Dünya ekonomisi uzun süredir “olağan” bir dönemden geçmiyor. Krizler, şoklar ve belirsizlikler artık istisna değil; sistemin kendisi haline gelmiş durumda. Ancak bu tablo, çoğu zaman sunulduğu egemen sınıflar açısından bir “çaresizlik” hali değildir. Aksine, son yirmi yılda dünya ekonomisi, krizler aracılığıyla yeniden yapılandırılan ve yeniden bölüştürülen bir düzene evriliyor. Bu düzenin kazananları ve kaybedenleri ise her geçen yıl daha net biçimde ayrışıyor.
Kriz mi, Yönetilen Bir Dengesizlik mi?
Bugün dünya ekonomisi tartışılırken en sık akla gelen ve başvurulan kavram “kriz”dir. Ancak bir süredir dünya ölçeğinde yaşananlar, klasik anlamıyla bir “sistem arızası”ndan çok, krizin kalıcı bir yönetim biçimine dönüşmesidir. 2008 küresel finans krizinden bu yana dünya ekonomisi, olağan piyasa döngüleriyle değil; merkez bankalarının olağanüstü müdahaleleriyle, sürekli borçlanma ve para genişlemesiyle ayakta tutuluyor. Bu durum geçici bir “sapma”dan çok, finansallaşmış kapitalizmin normal işleyişi haline gelmiş durumda.
Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) ve IMF verileri, küresel borcun dünya toplam üretiminin çok üzerinde seyrettiğini gösteriyor. Ancak bu borç yükü, tüm sınıflara ve ülkelere eşit dağılmıyor. Gelişmiş ülkelerde borçlanma düşük maliyetle çevrilebilirken, bağımlı ülke ekonomilerinde borç, kemer sıkma, ücret baskısı ve sosyal harcamaların kısılması olarak geri dönüyor. Kriz, bu anlamda evrensel ama sonuçları sınıfsal ve coğrafi olarak dengeli değil.
Bu süreçte dikkat çekici olan, reel ekonomideki durgunluk ile finansal varlıklardaki hızlı değer artışı arasındaki uçurumdur. Dünya Bankası ve OECD raporları, son on beş yılda emek verimliliği artışının ücret artışlarına yansımadığını; buna karşılık şirket kârlarının ve hisse senedi değerlerinin tarihi zirvelere ulaştığını ortaya koyuyor. Marx’ın “sermayenin organik bileşiminin yükselmesi” olarak tarif ettiği eğilim, bugün otomasyon, dijitalleşme ve finansal araçlar üzerinden yeniden üretiliyor. Daha az emekle daha fazla kâr sağlanıyor ama bu kârın toplumsal dolaşımı giderek daralıyor.
Oxfam’ın düzenli olarak yayımladığı eşitsizlik raporları, özellikle kriz dönemlerinde, en zengin % 1’in servet payının arttığını gösteriyor. Pandemi yılları bu durumu çarpıcı biçimde görünür kıldı. Küresel ekonomi daralırken, dünyanın en büyük şirketleri ve en zengin bireyleri servetlerine servet kattı. Bu tablo, krizin “herkesi vurduğu” yönündeki söylemin ideolojik bir örtüden ibaret olduğunu ortaya koyuyor.
Burada söz konusu olan, sistemin kontrolünü kaybetmesi değil; krizin sermaye lehine disipline edilmesidir. Devletler, piyasalara doğrudan müdahale ederken bu müdahaleler emek lehine değil, finansal sistemin istikrarı adına yapılıyor. Bankalar kurtarılıyor, şirketler destekleniyor; ancak aynı anda kamu harcamaları kısılıyor, sosyal devlet geriliyor, emek piyasaları esnekleştiriliyor. Kriz, bu haliyle, sermayenin yeniden yapılanma aracı olarak işlev görüyor.
Marksist ölçeklerle bakıldığında bu tablo şaşırtıcı değil. Kapitalizm, krizleri dışsal şoklar olarak değil; kendi iç çelişkilerinin zorunlu sonuçları olarak üretir. Bugün yaşanan ise bu çelişkilerin ertelenmesi değil, toplumsal maliyetinin aşağıya doğru aktarılmasıdır. Kriz, ortadan kaldırılmıyor; yönetiliyor. Ama bu yönetim, eşitsizliği derinleştiren, sınıfsal ayrımları keskinleştiren bir yönde işliyor. Tam da bu veriler ışığında üzerinde durulması gereken mesele, mevcut krizin kimler için bir yıkım, kimler için bir fırsat olduğudur.
Dolar, ABD ve “Değer Düşürme” Tartışması
Son yıllarda dünya ekonomisi tartışmalarında sıkça gündeme gelen başlıklardan biri, ABD’nin artan borç yükü karşısında doların değerini bilinçli biçimde düşürdüğü iddiası. Bu tartışma, yüzeyde para politikasıyla ilgili teknik bir mesele gibi görünse de özünde küresel kapitalist sistemin hiyerarşik yapısını ve ABD’nin bu yapı içindeki ayrıcalıklı konumunu dışa vuruyor.
ABD’nin borçluluğu, klasik iktisat perspektifinden bakıldığında sürdürülemez görünebilir. Ancak ABD’yi diğer ülkelerden ayıran temel fark, borcunu dünya rezerv parası olan dolar üzerinden çevirebilmesidir. Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) ve IMF verileri, küresel finansal işlemlerin ve merkez bankası rezervlerinin hâlâ büyük ölçüde dolar cinsinden tutulduğunu gösteriyor. Bu durum, ABD’ye yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir güç kazandırıyor.
Doların küresel egemenliği sayesinde ABD, kriz dönemlerinde para basarak borçlarını finanse edebilirken, bu politikanın yan etkileri dünya geneline yayılıyor. ABD Merkez Bankası’nın faiz artırımı ya da parasal genişleme kararları, bağımlı ülke ekonomilerinde ani sermaye giriş-çıkışlarına, kur şoklarına ve enflasyonist baskılara yol açıyor. Yani ABD’nin iç ekonomik tercihleri, diğer ülkeler için dışsal bir kriz dinamiğine dönüşüyor.
Bu noktada “doların değerinin düşürülmesi” meselesi, bir zayıflık göstergesi değil; tersine, hegemonik bir manevra alanı olarak değerlendirilmelidir. Doların kontrollü değer kaybı ABD açısından ihracatı desteklerken, bağımlı ülke ekonomilerinde tetiklediği sermaye çıkışları ve kur şokları, döviz cinsinden borçların fiili yükünü artırır; ücretlerin reel olarak erimesine yol açar.
Marksist açıdan bakıldığında bu durum, emperyalist sistemin güncel işleyiş biçimlerinden biridir. Lenin’in emperyalizm analizinde işaret ettiği gibi sermayenin merkezileşmesi ve finans kapitalin egemenliği, ulusal sınırları aşan bir sömürü ilişkisi yaratır. Bugün dolar, bu ilişkinin en işlevsel araçlarından biri haline gelmiştir. ABD, kendi krizini dünya ölçeğine yayarak yönetirken; krizin sınıfsal maliyeti, başta emekçiler olmak üzere, bağımlı ülke ekonomilerinin toplumsal dokusu üzerine yıkılmaktadır.
Burada gözden kaçırılmaması gereken temel olgu, konunun “ABD borcunu ödeyemiyor” çerçevesinde değil, “ABD, borçlanma maliyetini kimlere ve hangi mekanizmalarla ödettiriyor?” bağlamı içinde sorulup ele alınması gerektiğidir. Bu sorunun yanıtı, emperyalizm-bağımlı ülke ilişkilerinde saklıdır. Özetle, doların küresel egemenliği, ABD için bir zayıflık değil; krizleri ihraç edebilme kapasitesinin temel dayanağıdır.
Ticaret Savaşları
Son on yılda küresel ekonomiye damgasını vuran gelişmelerden biri, büyük güçler arasında giderek sertleşen ticaret ve teknoloji savaşları oldu. Özellikle ABD ile Çin arasındaki gerilim, çoğu zaman gümrük tarifeleri, ticaret açıkları ya da sanayi politikaları üzerinden tartışılsa da bu çatışmanın özü ekonomik olmaktan çok hegemonik bir nitelik taşıyor. Tartışma, “kim ne kadar satıyor?” sorusundan ziyade, “kim üretim zincirlerini, teknolojiyi ve geleceğin sanayisini kontrol edecek?” sorusu etrafında şekilleniyor.
ABD’nin Çin’e karşı uyguladığı tarifeler, yaptırımlar ve teknoloji kısıtlamaları, serbest ticaret söylemiyle açık bir çelişki oluşturuyor. Dünya Ticaret Örgütü verileri, son yıllarda ticaretin kurallara dayalı çok taraflı bir sistemden hızla uzaklaştığını gösteriyor. Buna karşılık, güç dengelerine dayalı ikili anlaşmalar ve yaptırım rejimleri öne çıkıyor. Bu durum, küresel kapitalizmin artık yalnızca piyasa mekanizmalarıyla değil, doğrudan devlet gücüyle işlediğini ortaya koyuyor.
Bu sürecin merkezinde teknoloji yer alıyor. Yarı iletkenler, yapay zekâ, savunma sanayii, enerji depolama ve iletişim altyapıları, günümüz kapitalizminin stratejik sektörleri haline gelmiş durumda. ABD’nin Çinli teknoloji şirketlerine yönelik kısıtlamaları, yalnızca ticari rekabeti değil; rakip bir gücün teknolojik sıçrama yapmasını engelleme amacını taşıyor. Marx’ın üretim araçlarının kontrolüne yaptığı vurgu, bugün küresel ölçekte teknoloji ve veri üzerinden yeniden anlam kazanıyor.
Ticaret savaşlarının bir diğer önemli sonucu, küresel üretim zincirlerinin yeniden yapılandırılmasıdır. “Yakın coğrafyaya üretim” ve “dost ülkelerle tedarik” gibi kavramlar, aslında üretimin güvenlik eksenli bir yeniden düzenlenmesini ifade ediyor. Bu dönüşüm, bazı ülkeler için geçici fırsatlar yaratsa da uzun vadede bağımlı ülke ekonomilerinin kırılganlığını azaltmıyor; aksine, onları yeni bir hiyerarşik işbölümüne mahkûm ediyor.
Marksist perspektiften bakıldığında ticaret savaşları, kapitalizmin iç çelişkilerinin uluslararası alana yansımasından ibaret değildir; aynı zamanda emperyalist rekabetin güncel biçimidir. Lenin’in emperyalizm tanımında altını çizdiği sermaye ihracı ve pazar paylaşımı, bugün teknoloji lisansları, patent rejimleri ve yaptırımlar aracılığıyla sürdürülüyor. Devletler, kendi sermaye gruplarının küresel konumunu güçlendirmek için doğrudan devreye giriyor.
Bu süreçte “serbest piyasa” söylemi büyük ölçüde işlevsizleşmiş durumda. Güçlü ülkeler, kuralları askıya alabilirken; zayıf ve bağımlı ülkeler, bu kurallara uymaya zorlanıyor. Ticaret savaşları, bu çifte standardı görünür kılıyor. Buna göre serbest ticaret, ancak hegemonya ile uyumlu olduğu sürece geçerlidir.
Özetle, bugün yaşanan ticaret ve ekonomi savaşlarını, yalnızca ekonomik çıkar çatışmaları olarak değil; küresel kapitalist düzenin liderliğine dair bir hegemonya mücadelesi olarak okumak gerekir. Bu mücadelede kaybedenler yine, kendi sanayi politikalarını bağımsız biçimde belirleme imkânı olmayan, teknolojiye erişimi kısıtlanan ve küresel rekabetin maliyetini emekçiler üzerinden ödemek zorunda kalan bağımlı ülke ekonomileridir.
Kim Kazanıyor?
Dünya genelinde yaratılan servet artışının çok büyük bir bölümü, son derece dar bir kesimin elinde yoğunlaşıyor. Oxfam’ın her yıl yayımladığı Küresel Eşitsizlik Raporları, bu yoğunlaşmanın özellikle kriz dönemlerinde hızlandığını gösteriyor. Küresel ekonomi yavaşlarken ya da daralırken, en zengin % 1’in servet payının artmaya devam etmesi, sistemin işleyiş mantığını çıplak biçimde ortaya koyuyor.
Bu kazananlar listesinde ilk sırada, çokuluslu şirketler ve finans sektörü yer alıyor. Bankalar, yatırım fonları ve büyük varlık yöneticileri, krizleri riskten arındırılmış kâr fırsatlarına dönüştürme kapasitesine sahip. Merkez bankalarının parasal genişleme politikaları, reel ekonomiye sınırlı ölçüde yansırken, finansal piyasalarda varlık fiyatlarını şişiriyor. Hisse senetleri, tahviller ve gayrimenkul değer kazanıyor; bu varlıklara sahip olmayan geniş toplumsal kesimler ise bu “büyümeden” dışlanıyor.
Büyük teknoloji şirketleri bu dönemin bir diğer açık kazananı. Dijitalleşme, otomasyon ve veri ekonomisi, verimlilik artışı sağlarken bu artışın meyveleri emekçilere değil, sermaye sahiplerine gidiyor. Pandemi yıllarında teknoloji devlerinin piyasa değerlerindeki sıçrama, bu eğilimin istisnai değil, yapısal olduğunu gösterdi. Marx’ın artı-değer analizini bugüne uyarladığımızda, dijital emek ve platform çalışması, artı-değer üretiminin yeni ama daha görünmez biçimleri olarak karşımıza çıkıyor.
Enerji, savunma ve güvenlik sektörleri de küresel belirsizlikten beslenen alanlar arasında. Jeopolitik gerilimler arttıkça silahlanma harcamaları yükseliyor; enerji fiyatlarındaki oynaklık, büyük şirketler için spekülasyon ve kâr alanları yaratıyor. Bu sektörlerde devlet ile sermaye arasındaki sınır neredeyse tamamen silinmiş durumda. Kamu kaynakları, özel kârların teminatı haline geliyor.
Dolayısıyla kazananlar, yalnızca “iyi yönetenler” ya da “rekabetçi olanlar” değil; küresel kapitalist sistemin merkezinde yer alan, krizleri öngörebilen ve devlet gücüyle iç içe geçmiş sermaye fraksiyonlarıdır. Bu kazanç, piyasanın görünmez eliyle değil; son derece görünür siyasal ve sınıfsal tercihlerle mümkün hale geliyor.
Kim Kaybediyor?
Kazananların bu denli netleştiği bir tabloda, kaybedenlerin kim olduğu da gizli değil. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu için son yıllar, yalnızca gelir kaybı değil; yaşam güvencesinin aşınması anlamına geliyor. Bugünün yoksulluğu, klasik anlamda işsizlikten çok, çalıştığı halde yoksul kalma haliyle tanımlanıyor.
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verileri, güvencesiz ve kayıt dışı istihdamın dünya genelinde yaygınlaştığını gösteriyor. Yarı zamanlı işler, geçici sözleşmeler, taşeronlaşma ve platform ekonomisi, “esneklik” adı altında emekçileri sosyal haklardan koparıyor. Emek piyasaları parçalanıyor; sendikal örgütlenme zayıflıyor; bireyler, piyasa karşısında yalnız bırakılıyor.
Bu süreçte ücretler nominal olarak artsa bile, reel olarak geriliyor. Enflasyon, özellikle gıda, konut ve enerji gibi temel harcama kalemlerinde yoğunlaştığı için, düşük ve orta gelirli kesimleri orantısız biçimde etkiliyor. Ücretlerin milli gelir içindeki payının düşmesi, yalnızca ekonomik bir veri değil; sınıfsal güç dengesinin emek aleyhine bozulduğunun göstergesi.
Yeni yoksulluk rejiminin bir diğer belirgin özelliği, borçlanmanın gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi. Hanehalkları, eğitimden sağlığa, barınmadan temel tüketime kadar birçok ihtiyacı krediyle karşılamak zorunda kalıyor. Böylece yoksulluk, yalnızca gelir eksikliği değil; geleceğin ipotek altına alınması anlamına geliyor.
Bu tablo, “modern kölelik” benzetmesini retorik olmaktan çıkarıyor. İnsanlar hukuken özgür, fiilen ise borç, güvencesizlik ve sürekli performans baskısı altında yaşıyor. Marx’ın emek gücünün metalaşmasına dair tespiti, bugün çok daha sofistike ve derinleşmiş biçimde geçerliliğini koruyor.
Sonuç olarak, küresel kapitalizmin bugünkü işleyişi, kazançları yukarıya doğru yoğunlaştırırken; maliyetleri aşağıya, emekçi sınıflara ve bağımlı ülke toplumlarına doğru yayıyor. Bu, geçici bir sapma değil; yeni normal olarak dayatılan bir sınıf rejimi.
Arkasında Kimler Var?
Dünya ekonomisinin bu karmaşık ve eşitsiz işleyişinin arkasında, genellikle görünmez kalan aktörler yer alıyor. Krizler, ticaret savaşları, doların değer hareketleri veya teknoloji kısıtlamaları kendi kendine ortaya çıkmıyor; bunlar, uluslararası sermayenin ve hegemonik güçlerin bilinçli yönlendirmeleriyle şekilleniyor. Bu aktörler, sadece piyasa oyuncusu değil; aynı zamanda politik, finansal ve kurumsal ağırlıklarıyla sistemin çarklarını döndüren güç merkezleridir.
İlk sırada, küresel finans sektörü ve çokuluslu sermaye geliyor. BIS ve IMF raporları, küresel borcun ve finansal varlıkların büyük kısmının sınırlı sayıda banka ve fon tarafından tutulduğunu gösteriyor. Bu kurumlar, yalnızca kredi veren değil; aynı zamanda piyasa beklentilerini ve devlet politikalarını şekillendiren aktörlerdir. Örneğin 2008 krizi sonrası ABD ve Avrupa merkezli bankaların kurtarılması, sistemin istikrarsızlık risklerini tek tek ülkelere değil, sermaye merkezlerine taşıdığını ortaya koyuyor. Bu, kazananın finans kapitalin kendisi olduğunu gösteren açık bir veridir.
İkinci olarak, ulus-devletler ve hegemonik güçler öne çıkıyor. ABD, yalnızca kendi iç ekonomik araçlarını kullanmakla kalmıyor; aynı zamanda dünya finans, ticaret ve teknoloji düzenini kendi çıkarları doğrultusunda yeniden kurguluyor. Ticaret savaşları, teknoloji ambargoları, dolar rezerv sistemi ve uluslararası yaptırımlar, devletin ekonomik gücünü doğrudan sermaye lehine kullanmasının örnekleridir. Avrupa Birliği, Çin, Japonya gibi diğer güçler de kendi bölgelerinde benzer stratejiler izliyor. Bu güçler, küresel üretim ve borç ilişkilerinde merkez–bağımlı ülke hiyerarşisini pekiştiriyor.
Üçüncü katmanda, çokuluslu şirketler ve teknoloji devleri yer alıyor. Amazon, Apple, Microsoft, Alibaba gibi şirketler, yalnızca piyasa oyuncusu değil; veri, teknoloji ve lojistik alanlarında küresel hakimiyet kurarak devlet politikaları ile iç içe çalışıyor. Pandemi ve ticaret savaşları sırasında bu şirketler, hem devlet desteklerinden faydalandı hem de piyasadaki küçük oyuncuları tasfiye etti. Dolayısıyla “arka plan” yalnızca finans değil, teknoloji ve üretim kapasitesi kontrolü ile de ilgilidir.
Dördüncü bir aktör grubu da uluslararası örgütler ve politika laboratuvarlarıdır. IMF, Dünya Bankası, OECD, WTO gibi kurumlar, resmi raporlarıyla krizleri analiz ederken; aynı zamanda politik ve finansal çerçevenin sınırlarını belirler. Bu kurumların önerdiği reformlar, genellikle sermaye lehine, emek ve bağımlı ülke aleyhine tasarlanır. Örneğin borç krizleri ve yapısal uyum programları, resmi olarak “ekonomik denge” adı altında uygulanırken, sınıfsal sonuçları emekçiler üzerinde yoğunlaşır.
Son olarak, küresel elitler ve düşünce kuruluşları (think tank’ler), strateji ve ideoloji üretir. Sadece mali güç değil; akıl ve bilgi üretimi üzerinden de sistemin yönlendirilmesine katkıda bulunurlar. Krizlerin “kaçınılmaz” veya “doğal” olduğu anlatısı, aslında sınıfsal tercihleri görünmez kılmak için üretilmiş bir ideolojidir.
Özetle, dünya ekonomisinin güncel işleyişi, görünmez ama son derece örgütlü bir güçler ağı tarafından yönlendiriliyor. Finans kapital, hegemonik devletler, teknoloji devleri, uluslararası örgütler ve elit düşünce kurumları, birbiriyle iç içe geçmiş biçimde krizleri, ticaret savaşlarını ve değer manipülasyonlarını kendi çıkarları doğrultusunda yönetiyor. Bu yapı, kazananlar ve kaybedenler arasındaki farkı kalıcı kılıyor ve bağımlı ülke ekonomilerini sürekli bir kırılganlık alanında tutuyor.
Küresel Dinamiklerin Yansıması Altında Türkiye
Türkiye, küresel kapitalist sistemine bağımlı ülke konumunda olduğu için, dünya ekonomisindeki tüm kriz, hegemonya ve değer manipülasyonu dinamiklerini doğrudan yaşıyor. Son yıllarda TL’nin değer kaybı, enflasyon ve faiz politikaları, yalnızca iç ekonomik yönetim sorunları değil; aynı zamanda küresel finansın ve hegemonik güçlerin Türkiye üzerindeki etkilerinin doğrudan yansıması olarak okunmalıdır.
BIS ve IMF verileri, Türkiye’nin özel ve kamu borç stokunun önemli bir kısmının döviz cinsinden olduğunu gösteriyor. Dolar ve euro cinsinden borçlanma, TL’deki değer kaybı ile birleşince, borç servis yükünü artırıyor. Yani küresel finansın dolar manipülasyonları veya faiz politikalarındaki değişiklikler, Türkiye’de borç krizini derinleştiriyor, emekçi sınıflar ve küçük işletmeler üzerinde maliyet baskısını yükseltiyor.
Ücretler ve gelir dağılımı açısından tablo daha da çarpıcı. TÜİK verileri ve Oxfam’ın küresel eşitsizlik raporlarıyla uyumlu olarak, Türkiye’de milli gelirin büyük bir bölümü, yüksek gelirli sınıfların ve sermaye sahiplerinin elinde toplanıyor. Enflasyonun yükseldiği, ücretlerin ise reel olarak eridiği bir dönemde, geniş emekçi ve yoksul kesimler “çalışıyor ama yoksul” kategorisine giriyor. Pandemi sonrası dönem, platform ve taşeron işçilikteki artışla birlikte bu eğilimi daha da görünür kıldı; yarı-zamanlı ve güvencesiz çalışma yaygınlaştı, sosyal koruma mekanizmaları yetersiz kaldı.
Son aylarda Türkiye’de altın fiyatlarında abartılı bir artış gözlemlendi. Cumhuriyet Altın Borsası ve TCMB verileri, gram altının son altı ayda yüzde 20-30 civarında değer kazandığını gösteriyor. Bu yükselişin ardında, TL’deki hızlı değer kaybı, küresel dolar ve emtia dalgalanmaları ile finansal belirsizlikler yatıyor. Ancak sınıfsal açıdan bakıldığında, bu artış yalnızca yatırım yapan, birikimi olan üst gelir gruplarına fayda sağlıyor. Orta ve alt gelirli haneler, birikimlerini koruyamadıkları gibi fiyat artışları nedeniyle gıda ve temel tüketimdeki enflasyon baskısıyla karşı karşıya kalıyor. Altın, Türkiye’de emekçiler için güvenli liman değil; sistemin derinleşen eşitsizliğinin bir göstergesi haline geliyor.
Türkiye’nin sanayi ve teknoloji alanındaki bağımlılığı da bu tabloyu derinleştiriyor. Küresel üretim zincirlerindeki hegemonik kararlar, kritik sektörlerde yatırım ve üretim kararlarını sınırlıyor. Yani dışa bağımlılık yalnızca borçla sınırlı değil; teknoloji, enerji ve stratejik üretim alanlarında da sürdürülebilir bir kalkınmayı engelliyor. Ticaret savaşları ve yaptırımların Türkiye’yi doğrudan hedeflemese de dolaylı maliyetleri ve kriz aktarımı mekanizmaları üzerinden ekonomiye yansıyor.
Sınıfsal perspektiften bakıldığında, Türkiye’de kazananlar ve kaybedenler küresel tabloyla birebir örtüşüyor. Kazananlar; finans sektörü, büyük holdingler, teknoloji ve enerji şirketleri ile devletle iç içe geçmiş sermaye gruplarıdır. Kaybedenler; emekçiler, küçük üreticiler, düşük ve orta gelirli hanehalkları, genç işsizler ve güvencesiz çalışanlardır.
Bu tablo, yalnızca ekonomik bir sorun değil; toplumsal bir kriz olarak okunmalı. Kriz yönetimi araçları (faiz politikaları, borçlanma, enflasyon kontrolü) çoğunlukla sermaye lehine tasarlanıyor ve sınıf ayrımlarını derinleştiriyor.
Türkiye örneği, küresel kapitalist sistemin bağımlı ülkelere nasıl yansıtıldığını ortaya koyan somut bir göstergedir. Doların hareketi, ticaret savaşları, hegemonik politikalar ve sermaye odaklı kriz yönetimi, burada emekçi sınıfların ve bağımlı sektörlerin maliyetine işliyor.
İşte tüm bu nedenlerle, Türkiye’nin gündeminde bugün, kemeri de boğazı da sıkan politikalara karşı birleşik kolektif bir duruşun nasıl geliştirilmesi gerektiği, en öncelikli mesele olarak öne çıkmış durumda.
Devrimci Hareket
31 Ocak 2026