeniz’den Orta Asya’ya kadar uzanan geniş bir alanda sürmektedir.

NATO’nun doğu kanadını güçlendirmesi, yeni askeri yapılanmalar kurması ve Avrupa ülkelerini daha fazla silahlanmaya zorlaması bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ancak NATO’nun stratejik belgelerine bakıldığında uzun vadeli asıl rakibin Çin olarak tanımlandığı görülür. Çünkü Çin, askeri kapasitesinin ötesinde, dünya üretiminin merkezlerinden biri haline gelmiştir. Küresel tedarik zincirlerinde belirleyici konumdadır. Teknoloji, yapay zekâ, enerji, altyapı ve yüksek katma değerli üretim alanlarında ABD’nin karşısına çıkan en büyük rakiptir.

Bu nedenle bugün yaşanan mücadele askeri olanla sınırlı değildir. Ekonomik üstünlük mücadelesidir. Teknolojik üstünlük mücadelesidir. Enerji ve ticaret yollarının kontrolü mücadelesidir. Kısacası 21. yüzyılın dünya düzeninin nasıl şekilleneceği üzerine bir hegemonya mücadelesidir.

İran’ın bu tabloda özel bir yeri vardır. Çünkü İran; enerji kaynakları, Hürmüz Boğazı üzerindeki konumu, bölgesel ittifakları ve Çin-Rusya ile geliştirdiği ilişkiler nedeniyle küresel güç dengelerinin kesiştiği ülkelerden biridir.

Dünyanın enerji akışının önemli bir bölümünün geçtiği bir bölgedeki her kriz, yalnızca bölgesel sonuçlar doğurmaz. Petrol fiyatlarından ticaret yollarına, Avrupa ekonomisinden Asya enerji güvenliğine kadar geniş etkiler yaratır. Bu nedenle İran’a yönelik her askeri baskı, aynı zamanda Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesi mücadelesinin parçasıdır.

Emperyalist güçler kendi müdahalelerini her zaman güvenlik gerekçeleriyle açıklar. Terör tehdidi, nükleer silah tehdidi, demokrasi, insan hakları, bölgesel istikrar vb. olguların her biri, dönem dönem kullanılan meşrulaştırma araçlarıdır. Ancak tarih, bu söylemler ile gerçek sonuçlar arasındaki farkı göstermiştir.

Irak’a müdahale, kitle imha silahları gerekçesiyle yapıldı; geride yüz binlerce insanın yaşamını yitirdiği, milyonlarca insanın yerinden edildiği, toplumsal altyapının tahrip edildiği bir ülke kaldı. Libya’ya müdahale insan hakları gerekçesiyle yapıldı; geride emekçilerin, yoksulların ve geniş halk kesimlerinin savaşın, istikrarsızlığın ve ekonomik yıkımın yükünü taşıdığı bir tablo oluştu. Afganistan işgali güvenlik gerekçesiyle başladı; yirmi yılın sonunda halkın büyük bölümünün yoksulluk, göç ve güvencesizlikle karşı karşıya kaldığı bir sonuç ortaya çıktı. Bu nedenle bugün kullanılan “güvenlik” dilinin arkasındaki güç ilişkilerini ve bu politikaların bedelini kimin ödediğini görmek gerekir.

Ankara Zirvesi’nin en önemli mesajlarından biri şudur; NATO artık belirli bir bölgeyi koruyan bir örgüt olmanın ötesinde, küresel rekabetin askeri koordinasyon merkezi olarak yeniden örgütlenmektedir. Avrupa’dan Ortadoğu’ya, Atlantik’ten Pasifik’e uzanan daha geniş bir mücadele alanı tarif edilmektedir. Bu yeni dönemde hiçbir ülke yalnızca kendi sınırları içindeki gelişmelerle hareket edemeyecektir. Çünkü emperyalist rekabet küreselleştikçe savaş tehdidi de küreselleşmektedir.

Tam da bu nedenle halklar açısından sorulması gereken temel önemdeki sorular şunlar olmalıdır. Dünya yeniden paylaşılırken bedeli kim ödeyecek? Yeni savaş hazırlıkları yapılırken kaynaklar kimin ihtiyaçlarından çekilecek? Milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları yapılırken yoksullaşan toplumlara ne vaat edilecek? Bu soruların yanıtı, NATO zirvelerinin resmi metinlerinde değil, toplumların gerçek yaşamında aranmalıdır. Çünkü emperyalist güçler için harita üzerindeki her yeni cephe, halklar için yeni bir yoksulluk, göç, baskı ve ölüm tehdidi anlamına gelmektedir.

Barış/savunma söyleminin ardındaki gerçek

NATO zirvelerinin ortak özelliği, alınan askeri kararları meşrulaştıracak bir dil kurmaktır. Her dönemin savaş hazırlığı, kendi kavramlarını üretir. Silahlanma “caydırıcılık” olur. Askeri yığınak “savunma tedbiri” olur. Yeni üsler “istikrar unsuru” olarak tanımlanır. Rakip ülkeler “tehdit” olarak ilan edilir. Savaş hazırlığı ise “barışı koruma” gerekçesiyle sunulur.

Bu dil tesadüfi değildir. Çünkü modern kapitalist devletler yalnızca zor kullanarak yönetmezler. Aynı zamanda kendi politikalarını geniş toplum kesimleri nezdinde kabul ettirecek ideolojik araçlara ihtiyaç duyarlar. NATO’nun en güçlü silahlarından biri de budur.

Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde de aynı dil görülmektedir. “NATO’nun savunması.”, “İttifakın caydırıcılığı.”, “Demokratik ulusların güvenliği.”, “Barış ve istikrarın korunması.”

Bütün bu ifadeler ilk bakışta olumlu çağrışım yapar. Ancak belirleyici olan kelimeler değil, bu kelimelerin hangi siyasal amaçlarla kullanıldığıdır. Bir örgütün kendisine “savunma” adını vermesi, onun bütün faaliyetlerinin savunma niteliğinde olduğu anlamına gelmez. Tarih bunun çok sayıda örneğiyle doludur.

NATO’nun kuruluşundan sonraki süreç incelendiğinde, ittifakın faaliyet alanının giderek genişlediği görülür. Başlangıçta Avrupa merkezli bir askeri örgüt olarak kurulan NATO, zaman içinde kendi coğrafyasının çok ötesinde operasyonlar yürüttü. Yugoslavya bombardımanı bunun ilk büyük örneklerinden biriydi. Afganistan müdahalesi, NATO’nun ilk kez kendi kuruluş alanının dışında uzun süreli askeri operasyon yürütmesiydi. Libya operasyonu ise “insani müdahale” söylemiyle gerçekleştirilen ve ülkeyi kalıcı bir istikrarsızlığa sürükleyen müdahalelerden biri oldu. Bütün bu örneklerde ortak nokta şuydu; askeri güç kullanımı her zaman daha yüksek bir amaç adına sunuldu. Ancak sonuçlar çoğu zaman halklar açısından yıkım oldu.

Bugün de benzer bir mekanizma işlemektedir. Daha fazla silah üretimi “güvenlik” olarak tanımlanmaktadır. Daha büyük askeri bütçeler “sorumluluk” olarak sunulmaktadır. Daha fazla savaş kapasitesi “barışın garantisi” olarak anlatılmaktadır. Oysa tarihsel deneyim göstermektedir ki sürekli genişleyen silahlanma, kalıcı barış üretmemektedir. Tam tersine, karşılıklı tehditleri artırarak yeni çatışma alanları yaratmaktadır. Çünkü kapitalist devletler açısından silah yalnızca savunma aracı değildir. Aynı zamanda güç mücadelesinin, pazarlığın ve nüfuz alanı yaratmanın aracıdır.

Burada özellikle “caydırıcılık” kavramı üzerinde durmak gerekir. NATO belgelerinde en sık kullanılan kavramlardan biri budur. Caydırıcılık, teorik olarak savaşı önlemek için güçlü olma fikrine dayanır. Ancak bunun sınırı nerede başlar, nerede biter? Bir ülke daha fazla silahlandığında rakipleri bunu neden yalnızca savunma olarak görsün? Sonuçta ortaya çıkan şey, güvenliğin artması değil; sürekli büyüyen bir güvensizlik sarmalıdır. Silahlanma yarışı tam da böyle işler. Her taraf kendi hazırlığını savunma olarak tanımlar. Her taraf diğerinin hazırlığını tehdit olarak görür.

Burada meselenin en önemli boyutu sınıfsaldır. Çünkü bu savaş hazırlığının kazananları ile kaybedenleri aynı değildir. Kazananlar bellidir. Silah şirketleri.Savunma tekelleri. Askeri teknoloji firmaları. Enerji ve lojistik sektöründeki büyük sermaye grupları.

Kaybedenler de bellidir. Vergileriyle bu sistemi finanse eden emekçiler. Savaşların sonuçlarını yaşayan halklar. Göç etmek zorunda kalan milyonlar. Ekonomik krizlerin yükünü taşıyan toplumlar. Bu nedenle NATO’nun büyümesini yalnızca askeri bir konu olarak görmek mümkün değildir. Bu, aynı zamanda sermayenin hangi alanlarda büyüyeceği ve toplum kaynaklarının hangi amaçlara aktarılacağı meselesidir.

Bugün dünyaya, “daha fazla silahlanırsak daha güvende oluruz” yanılgısı dayatılmaktadır. Oysa dünya halklarının deneyimi başka bir gerçeği göstermektedir. Daha fazla savaş hazırlığı, daha fazla kaynak kaybı; daha fazla askeri harcama, daha az sosyal yatırım; daha fazla gerilim, daha fazla belirsizlik anlamına gelir.

Bu nedenle NATO Zirvesi’nin gerçek anlamını görmek, dış politika meselesini anlamakla sınırlı değildir. Bu, aynı zamanda kendi yaşam koşullarımızın geleceğini anlamaktır. Çünkü savaş kararları yalnızca cephelerde alınmaz. Savaş kararları bütçelerde alınır. Savaş kararları fabrikalarda alınır. Savaş kararları hangi sektörlerin büyütüleceğinde, hangi ihtiyaçların geri plana itileceğinde alınır. Ve en önemlisi; savaş kararları halklardan uzak masalarda alınırken, sonuçlarını halklar yaşar.

Yeni savaş dönemini nasıl okumalı?

Ankara Zirvesi’nin ardından ortaya çıkan tablo, önümüzdeki dönemin temel gerçeğini göstermektedir. Dünya yeni bir güç mücadelesi dönemine girmiştir. Bu mücadele yalnızca devlet başkanlarının açıklamalarında, diplomatik toplantılarda ya da askeri belgelerde yaşanmamaktadır. Asıl etkileri, milyonlarca insanın günlük yaşamında ortaya çıkacaktır. Çünkü emperyalist rekabetin faturası her zaman halklara çıkarılır. Savaş bütçeleri büyürken sosyal harcamalar daralır. Silah tekelleri büyürken emekçilerin yaşam koşulları zorlaşır. Devletler askeri hazırlıklarını artırırken toplumlara daha fazla fedakârlık çağrısı yapılır.

Bu nedenle NATO Zirvesi’ni anlamak, bir dış politika analizini doğru yapmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda önümüzdeki dönemde halkların karşı karşıya kalacağı ekonomik, siyasal ve toplumsal sonuçları görmek anlamına gelir.

Bugün en büyük tehlikelerden biri, bütün bu gelişmelerin kişilere indirgenmesidir. Sanki sorun yalnızca Trump’tır. Sanki mesele yalnızca Erdoğan’ın tercihidir. Sanki farklı liderler gelse bütün yönelim değişecektir. Oysa sınıflar mücadelesi tarihi bize bunun böyle olmadığını göstermektedir.

Liderler değişir. Hükümetler değişir. Siyasi söylemler değişir. Ancak kapitalist devletlerin temel yönelimlerini belirleyen sınıfsal çıkarlar varlığını sürdürür. Bu nedenle, sınıfsal bakışın turnusol niteliğindeki soruları öne çıkarılmalıdır?

Hangi sınıf hangi politikadan yararlanıyor? Hangi sınıf bu politikanın bedelini ödüyor? Kaynaklar toplumun ihtiyaçlarına mı ayrılıyor, yoksa sermayenin savaş hazırlıklarına mı aktarılıyor? Bu sorular sorulmadan yapılan her değerlendirme, bizi görüngülerle yetinir duruma düşürür.

Bugün egemen propaganda halka iki seçenek sunmaktadır. Yaşananları kabul etmek. Ya da “güvenliğin karşısında olmakla” suçlanmak. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Halkların güvenliği, daha fazla silahlanmayla değil; daha fazla adaletle, daha fazla eşitlikle, daha güçlü kamusal hizmetlerle, daha demokratik bir toplumla mümkündür.

Bir toplumun güvenliği, kaç füzesinin olduğuyla değil; insanlarının nasıl yaşadığıyla ölçülmelidir. Çocukların eğitim hakkı. İnsanların sağlık hakkı. Emekçilerin güvenceli çalışma hakkı. Gençlerin geleceğe dair umudu.

Bunlar gerçek güvenlik meseleleridir. Bugün NATO’nun savaş hazırlıklarını yalnızca “uzak ülkelerde yaşanan gelişmeler” olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Çünkü savaş hazırlığı toplumların/yaşamın içinde gerçekleşir. Önce kaynakların kullanımını değiştirir. Sonra siyasal iklimi değiştirir. Sonra hak ve özgürlükler üzerinde baskı oluşturur. Sonra toplumlara sürekli bir tehdit ve korku atmosferi dayatır.

Savaş mantığı içerideki yönetim biçimlerine de yansır. Daha fazla güvenlik söylemi, daha fazla denetim; daha fazla tehdit algısı, daha fazla otoriterleşme eğilimi yaratabilir. Bu nedenle barış mücadelesi aynı zamanda demokrasi, emek ve özgürlük mücadelesidir.

Ankara Zirvesi’nin ardından yapılması gereken, dünyayı egemenlerin anlattığı biçimiyle kabul etmemektir. Çünkü egemenlerin diliyle bakıldığında her savaş hazırlığı “barış için”, her silahlanma “güvenlik için”, her askeri müdahale “istikrar için” yapılır.

Gerçekte ise savaşlardan kazanç sağlayanlarla savaşların bedelini ödeyenler hiçbir zaman aynı insanlar olmamıştır. Bir tarafta silah şirketlerinin büyüyen kârları vardır. Diğer tarafta yıkılan kentler, kaybolan hayatlar ve yoksullaşan toplumlar vardır. Bu nedenle bugün temel görev, yaşananları doğru kavramaktır. Çünkü yanlış tanımlanan bir sorun için doğru mücadele yolu bulunamaz.

NATO zirvesinin gösterdikleri

Dünya daha güvenli bir döneme değil, daha büyük rekabetlerin ve çatışma risklerinin arttığı bir döneme girmektedir. Emperyalist güçler kendi çıkarları doğrultusunda yeni mevziler kurmaktadır. Sermaye, savaş ekonomisi üzerinden yeni kâr alanları yaratmaktadır.

Kapitalist devletler bu yeni mücadelede sermayenin ve egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda kendilerine biçilen rolleri yeniden düzenlemektedir. Ancak tarihin bir başka gerçeği daha vardır. Hiçbir savaş yalnızca devletlerin kararıyla başlamaz; hiçbir barış da yalnızca devletlerin lütfuyla kurulmaz. Halkların bilinçli ve örgütlü mücadelesi, tarihin her döneminde belirleyici olmuştur.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, savaşların kaçınılmaz olduğuna inandıran anlayışın karşısına halkların ortak çıkarlarını koymaktır. Çünkü, dünyanın kaynaklarını silahlanmaya değil insanlığın ihtiyaçlarına yönlendirmek mümkündür. Çünkü, güvenliği korkuda değil eşitlikte aramak mümkündür. Çünkü, halkların geleceği, savaş masalarında değil; kendi ortak mücadelesiyle şekillenecektir.

Devrimci Hareket

27 Temmuz 2026

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
[email protected]

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi