Meşruiyet Sorunu ve Tarihsel Deneyim
İnsanlık tarihi, emperyalist güçlerin askeri müdahalelerinin hangi söylemlerle sunulursa sunulsun yıkım ürettiğini defalarca göstermiştir. “Önleyici güvenlik”, “insani müdahale”, “demokrasi ihracı” ya da “terörle mücadele” gibi kavramlar; çoğu zaman emperyalist çıkarların ideolojik kılıfları olarak işlev görmüştür.
Dün Irak’ta kitle imha silahları iddiasıyla başlatılan savaşın nasıl büyük bir yalan üzerine kurulduğu ortaya çıktı. Libya’da “sivilleri koruma” söylemiyle yürütülen müdahale, ülkeyi deyim yerindeyse leş kargalarıyla baş başa bıraktı. Suriye’de ise vekâlet savaşları ve dış müdahaleler, toplumsal dokuyu geri dönülmez biçimde tahrip etti; halkların katili çeteler iktidara taşındı.
Bugün İran’a yönelik ABD ve İsrail eksenli saldırılar, bu tarihsel çizginin devamı niteliğindedir. Mesele yalnızca iki ya da üç devlet arasındaki askeri gerilim değildir. Asıl mesele, emperyalist müdahalenin ilkesel olarak meşru görülüp görülemeyeceğidir. Bu noktada tavır net olmalıdır. Emperyalist bir devletin ya da ittifakın, başka bir ülkeye askeri saldırı düzenlemesi; hangi gerekçeye dayanırsa dayansın, halkların kaderini tayin hakkının ihlalidir. Bu tür müdahaleler fiilen sivil halkı hedef almakta, altyapıyı, doğayı ve tarihsel mirası tahrip etmektedir.
Savaşın gerçek maliyeti, ülke yöneticileri ya da silah tekelleri tarafından değil; işçiler, kadınlar, çocuklar ve yoksul halklar tarafından ödenir. Bu nedenle emperyalist saldırganlık, yalnızca jeopolitik bir hamle değil; sınıfsal sonuçları olan bir süreçtir. Bombardımanlar, yalnızca askeri hedefleri değil, yaşamın maddi temellerini de yok eder.
İran’daki rejimin niteliği ve yanlış eşitleme
İran’daki Molla rejiminin otoriter karakteri, siyasal baskıları, muhalefete yönelik uygulamaları ve toplumsal haklar konusundaki sınırlamaları eleştiriden muaf değildir. İran halkının özgürlük, eşitlik ve demokrasi talepleri meşrudur. Kadınların, gençlerin, işçilerin ve farklı ulusal-toplumsal kesimlerin baskıya karşı mücadelesi tarihsel bir haklılığa sahiptir. Ancak tam da bu noktada temel önemde bir ayrım yapılmalıdır.
Bir rejimin anti-demokratik niteliği, dış askeri müdahaleyi meşru kılmaz. İç baskı ile dış saldırı aynı kategoride değerlendirilemez. Bir halkın kendi kaderini belirleme mücadelesi ile dış güçlerin rejim değişikliği operasyonu arasında niteliksel bir fark vardır. İlki, toplumsal öznenin kendi tarihsel hareketine dayanır; ikincisi ise emperyalizmin jeopolitik ve ekonomik çıkarlarının zor yoluyla dayatılmasıdır.
İran’daki Molla rejiminin halka yönelik baskıları, ABD ya da İsrail’in askeri saldırısına gerekçe yapılamaz. Eğer böyle bir mantık kabul edilirse, dünya üzerindeki pek çok ülkeye yönelik dış müdahalenin önü açılmış olur. Oysa tarihsel deneyim, dış müdahalelerin demokratikleşme üretmediğini; aksine toplumsal yıkım, iç savaş ve daha derin bağımlılık ilişkileri yarattığını göstermektedir. Özetle, emperyalizmin ölüm kusan silahlarıyla hiçbir yere özgürlük taşınamaz; buna dayalı gelecek tasarımları yapılamaz.
Küresel hegemonya krizi ve askeri araçların yükselişi
İran’a yönelik saldırıyı anlamak için onu servis edildiği gibi “nükleer tehdit” ya da “güvenlik kaygısı” çerçevesinde değerlendirmek yanıltıcı olur. Küresel kapitalist sistem, özellikle 2008 finans krizinden bu yana derinleşen yapısal bir hegemonya krizi yaşamaktadır. Üretimin coğrafi kayması, enerji ve ticaret hatları üzerindeki rekabet, bölgesel güçlerin yükselişi ve finansal kırılganlıklar; mevcut hegemonik düzenin istikrarını zayıflatmıştır. Bunu daha büyük başlık altında hegemonya ve paylaşım savaşı olarak okumak da mümkün.
Böylesi koşullarda askeri araçlar daha görünür ve daha merkezi hale gelir. Ortadoğu, enerji rezervleri, ticaret yolları ve askeri üs ağları bakımından küresel sistemin stratejik noktalarından biridir. İran’ın jeostratejik konumu, Basra Körfezi üzerindeki etkisi ve bölgesel kapasitesi; onu bu güç mücadelesinin ortasına yerleştirmektedir. Ancak bu durum, askeri saldırıyı meşrulaştırmaz; yalnızca emperyalist saldırının arka planını açıklar.
Emperyalist müdahale, çoğu zaman ekonomik çıkarların askeri tercümesidir. Güvenlik retoriği, enerji yollarının ve ticaret hatlarının denetimini perdeleyen bir işlev görür. Böylece saldırı, teknik bir zorunluluk gibi sunulur. Oysa gerçekte söz konusu olan, küresel güç dengelerinin yeniden düzenlenmesidir.
Güvenlik ve “özgürlük” söylemi
Her savaş yalnızca cephede değil, bilinçlerde de yürütülür. İran’a yönelik saldırı da güçlü bir ideolojik kurgu eşliğinde sunulmaktadır. “Önleyici savunma”, “nükleer tehdit” ve “özgürlük” söylemleri, müdahaleyi ahlaki ve zorunlu bir adım gibi göstermeye hizmet etmektedir.
Ancak aynı güçlerin başka coğrafyalarda otoriter/faşist rejimlerle kurdukları stratejik ilişkiler, bu söylemin gerçekçi olmadığını ortaya koymaktadır. Ölçüt insan hakları değil; jeopolitik uyumluluktur. Demokratik haklar, askeri operasyonların meşruiyet aracına dönüştürüldüğünde içeriklerinden boşaltılır.
Medya dili de bu ideolojik çerçevenin bir parçasıdır. “Cerrahi operasyon”, “noktasal müdahale” ya da “yan hasar” gibi ifadeler, savaşın yıkıcılığını teknik bir ayrıntıya indirger. Oysa her “yan hasar”, insanların yaşamsal varlığıdır; her “noktasal müdahale”, bir kentin altyapısını ve doğasını tahrip edebilir.
Antiemperyalizm ve bağımsız sınıf hattı
Bugüne kadar antiemperyalist birikim ve deneyim göstermektedir ki ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı, hiçbir koşulda savunulamaz. Bu saldırı, İran halklarına demokrasi değil; daha fazla ölüm, yıkım ve yoksulluk getirecektir. Aynı şekilde, İran’daki gerici-otoriter yapının varlığı da emperyalist müdahalenin bahanesi olamaz. Bu iki olgu aynı potada eritilemez.
Gerçek çözüm, dış askeri müdahalede değil; halkların kendi örgütlü mücadelesindedir. Emekçi sınıfların bağımsız, enternasyonalist ve antiemperyalist hattı güçlenmedikçe; küresel krizler savaş yoluyla yönetilmeye devam edecektir. İran halkının özgürlüğü, dışarıdan dayatılan bir rejim değişikliğiyle değil; kendi özgücüyle mümkündür.
Sonuç olarak, İran’a yönelik emperyalist saldırıya karşı çıkmak; bir rejimi savunmak değil, halkların yaşam hakkını ve kendi kaderini belirleme iradesini savunmaktır. Bugün esas yargılanması gereken, İran’ın iç siyasal yapısından önce, bölgeyi ateşe atan emperyalist saldırganlıktır; halkların kaderini tayin hakkını hiçe sayarak bombalarla, yaptırımlarla ve askeri kuşatmayla siyasal düzen dizayn etmeye kalkışan güçlerdir.
Emperyalizm, hangi gerekçeye sığınırsa sığınsın, yıkım üretir; hangi kavramı kullanırsa kullansın, ardında ölüm, göç ve yoksulluk bırakır. Bu nedenle İran’a yönelik saldırı karşısında ilkesel tutum net olmalıdır. Emperyalist müdahale mahkûm edilmelidir. Halkların geleceği füze başlıklarıyla değil, kendi tarihsel iradeleriyle belirlenir.
Lenin’in Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek ve en sömürücü evresidir; dünya işçi sınıfı emperyalist savaşların ve işgallerin kurbanıdır.” biçimindeki sözleri bugün için de geçerlidir. Bu tanımlama, emperyalist müdahalelerin ideolojik gerekçelerle meşrulaştırılamayacağını ve sınıfsal açıdan mahkûm edilmesi gerektiğini net biçimde ortaya koyar.
Tarih, aynı zamanda bize gösteriyor ki emperyalist işgaller karşısında halkların birliği en güçlü dirençtir. Vietnam’da Amerikan işgaline karşı halkın ve devrimci güçlerin birleşik mücadelesi, sadece ülkelerini savunmakla kalmamış; küresel antiemperyalist hareket için de bir ilham kaynağı olmuştur. Bu örnek, İran halklarının kendi kaderini belirleme hakkını savunurken uluslararası dayanışmanın önemini hatırlatmaktadır.
Devrimci Hareket
2 Mart 2026