• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Pazar, Haziran 7, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

Faşizm yenilecek, direnen halklar kazanacak!

1- Aynı gemide değiliz

Kapitalizm, dünya ölçeğinde tüm kötülüklerin kaynağı, sistemleşmiş biçimidir. Emperyalizm, kapitalizmin asalak, çürüyen, tekelleşerek kötülük potansiyelini büyütmüş biçimidir. Faşizm, bu kötülüğün, bizimki gibi ülkelerde yukarıdan aşağıya biçimlendirilmiş rejimsel karşılığıdır.

Brecht, yıllar öncesinde “Fabrikalar, madenler ve toprak üzerindeki özel tekel her yerde barbarca koşullara yol açıyor” demişti. Bugün artık sadece fabrikalarda, sadece madenlerde veya topraklarda değil hayatın kılcallarında bile tekellerin izini dolayısıyla da vahşetini görmek mümkün. Bunun Bergama’daki adı Eurogold, Kazdağları’ndaki adı Alamos Gold olurken, ülkenin talanı ve betonlaştırılmasında Cengiz, Kalyon, Kolin ismine sıkça rastlanırken; üç milyon insanın geçim kaynağı olan yerli tütün üretimi bitirilirken British American Tobacco’nun, fındıkta Ferreronun, şekerde Cargilin adı öne çıktı.

Evet doğa yağmalandı, kaynaklar tüketildi, ekolojik denge bozuldu; SARS gibi MERS de COVİD-19 da bu örgütlü kötülüğün/tahribatın sonucudur. Kimi bakış açılarıyla tekeller de bedel ödüyor gibi görünse de buna aldanılmamalı, onlarla ve onların sözcüleri, temsilcileri ve iktidarlarıyla aynı gemide olmadığımız bilinciyle hareket edilmelidir. Bir taraftan günlük yaşamda virüsün yayılma ihtimaline karşı önlem alınırken diğer taraftan tüm kötülüklerin kaynağına karşı mücadele yükseltilmeli, müsebbiplerle değil mağdurlarla, bedel ödeyenlerle yan yana gelinmelidir.

2- Neoliberalizmin bozucu-çürütücü etkisi

Genelde insanlık özelde sınıflar, ender rastlanan bir sınavdan geçiyor. Mevcut kriz, bir yanıyla sistemin yapısal krizi olsa da pandemi, yaşanmakta olanın etkisini büyüttü, özgünlük kattı. Bu bağlamda söz konusu krizin, kapitalizmin toplumların ekonomik sistemi haline geldiğinden bu yana (yani birkaç yüzyıldır), her 4-7 yılda bir döngüler, istikrarsızlıklar biçiminde ortaya çıkan krizlerden farkını görmek gerekiyor.

Onlarca yıldır piyasaları toplumun, kârı insan sağlığının üzerinde tutan neoliberalizmin bozucu, dağıtıcı etkisi devam ederken aynı zamanda insanların aklı/algısı yönetilerek yoksulluğun, işsizliğin, güvencesizliğin (dolayısıyla da hastalanmanın) nedeninin insanların kendi hataları olduğuna dair inanç/kanaat beslendi.

Bu koşullarda neden-sonuç ilişkisini doğru kurmak, pandemiyi kapitalizmle ilişkilendirerek değerlendirme yapmak, olmazsa olmaz önemdedir.

Marx 170 küsür yıl önce erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç dahil her şeyin ticaret konusu olduğunu söyler. Marx’ın değindiği kapitalizmin gerçekte yapısal olan bu insan ve doğa karşıtı yanını, bozucu ve çürütücü niteliklerini görmeden, bu süreçte nasıl, hangi yönde ve derinlikte ilerlediğini hesaba katmadan bugün olup biteni anlayamayız/anlatamayız. Sistemden kopuk “Komplolar ve kötü huylu öznelerin oyunları” gibi gerekçeler ararız.

Marx’ın da eserlerinde dikkat çektiği gibi kapitalizm öncesi süreçlerde insanın yerel ve sınırlı bir gelişme gösterdiğini ve buralarda doğanın yüceltildiğini görürüz. Yalnızca kapitalist sistemde doğa, insanın sahiplendiği bir nesne haline gelmiştir. Ve bugün artık doğa ve toplum yasalarının azami kâr hırsıyla bu denli yok sayıldığı bu durumun sürdürülemez bir aşamaya geldiğini söylemek mümkün.

Kimileri kapitalizmin çöktüğüne veya neoliberalizmin bittiğine dair değerlendirmeler yapıyor. Gerçekte ise kapitalizm kendiliğinden çökmez. Burada “çökertici” karşıt gücün durumu/imkanları tayin edici olacaktır. Tam da bu nedenle, önemli olan bu sürdürülemezliğin sermaye güçleri tarafından nasıl karşılanacağıdır. Bu aynı zamanda paylaşım savaşları konjonktürüdür. Sermaye sürdürülemezlik konusundaki çözüm ve arayışları halk lehine yapmaz. Onların kuralları da kuralsızlıkları da insanın değil sınıfsal çıkarlarının lehinedir. Bu nedenle “çözümün” daha büyük çatışma ve gerilimlerin habercisi olarak okunması yanlış olmaz.

3- Pandemide kapitalizmin rolü ve sınıfsal iz

Koronavirüs ne salt güncel bir olaydır ne de kapitalizmin sınıfsal niteliğinden bağımsızdır. Bu nedenle, doğru/isabetli sonuçlar için, olayı tarihsel ve sınıfsal bağları içinde değerlendirmek gerekiyor.

Bu tür süreçlerde komplo teorileri daha fazla ilgi çekiyor, felaket senaryoları öne çıkıyor. Belki bu sürecin sonunda komplo teorilerini doğrulayan veriler ortaya çıkacaktır. Sanal para kullanımı, online alışveriş vb. konularda bugüne oranla bir yaygınlaşma da yaşanabilir. Sürecin sonunda suçlanan aktörlerden biri avantajlı da çıkabilir. Ama bizlerin bugün işi buna kanıt toplamak değil sınıfsal izler sürmek olmalıdır.

Çünkü olayı salt komplo sınırları içinde görmek veya bundan sorumlu bir özne aramak, kapitalizmin rolünü görmeyi güçleştirir, sınıfsal bakışın üzerini örter. Daha da önemlisi kapitalizmin bugün geldiği aşamada insanlığa kurulmuş bir tuzak, bir komplo gibi etki yaptığı kendisinin bizzat kötülük kaynağı olduğu gerçekliği ıskalanmış olur. Aynı zamanda bugün doğal veya yapay olsun bu salgını kimlerin fırsata çevirmek istediğine bakmak gerekiyor. Bu yapılabildiği, sınıfsal bağlar açığa çıktığı ve gösterilebildiği oranda bunun karşısında biriken öfkenin/tepkinin ortaklaşarak toplumsallaşması mümkün olacaktır.

Bilindiği gibi salgınlar insanlık tarihinde daha önce de çeşitli biçim ve dönemlerde var oldu. Veba, Çiçek, İspanyol gribi gibi. Ancak iletişimin, ticaret ve dolaşımın sınırlılığı nedeniyle kapitalizm öncesi salgınların yayılması daha yavaş ve ve belirli alanlarla sınırlıydı. Ne var ki o salgınlar dahil tüm salgınların ortak özelliği, sonuçları itibariyle sınıfsal olması, yoksulları, emekçileri, sınırlı beslenenleri ve kötü koşullarda yaşayanları etkisi altına almasıydı. Virüs, elbette her insana bulaşabilir ama risk oranı, bulaşması halinde tedavi ortamı ve imkanları için bir eşitlikten söz etmek hiç gerçekçi olmaz. Aynı şeyi, kepenk kapama ve iflas aşamasında olan küçük esnafla, bugün daha fazla kar eden online siparişleri yetiştiremeyen büyük marketler arasındaki fark/eşitsizlik için de söyleyebiliriz.

Pandemi karşısında bütün dünya, sağlık hizmetlerinin ticarileştirilmesinin sonuçlarıyla yüzleşiyor. Paris İklim Anlaşması’ndan çıkan, salgın hastalıklarla mücadele merkezini kapatan, kar eksenli sağlık politikasıyla on milyonlarca vatandaşının sağlık hizmetlerine ulaşamadığı ABD, sistemin sınıfsal yüzü açısından en çarpıcı halkayı oluşturuyor. Bugün salgın nedeniyle alınan acil önlemler yanıltmamalıdır. Ne İspanya sermayesi ne de ABD’deki, İtalya’daki veya bir başka ülkedeki iktidar kendiliğinden halkı gözeten sosyal politikalara dönüş yapmaz, yapamaz. Kapitalizmin işleyiş yasaları buna izin vermez.

Kısacası dünya ekonomisi kriz koşullarında pandemiye yakalandı. Kırılganlık zaten vardı. Korona giderek daha da derinleştirici bir etki yapacaktır. İnsanların ölümüne iflaslar eklenecek, Tedarik zincirinin ve finansal işlemlerin bu denli küreselleştiği koşullarda bu durgunluk ağır sonuçlar getirecektir.

İşte açlık, yoksulluk, işsizlik gibi milyarlarca insanın hayatını etkileyecek olan gelişmelerin aynı zamanda daha önce görülmemiş boyutta bir muhalif dalganın ve başka dünya arayışlarının büyümesini beraberinde getirmesi beklenmelidir.

Pratiğin, yaşayarak gözlemin toplumların tarihinde çok önemli, öğretici bir yeri vardır. Ancak yine de sermayenin kendiliğinden değişmesini nasıl beklememek gerekiyorsa kitlelerin de kendiliğinden değişmesi beklenmemelidir. Tabii ki bu deneyim boşa gitmeyecek, ödenen bedeller ve yaşanan kayıplar muhalif potansiyeli büyütecektir. Bugünkü durağanlık, tereddüt ve belirsizlikler yanıltmamalıdır. Önemli olan mevcut potansiyelin nasıl harekete geçeceği veya geçirileceğidir.

Mevcut koşullarda bu kriz aşıldığında, sosyal mesafeler kalksa da sistemle aradaki mesafeler büyütülmedikçe nitelik olarak (öz itibariyle) daha farklı bir süreç beklenmemelidir.

Hatta sürecin sınıfsal diyalektiği gereği, sermayenin hızlanan yeni düzen arayışı koşullarında kayıplarını da telafi etmek üzere daha baskıcı rejimlere yönelmesi beklenmelidir. Bu bağlamda daha baskıcı rejimler de savaş tercihleri de artabilir.

Ülkemizde de özellikle orta sınıf, esnaf vb. kesimlerde yaşanacak iflaslara, iş ve mülkiyet yitimine bağlı olarak çok şeyin değiştireceğini, hatta devlet-toplum ilişkisinin sorgulanır aşamaya geleceğini söylemek mümkün. Bu bağlamda 3-5 ay sonra özellikle sonbaharda insanların neyi tartışıyor olacağına yoğunlaşmak, uygun araç ve yöntem seçiminden mücadele hazırlığı yapmaya kadar çeşitli açılardan bir gerekliliktir.

4- Bu aynı zamanda bir özgürleşme kavgasıdır

Mevcut tablo gösteriyor ki sömürü ve yağma üzerine bina edilen, çürümeyi hızlandıran sistemin temsilcileri, kar-rant adına iktidar olanlar, sermayeye uşaklık halka düşmanlık yapanlar, şimdi de din istismarıyla, köpürtülmüş görüntüler ve bindirilmiş kıtalar eşliğinde, günü kurtarmaya, gündemi değiştirmeye çalışıyor.

İşleri her zamankinden daha zor.

Dünyadaki çeşitli örneklerde veya Trump’ın şahsında dışa vurduğu gibi çok gerilimliler; çünkü maske düştü, çıplak ve hızlı bir yüzleşme yaşanıyor. Rıza araçlarının yerini tehdit, güvenlik mekanizmasını güçlendirmek vb. alıyor. Ancak mücadele tarihi, bu araçların bilinçle sokağa çıkan halk güçleri karşısında nasıl etkisiz olduğuna dair pek çok örnekle doludur. Gramsci’nin bir sözünden hareketle söylersek, eski dünyanın ölüyor ve yeni dünyanın doğmak için mücadele ediyor olduğu bu koşullarda insiyatifi canavarlara bırakmamak için halkların rolünü oynaması, kendi özgücüyle sürece müdahil olması gerekiyor.

Mücadele için objektif koşulların olgunlaştığı, muhalif potansiyelin özel tanım gerektirecek boyutlarda büyüdüğü bu konjonktürde subjektif koşullardaki (örgütlenme ve bilinç düzeyindeki) eksiklik/yetersizlik alanlarda güçlü bir duruş sergilemeyi ve sonuç almayı güçleştiriyor. Egemen sınıfların cüretini büyüten olgulardan biri de budur.

İktidar, sınıfsal tercihlerinde güvenlik tedbirleri eşliğinde ısrarcı olurken düzen muhalefeti de bu gidişe dolaylı destek sunarken sürece ezilenler adına bilinçli ve iradi müdahale yapılması, muhalif kesimlerin birleşik mücadele zemininde ortaklaşması büyük önem taşıyor.

Bugün sistem sahipleri nasıl gerçeklikle yüzleşiyorsa muhalif kesimler de çok uygun bir anda gerekli sınıfsal duruşu sağlayamamakla yüzleşiyor.

Ülkemizde somut biçimde gözleyebildiğimiz gibi her muhalif dinamiği kendi sınırları içinde hareket etmeye zorlayan, hatta birleşik hareketi tetiklemesin diye saldırı hamlelerini teker teker yapan iktidar, sınıfsal duruşunun gereği her hakkı, her kazanımı boy hedefi yapmışken bunu, sanki politik değil basit bağlamlar içinde teknik bir mesele olarak göstermeye gayret ediyor.

Herkesin kendi sorunlarına yoğunlaşıp dar sınırları içine hapsolması; kapısının önünü süpürme veya eylemini kapının önünde yapma eğilimi, iktidarın işini kolaylaştırıyor.

Gerçekte ise çevre mücadelesinden kadın mücadelesine, kimlik sorunundan sınıf sorununa kadar tüm muhalif/alternatif ufuklu mücadelelerin kardeşleşme potansiyeli yüksektir. Bu potansiyelin, dinamikleri kriminalize eden, baskı altında tutan iktidar atraksiyonları sebebiyle etkisizleşmesi, her dinamiğin en dar sınırlarına kadar çekilmesi, özgürleşme mücadelesinin en büyük handikaplarından biridir.

Bu kapsamda iş sorunu da aş sorunu da iktidarın toplam politikaları ve faşizmin güncel niteliği bağlamından koparılmadan değerlendirilmelidir.

İktidarın sahiplerinin ve sözcülerinin göstermelik kararlılığı yanıltmamalıdır. Saldırganlıkları güçsüzlüklerinin dışavurumudur. Halkların biriken öfkesi ve potansiyel gücü, birleşik mücadele zeminlerinde buluştuğu oranda bu örgütlü kötülüğün sonu gelecektir. Bugünden yarına yapacak çok şey var. Pandemi, örgütlenmeye de mücadeleye de engel değildir. Halkların mücadele tarihi yaratıcı deneyimlerle doludur. Yeter ki her dinamik, kendi imkanlarının da imkansızlıkların da birleşik mücadele bileşenlerinin de ayırdında olsun…

Bu, özgürleşme ve geleceği kazanma kavgasıdır. Onlar bir avuç biz milyonlarız.

Onlar, dağılmakta ve çürümekte olanı; haksızlığı, sürdürülemez olanı temsil ediyor; biz tohumu, filizi, büyümekte olanı, güzelliği ve eşitliği temsil ediyoruz.

Emperyalizm ve faşizm yenilecek, halklar kazanacak!

DEVRİMCİ HAREKET

24 Ağustos 2020

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
[email protected]

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi