Bugün 12 Mart. Her 12 Mart ve 12 Eylül yıl dönümünde olduğu gibi yine geçmişe dair çeşitli değerlendirmelerle karşı karşıyayız. Ancak bu değerlendirmelerin önemli bir kısmı, darbeleri kişisel anlatılara, dar siyasi hesaplara ya da yalnızca askeri müdahalelere indirgemekle sınırlı kalıyor. Oysa böylesi bir yaklaşım, darbelerin gerçek niteliğini, yani onların ekonomi politiğini görmezden gelmek anlamına gelir.
Darbeler, yalnızca askerlerin yönetime el koyduğu siyasal olağanüstülük anları değildir. Daha kapsamlı ve sınıfsal bir tanımla söylersek; kapitalist sistemin kriz anlarında egemen sınıfların üretim ilişkilerini korumak ve yeniden düzenlemek için başvurduğu müdahale biçimleridir. Bu nedenle darbeler, tek tek aktörlerin tercihleriyle açıklanamayacak kadar kapsamlı; sınıf ilişkilerinin ve uluslararası güç dengelerinin içinde şekillenen tarihsel olaylardır.
Bugün bu tartışmayı yürütürken yalnızca Türkiye’nin yakın tarihine bakmak da yeterli değildir. Çünkü içinde bulunduğumuz dönem, sadece bir ülkenin değil, bütün dünyanın yeni bir hegemonya ve paylaşım mücadelesi sürecinden geçtiği bir dönemdir. Enerji kaynaklarından ticaret yollarına, bölgesel güç dengelerinden askeri ittifaklara kadar uzanan geniş bir alanda küresel çatışma ve rekabet giderek sertleşmektedir.
Böyle bir dönemde darbeleri yalnızca geçmişin konusu olarak ele almak mümkün değildir. Aksine bugün, farklı araçlar ve yöntemlerle süreklileşmiş bir müdahale ve darbe ikliminden söz etmek daha gerçekçi olacaktır. Çünkü kapitalizmin krizleri derinleştikçe egemen sınıflar, kendi çıkarlarını güvence altına almak için siyasal düzeni yeniden biçimlendirme eğilimini daha açık biçimde ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla bugünü anlamanın yolu, dünü doğru okumaktan geçer. Ancak bu okuma, yüzeysel ve hatta kişisel tarih anlatılarıyla değil; sınıfsal ilişkileri ve kapitalist sistemin işleyişini merkeze alan bir perspektifle yapılabilir. Türkiye’de darbeler tarihine bu açıdan bakıldığında ise karşımıza tekil olaylardan oluşan bir kronoloji değil, bağımlı kapitalizmin krizleriyle birlikte şekillenen süreklilikler çıkar.
Yeni sömürgeleşmenin başlangıcı: 1946–1950 Müdahalesi
Türkiye’de darbeler tarihi çoğu zaman 1960 darbesi ile başlatılır. Oysa konunun özü kavrandığında bu kronolojinin daha geriye götürülmesi gerektiği görülür. Çünkü Türkiye’de kapitalist gelişmenin yönünü belirleyen asıl kırılma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkenin emperyalist sistemle kurduğu yeni bağımlılık ilişkileriyle ortaya çıkmıştır.
1940’ların ikinci yarısından itibaren Türkiye, özellikle Amerikan emperyalizminin şekillendirdiği uluslararası sistem içinde yeniden konumlandırılmıştır. Çok partili siyasal hayata geçiş ve ardından iktidara gelen Demokrat Parti, bu dönüşümün siyasal taşıyıcısı olmuştur. Bu süreçte kurulan ekonomik, askeri ve siyasal ilişkiler yalnızca dış politika tercihlerinden ibaret değildir; Türkiye’de kapitalist gelişmenin yönünü belirleyen yapısal bir dönüşüm anlamına gelmektedir.
Türkiye’nin emperyalist sistemle kurduğu bu yeni bağımlılık ilişkileri, özellikle ABD ile yapılan ikili anlaşmalar ve askeri işbirliği düzenlemeleriyle derinleşmiştir. Türkiye’nin NATO üyeliği de bu bağımlılık ilişkilerinin kurumsal bir çerçeveye kavuşturulması anlamına gelmiştir. Böylece ülkenin askeri yapısı, savunma politikaları ve stratejik yönelimi doğrudan emperyalist sistemin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmeye başlamıştır.
Aynı dönemde çıkarılan petrol yasaları ve yabancı sermayeyi teşvik eden düzenlemeler, uluslararası sermayenin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisini hızla artırmıştır. Tarımda makineleşmenin teşvik edilmesi, karayolu ulaşımının hızla geliştirilmesi ve dış yardımlara dayanan büyüme politikaları ilk bakışta bir kalkınma görüntüsü yaratmıştır. Ancak bu model gerçekte dış borçlanmaya, ithalata ve dış yardımlara bağımlı kırılgan bir ekonomik yapı üretmiştir.
Bu nedenle 1950’li yıllar yalnızca bir hükümet değişikliğinin yaşandığı bir dönem olarak değil, Türkiye’de yeni sömürgecilik ilişkilerinin kurumsallaştığı bir dönem olarak değerlendirilmelidir. Başka bir ifadeyle bu süreç, askeri bir müdahale biçiminde gerçekleşmemiş olsa da ülkenin ekonomik ve siyasal yapısını köklü biçimde dönüştüren bir yapısal müdahale niteliği taşımaktadır.
Dolayısıyla Türkiye’de darbeler tarihini anlamak için yalnızca askeri müdahalelere odaklanmak yeterli değildir. Asıl mesele, emperyalizm ile yerli egemen sınıflar arasındaki ilişkiler içinde şekillenen bu müdahalelerin sürekliliğini görebilmektir. 1950’li yıllarda kurulan bağımlı ekonomik model kısa süre içinde kendi çelişkilerini üretmiş; dış borçlara ve dış yardımlara dayanan bu yapı 1950’lerin ortalarından itibaren ciddi bir ekonomik krize sürüklenmiştir.
Bu kriz, aynı zamanda bir sonraki büyük müdahalenin toplumsal ve ekonomik zeminini hazırlamıştır. Nitekim 1950’lerin sonunda yaşanan ekonomik tıkanma ve siyasal gerilimler, Türkiye’de bir sonraki büyük kırılmanın, yani 1960 askeri darbesinin ortaya çıkacağı koşulları hazırlayacaktır.
Kriz ve müdahale: 27 Mayıs
1950’li yıllarda kurulan ve dış yardımlara, dış borçlanmaya ve ithalata dayanan ekonomik model, on yıl geçmeden ciddi bir tıkanma yaşamaya başladı. Tarımda makineleşme ve karayolu yatırımlarıyla yaratılan görece refah görüntüsü, büyük ölçüde dış kaynaklara dayanan kırılgan bir büyüme modeline dayanıyordu. Bu nedenle 1950’lerin ortalarından itibaren Türkiye ekonomisinde ciddi bir ödeme dengesi sorunu ortaya çıktı.
Dış borçlara bağımlı hale gelen ekonomi, giderek artan bir finansman krizine sürüklendi. Bu dönemde hükümet, ekonomik krizi aşmak için yeniden ABD’ye ve uluslararası mali kuruluşlara başvurmak zorunda kaldı. Böylece Türkiye ilk kez uluslararası finans kuruluşlarının doğrudan müdahaleleriyle karşı karşıya kaldı.
Bu müdahalenin en somut sonuçlarından biri, 1958 yılında gerçekleştirilen büyük devalüasyon oldu. Türk lirasının değerinin ciddi biçimde düşürülmesi ve beraberinde gelen ekonomik önlemler, dışa bağımlı ekonomik yapının ne kadar kırılgan olduğunu açık biçimde ortaya koydu. Aynı dönemde artan enflasyon, gelir dağılımındaki bozulma ve ekonomik daralma, toplumsal hoşnutsuzluğu da hızla büyütüyordu.
Ekonomik krizle birlikte siyasal gerilim de giderek arttı. Başlangıçta “demokratikleşme” söylemiyle iktidara gelen Demokrat Parti, yükselen muhalefet karşısında giderek daha otoriter bir yönetim tarzına yönelmeye başladı. Basın üzerindeki baskılar arttı, muhalefet partileri ve üniversiteler üzerinde yoğun bir siyasal baskı kurulmaya çalışıldı. Bu durum yalnızca muhalefet partileriyle hükümet arasındaki gerilimi değil, devlet aygıtı içindeki çatışmaları da derinleştirdi.
Bu süreçte özellikle üniversite gençliği ve aydınlar arasında özgürlük ve demokrasi talepleri yükselirken, ekonomik krizden etkilenen geniş toplum kesimleri de giderek artan bir hoşnutsuzluk içine girdi. Toplumsal muhalefetin bu şekilde genişlediği bir ortamda ordu içindeki bazı kesimler de sürecin bir parçası haline geldi ve sonunda 27 Mayıs 1960 askeri darbesi gerçekleşti.
27 Mayıs müdahalesi Türkiye’deki darbeler içinde belirli bir özgünlük taşır. Çünkü bu müdahale yalnızca mevcut siyasal iktidarı devirmekle kalmamış, aynı zamanda yeni bir anayasal düzen kurulmasına da yol açmıştır. 1961 Anayasası ile birlikte sendikal haklar, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü gibi alanlarda belirli demokratik kazanımlar ortaya çıkmıştır.
Ne var ki bu durum, 27 Mayıs’ın tüm yönleriyle ilerici veya sistem karşıtı bir hareket olduğu anlamına gelmez. Ortaya çıkan tablo, Türkiye kapitalizminin yaşadığı krize verilen bir yeniden düzenleme yanıtıdır. Bir yandan belirli demokratik açılımlar sağlanırken, diğer yandan devlet yapısı ve ekonomik düzen yeni koşullara göre yeniden biçimlendirilmiştir.
Bu nedenle 27 Mayıs, Türkiye’deki darbeler zinciri içinde hem özgün hem de sınıfsal karakteri açık bir müdahale olarak değerlendirilmelidir. Bir yandan Demokrat Parti döneminde ortaya çıkan siyasal ve ekonomik krizi sona erdirirken, diğer yandan Türkiye kapitalizminin yeni bir gelişme evresine girmesinin de önünü açmıştır. Ancak yeni dönem aynı zamanda yeni çelişkileri de beraberinde getirecektir. 1960’lı yıllarda gelişen işçi hareketi, öğrenci hareketi ve devrimci siyasal yapılar, kısa süre sonra egemen sınıflar açısından yeni bir kriz başlığı haline gelecek ve bu durum Türkiye’yi bir sonraki müdahalenin eşiğine taşıyacaktır.
Toplumsal yükseliş ve karşı müdahale: 12 Mart
1960 askeri darbesinin ardından kabul edilen 1961 Anayasası, Türkiye’de siyasal ve toplumsal yaşam açısından önceki dönemlerle kıyaslanamayacak ölçüde geniş bir hareket alanı yarattı. Sendikal örgütlenme, düşünce ve ifade özgürlüğü ile üniversite özerkliği gibi alanlarda ortaya çıkan görece demokratik ortam, kısa süre içinde toplumsal muhalefetin hızla gelişmesine zemin hazırladı.
1960’lı yıllar boyunca işçi hareketi giderek güç kazandı. Sendikal örgütlenme yaygınlaştı, grevler ve kitlesel işçi eylemleri toplumsal hayatın önemli bir parçası haline geldi. Aynı dönemde üniversitelerde öğrenci hareketi yükseliyor, gençlik örgütleri ve devrimci düşünce hızla yayılıyordu. Dünya ölçeğinde yükselen anti emperyalist mücadelelerin ve 1968 dalgasının da etkisiyle Türkiye’de gençlik ve aydın çevreleri arasında radikal siyasal arayışlar güçleniyordu.
Bu gelişmeler yalnızca siyasal bir hareketlilik yaratmakla kalmadı; aynı zamanda Türkiye’deki egemen sınıflar açısından yeni bir kriz başlığı haline geldi. Çünkü gelişen işçi hareketi ve devrimci siyasal örgütlenmeler, kapitalist düzenin sınırlarını zorlayan bir toplumsal muhalefet potansiyeli ortaya çıkarıyordu.
Tam da bu noktada egemen sınıfların müdahalesi gecikmedi. 12 Mart 1971’de verilen askeri muhtıra ile siyasal süreç doğrudan askeri baskı altına alındı. Bu müdahale, yalnızca hükümetin değişmesiyle sınırlı kalmadı; aynı zamanda 1961 Anayasası’nın sağladığı demokratik alanın daraltılmasını hedefleyen kapsamlı bir siyasal yeniden düzenleme sürecini başlattı.
Bu dönemde siyasal özgürlükler ciddi ölçüde kısıtlandı, sendikal hareket üzerinde yoğun baskılar kuruldu ve devrimci örgütlenmelere karşı geniş çaplı operasyonlar başlatıldı. Devlet aygıtı içinde güvenlik mekanizmaları güçlendirilirken, aynı zamanda paramiliter ve sivil faşist örgütlenmelerin yaygınlaşması teşvik edildi. Böylece toplumsal muhalefetin gelişimini bastırmayı amaçlayan yeni bir siyasal atmosfer yaratıldı. Ancak bu süreç yalnızca baskı politikalarıyla sınırlı kalmadı. 12 Mart müdahalesi aynı zamanda devlet yapısının ve siyasal düzenin yeniden biçimlendirilmesini hedefleyen bir müdahaleydi. 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü hükümler önemli ölçüde budandı ve yürütme organının yetkileri genişletildi.
Bütün bu gelişmeler, egemen sınıfların yükselen toplumsal muhalefet karşısında sistemin sınırlarını yeniden çizme girişimi olarak değerlendirilebilir. Ancak 12 Mart müdahalesi, kısa vadede toplumsal hareketi bastırmış olsa da uzun vadede beklenen sonucu yaratmadı. Nitekim 1970’lerin ortalarına gelindiğinde Türkiye’de işçi hareketi ve devrimci siyasal örgütlenmeler yeniden güç kazanmaya başladı. Bu süreçte artan çatışmalar, resmi ve sivil faşistler eliyle gerçekleştirilen katliamlar, yaşanan ekonomik, toplumsal ve siyasal kriz, bir başka büyük müdahalenin, 12 Eylül askeri darbesinin zeminini hazırladı.
Neoliberal dönüşümün darbesi: 12 Eylül
1980 askeri darbesi, Türkiye’de toplumsal ve siyasal yaşamı derinden sarsan bir müdahale olmasının ötesinde, kapitalist sistemin krizine karşı egemen sınıfların geliştirdiği kapsamlı bir yapısal yeniden düzenleme olarak okunmalıdır. 12 Eylül, yalnızca askerlerin yönetime el koyduğu bir olağanüstülük anı değildir; aynı zamanda Türkiye kapitalizminin neoliberalleşme sürecini zor yoluyla hayata geçiren bir darbedir.
Darbenin ekonomi politiği, 24 Ocak 1980 kararlarında somutlaşmıştır. Bu kararlar, Türkiye ekonomisinin yapısını köklü biçimde değiştirmeyi hedeflemiş; ithal ikameci sanayileşmeye son verilmiş, tarım sübvansiyonları kaldırılmış ve kamu mallarının özelleştirilmesi süreci başlatılmıştır. Sosyal devlet uygulamaları sınırlanmış, eğitim ve sağlık hizmetleri piyasalaştırılmış, işçi hakları kısıtlanmış ve esnek üretim modeline geçiş için gereken koşullar yaratılmıştır.
Bu müdahale, yalnızca ekonomik yapıyı dönüştürmekle kalmamış, aynı zamanda toplumsal ilişkileri de yeniden düzenlemiştir. Sendikaların ve toplumsal örgütlerin üzerindeki baskılar artırılmış, devrimci ve muhalif tüm hareketler hedef alınmış, ideolojik ve politik direniş bastırılmıştır.
12 Eylül’ün özgünlüğü, Türkiye’de neoliberal politikaların uygulanmasının zorunlu kıldığı kalıcı yapısal değişikliklerdir. Önceki darbelerden farklı olarak, 12 Eylül sonrası düzenleme bir defalık müdahale ile sınırlı kalmamış; toplumun bütün alanlarını kapsayan uzun vadeli bir yeniden yapılandırma hedeflemiştir. Bu nedenle, 12 Eylül’ü sadece bir askeri darbe olarak okumak, darbenin sınıfsal ve ekonomik niteliğini göz ardı etmek anlamına gelir.
Aynı zamanda 12 Eylül, Türkiye’deki darbeler zincirinin süreklileşen doğasının bir göstergesidir. Darbenin hemen ardından başlayan neoliberal uyum programları, 1990’lı yıllarda ve özellikle 2000’li yıllarda uygulanan yapısal uyum politikalarıyla devam etmiş; ekonomi ve siyaset alanındaki dönüşüm, Türkiye’yi kalıcı bir darbe iklimine taşımıştır.
Özetle 12 Eylül, yalnızca geçmişin bir kırılma noktası değil; Türkiye’nin yeni sömürgeleşme sürecinin (uluslararası yeniden işbölümü) ve kapitalizmin küresel hegemonya krizine uyum sağlama stratejisinin bir parçasıdır. Bu darbe, egemen sınıfların çıkarlarını güvence altına almak ve ekonomik programlarını hayata geçirmek için başvurdukları süreklileşmiş müdahale anlayışının en açık örneğini oluşturur.
Süreklileşen darbe iklimi: 2000’ler ve AKP Dönemi
12 Eylül askeri darbesiyle başlayan neoliberal dönüşüm süreci, yalnızca 1980’lerin ve 1990’ların ekonomik ve siyasal programlarıyla sınırlı kalmamış; 2000’li yıllarda AKP döneminde farklı araçlarla devam etmiştir. Burada dikkat çekilmesi gereken temel olgu, müdahale ve yeniden düzenleme ihtiyacının artık askeri darbe ile sınırlı olmaması, yani darbenin süreklileşmiş bir iklim haline gelmesidir.
AKP, iktidara geldiği ilk yıllardan itibaren, ekonomik ve siyasal programını Türkiye kapitalizminin uluslararası bağımlılık ilişkilerine uygun biçimde uygulamaya koymuştur. 2010 sonrası dönemde özellikle 12 Eylül referandumu ve başkanlık sistemi gibi adımlar, toplumsal ve siyasal alanın yeniden düzenlenmesini hedeflemiş; 15 Temmuz bağlamlı “hesaplaşmalar”, ekonomi politiğin ve egemen sınıfların ihtiyaçları ile birleşmiştir.
Bu süreçte olağanüstü hâl (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK’lar) gibi araçlar, toplumsal ve siyasal yaşam üzerinde sürekli bir baskı ve denetim mekanizması oluşturmuştur. Böylece darbe, yalnızca tek bir kırılma noktası olarak değil; süreklileşmiş, kalıcı bir iklim olarak hayatın her alanına müdahale edebilir hale gelmiştir.
AKP’nin politikaları, darbenin yalnızca geçmişle sınırlı olmadığını, günümüz Türkiye’sinde de egemen sınıfların çıkarlarını güvence altına alan bir müdahale mantığının hâlâ yürürlükte olduğunu göstermektedir. Ekonomi programları, toplumsal hareket alanının kısıtlanması ve siyasal baskı araçlarının yaygınlaştırılması, darbenin ekonomi politiğinin ve sınıfsal hedeflerinin devam ettiğinin açık kanıtıdır.
Özetle, Türkiye’de darbeler zinciri yalnızca geçmişin kırılma noktalarını ifade etmez. 1950’lerden başlayarak 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 2000’ler ile AKP dönemi boyunca süreklileşen müdahale ve baskı mekanizmaları, Türkiye kapitalizminin uluslararası bağımlılık ilişkilerine uygun biçimde yeniden düzenlenmesinin kalıcı bir örneğini sunmaktadır. Bugün yaşananlar, yalnızca geçmişin bir tekrarından ibaret değil; kapitalizmin krizlerinin ve egemen sınıfların ihtiyaçlarının şekillendirdiği süreklileşmiş bir darbe ikliminin sonucudur.
Sonuç yerine
Türkiye’de her darbe ya da darbe iklimi, yalnızca toplumsal muhalefeti bastırmak için yapılmamış; aynı zamanda Türkiye kapitalizminin uluslararası bağımlılık ilişkilerine uygun biçimde yeniden örgütlenmesini hedeflemiştir. 12 Mart ve 12 Eylül müdahaleleri, ekonomik programları ve anayasal düzenlemeleriyle bu sürecin en açık örnekleridir. 2000’li yıllardan itibaren AKP dönemi, darbeyi süreklileşmiş bir iklim olarak toplumsal ve siyasal yaşamın içine yerleştirmiştir.
Bu süreç, Türkiye’yi yeni sömürgeleşme süreci perspektifiyle okumayı gerektirir. 1947’de başlayan Amerikan emperyalizmine bağımlılık ilişkileri, Demokrat Parti ile kurumsallaşmış, 12 Mart ve 12 Eylül müdahaleleriyle güçlendirilmiş ve 2000’ler ile AKP dönemi boyunca kalıcı hale getirilmiştir. Bu bakış açısı, darbelerin yalnızca geçmişin olayları değil, egemen sınıfların ve emperyalizmin uzun vadeli stratejisinin parçası olduğunu gösterir.
Darbelerin sürekliliği ve günümüzdeki darbe iklimi, aynı zamanda Türkiye’nin küresel hegemonya krizinin içinde konumunu anlamak için de temel önemdedir. Enerji, ticaret yolları, bölgesel güç dengeleri ve uluslararası ittifaklar, yalnızca devletler arası rekabet değil; aynı zamanda iç siyasal ve ekonomik müdahalelerin gerekçesi olarak da işlev görmektedir. Türkiye’deki darbeler zinciri, bu küresel çerçevede egemen sınıfların çıkarlarını güvence altına alan bir mekanizma olarak değerlendirilebilir.
Özetle, Türkiye’de darbeleri ve müdahaleleri anlamak, yüzeysel/kişisel tarih anlatılarıyla değil; sınıfsal ilişkiler, ekonomi politik ve küresel hegemonya perspektifiyle mümkündür. Bu perspektifle bakıldığında, darbeler zinciri, tekil olaylar değil; kapitalizmin krizlerine ve egemen sınıfların ihtiyaçlarına yanıt veren, süreklileşmiş bir müdahale rejimi olarak okunabilir. Bugün yaşananlar da bu sürecin devamıdır. Türkiye, uzun bir tarihsel süreç içinde şekillenen ve kalıcılaşan darbe ikliminde varlığını sürdürmektedir. Açık biçimler alarak derinleşen faşizm bunun ifadesidir.
Devrimci Hareket
12 Mart 2026