Son günlerde Koç Holding, iki farklı olay üzerinden yeniden kamuoyunun gündemine geldi. Bir yandan holdingin 100. yıl etkinliğinde farklı siyasal geleneklerden gelen Devlet Bahçeli, Özgür Özel, Cevdet Yılmaz gibi isimlerin aynı karede buluştuğu görüntüler dikkat çekti; diğer yandan Rahmi Koç’un İzmir’de bir özel hastanenin açılışında kullandığı, Kürt kadınlarını aşağılayıcı içerikteki ifadeler, çeşitli tepkilere ve değerlendirmelere konu oldu.
Bu iki olay ilk bakışta birbirinden bağımsız görünebilir. Ancak her ikisi de Türkiye’de büyük sermayenin siyasal ve toplumsal konumuna ilişkin daha kapsamlı bir analizin konusudur. Çünkü mesele yalnızca bir etkinlikte verilen fotoğraf ya da bir iş insanının kullandığı ifadeler değildir. Asıl mesele, büyük sermaye çevrelerinin siyasal iktidarla ve toplumsal kesimlerle kurduğu ilişkinin niteliğidir.
Zaman zaman kamuoyunda, özellikle de TÜSİAD ile hükümet arasında yaşanan gerilimler üzerinden, büyük sermaye ile siyasal iktidarın karşı karşıya geldiği yönünde yorumlar yapılmaktadır. Oysa bu tür gerilimler çoğu zaman düzen içi görüş ayrılıklarını ifade eder; tarafların üzerinde yükseldiği sınıfsal zemini ortadan kaldırmaz. Büyük sermaye grupları ile farklı hükümetler arasında dönemsel anlaşmazlıklar yaşanabilir, ancak bu durum onların aynı ekonomik düzenin temel aktörleri olduğu gerçeğini değiştirmez.
Bu nedenle ortaya çıkan fotoğraf karesi de Rahmi Koç’un kullandığı ifadeler de yalnızca bireysel tercihler veya kişisel tutumlar üzerinden değerlendirilmemelidir. Özellikle Kürt kadınlarını hedef alan aşağılayıcı söylemi bir “gaf”, “talihsiz açıklama” ya da kişisel üslup sorunu olarak görmek, olgunun toplumsal ve sınıfsal boyutunun üzerini örter. Burada tartışılması gereken şey tek bir kişinin karakteri değil, sermaye sınıfının tarihsel olarak ezilen toplumsal kesimlere nasıl baktığı ve kendisini toplum karşısında hangi ayrıcalıklı konumda gördüğüdür.
Bu nedenle mesele bir kişinin ağzından çıkan sözlerden çok daha boyutludur. Rahmi Koç bu ifadeleri kullanmamış olsaydı bile, ele alınması gereken temel olgu değişmeyecekti. Çünkü tartışma bir bireyin hatasından değil, Türkiye’de büyük sermayenin tarihsel oluşumundan, devletle kurduğu ilişkilerden ve sınıfsal tahakküm ilişkileri karşısındaki konumundan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Koç örneği, bir holdingin veya bir iş insanının hikâyesi olarak değil, Türkiye’de sermaye sınıfının yüz yıllık gelişiminin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.
Koç aynasında görülen şey, devletle iç içe gelişmiş, siyasal değişimlere uyum sağlayabilmiş ve toplumsal güç ilişkileri içinde ayrıcalıklı konumunu korumuş bir sermaye sınıfının tarihsel seyridir.
Türkiye’de sermaye birikiminin tarihsel temelleri
Türkiye’de büyük sermayenin hikâyesi çoğu zaman, çalışkan tüccarların, risk alan yatırımcıların ve “yoktan var eden” iş insanlarının girişimcilik marifeti olarak anlatılır. Oysa cumhuriyetin ilk yüzyılına biraz daha yakından bakıldığında farklı bir manzara ortaya çıkar. Türkiye’de büyük sermaye, devletin ekonomik ve siyasal tercihleriyle şekillenmiş bir tarihsel süreç içinde büyümüştür.
Cumhuriyet kurulduğunda yeni rejimin önünde sadece bir devlet kurma görevi yoktu. Bununla beraber yeni bir egemen sınıf yaratılması gerekiyordu. Osmanlı’nın son döneminde ticaret ve finans hayatında ağırlıklı olarak gayrimüslim unsurlar bulunurken, yeni devlet “milli iktisat” anlayışı doğrultusunda Müslüman-Türk bir burjuvazi oluşturmayı stratejik bir hedef olarak benimsedi.
Bu nedenle cumhuriyetin ilk dönemindeki ekonomik tarih, fabrikalarla birlikte sermaye sahiplerinin de inşa edildiği bir dönemdir. Demiryolları, kamu yatırımları, devlet ihaleleri, korumacı gümrük politikaları, kredi mekanizmaları ve ithalat izinleri; sermaye birikiminin görünmeyen omurgasını oluşturdu. Bugün Türkiye’nin en büyük holdingleri olarak gördüğümüz yapılar da tam bu zeminde gelişti.
Bu noktada Koç örneği istisna değil, kuraldır. Ankara’nın küçük bir ticaret merkezinden çıkan bir işletmenin birkaç on yıl içinde ülkenin en büyük sanayi grubuna dönüşmesi, ticari zekâyla açıklanamaz. Cumhuriyetin başkentinin yarattığı ekonomik hareketlilik, devlet kurumlarıyla kurulan ilişkiler ve kamusal yatırımlar bu yükselişin ayrılmaz parçalarıdır.
Nitekim Türkiye kapitalizminin kuruluş yıllarında sermaye ile devlet arasında bugün anlaşıldığı anlamda bir mesafe yoktur; devlet, piyasanın oyuncularını belirleyen kurucu aktördür. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü de değildir. Geç sanayileşen ülkelerin büyük bölümünde sermaye sınıfı devlet desteğiyle büyümüştür. Ancak Türkiye örneğinde dikkat çekici olan, bu ilişkinin geçici değil kalıcı hale gelmesidir.
Bugün geriye dönüp bakıldığında cumhuriyetin yüz yıllık tarihinin aynı zamanda bir sermaye yaratma tarihi olduğu görülür. Siyasi rejimler değişmiş, ekonomik modeller dönüşmüş, darbeler yaşanmış, partiler iktidara gelip gitmiştir. Fakat cumhuriyetin ilk yıllarında atılan sermaye birikimi temelleri ayakta kalmış ve her dönemin koşullarına uyum sağlayarak güçlenmiştir.
Bu nedenle Türkiye’de büyük sermayenin tarihini anlamak isteyenlerin, şirket bilançolarına değil, devletin tarihine de bakması gerekir. Çünkü burada şirketlerin büyüme hikâyesi ile devletin dönüşüm hikâyesi çoğu zaman aynı sürecin unsurlarıdır.
İktidarlar değişir, sermaye kalır
Cumhuriyetin ilk yıllarında şekillenmeye başlayan büyük sermaye, yüz yıl boyunca ekonomik gücünü artırmanın yanında siyasal değişimlere karşı olağanüstü bir uyum yeteneği geliştirdi. Türkiye’nin son yüzyılına bakıldığında hükümetlerin, partilerin, hatta rejim tartışmalarının değiştiği görülür. Ancak büyük sermaye grupları bütün bu dönüşümlerin içinden geçerek varlıklarını korumayı başarmıştır.
Bu durum salt ekonomik başarıyla açıklanamaz. Asıl mesele, sermayenin siyasetle kurduğu ilişkinin niteliğidir. Türkiye’de büyük sermaye çoğu zaman herhangi bir partinin değil, sistemin tarafı olmuştur.
Tek parti döneminde devletçi kalkınma politikalarının yanında yer alan sermaye çevreleri, çok partili hayata geçişle birlikte yeni iktidarlarla uyum sağladı. Demokrat Parti’nin iktidarında özel sermayenin önünün daha fazla açıldığı yıllar geldi. Ardından 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, ANAP dönemi, koalisyonlar ve son olarak AKP iktidarı yaşandı. Siyasal aktörler değişti, ekonomik modeller değişti, anayasal düzenlemeler değişti. Fakat Türkiye’nin büyük sermaye grupları her dönemde yeni koşullara uyum sağlayarak güçlerini korudu.
Bu süreçte belirleyici olan, devlet ile sermaye arasındaki ilişkinin farklı siyasal dönemlerde yeniden üretilmesidir. Türkiye’de ekonomik düzenin temel çerçevesi, iktidar değişikliklerinden bağımsız biçimde süreklilik göstermiştir. Siyasal aktörler, ekonomik programlar ve yönetim anlayışları değişmiş olsa da sermaye birikiminin dayandığı temel mülkiyet ilişkileri ve kurumsal yapı korunmuştur.
Bu nedenle mesele, sermayenin siyasal iktidarlara rağmen ayakta kalması değil; devletin ekonomik düzeni yeniden üretme kapasitesi ile sermaye birikiminin sürekliliğinin birbirine bağlı olmasıdır. Darbeler, ekonomik krizler, yüksek enflasyon dönemleri ve hükümet değişiklikleri çeşitli sarsıntılar yaratmış olsa da bu süreçler sermaye düzenini ortadan kaldırmamış, çoğu zaman onun yeni koşullara uyarlanarak yeniden örgütlenmesine zemin hazırlamıştır.
Türkiye’de büyük sermaye gruplarının sürekliliği, yalnızca şirketlerin kurumsal gücüyle açıklanamaz. Bu süreklilik aynı zamanda devlet politikalarının, hukuki çerçevenin, finansal mekanizmaların ve ekonomik yönetim anlayışının farklı dönemlerde sermaye birikimini yeniden üretebilme kapasitesiyle ilişkilidir.
Bugün farklı siyasal geleneklerden gelen liderlerin aynı mekânda, aynı davette ya da aynı ekonomik program etrafında buluşabilmesi tesadüf değildir. Bu görüntüler, siyasal rekabetin ötesinde işleyen daha derin bir gerçeği hatırlatır. Türkiye’de hükümetler değişebilir, partiler yükselebilir ya da gerileyebilir; ancak sermaye düzeni kendisini yeniden üretme kapasitesine sahiptir.
Yüz yıllık tabloya bu açıdan bakıldığında görülen şey, belirli bir holdingin başarısından çok daha fazlasını ifade eden bir tarihtir. Bu, farklı dönemlerde farklı siyasal renklerle çalışabilen, değişen koşullara uyum sağlayabilen ve devletin sürekliliğiyle kendi sürekliliğini birleştirebilen sermaye sınıfının tarihidir.
1946 sonrasında yeni sömürgeciliğin kurumsallaşması
Cumhuriyetin ilk döneminde devlet öncülüğünde şekillenen sermaye birikimi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bir tarihsel evreye girdi. Bu değişim yalnızca ekonomik tercihlerde yaşanan bir dönüşüm değil, Türkiye’nin dünya kapitalizmi içindeki konumunun yeniden tanımlanması anlamına geliyordu. Savaşın ardından oluşan uluslararası dengeler, birçok ülke gibi Türkiye’yi de ABD öncülüğünde kurulan yeni dünya düzeninin etkisi altına soktu. Böylece cumhuriyetin ilk yıllarında görece korumacı ve devlet merkezli bir çizgide gelişen ekonomik yapı, giderek emperyalist sistemle daha sıkı bağlar kuran yeni bir yönelime girdi.
Bu dönemde Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tercih, yalnızca dış politik bir yön seçimi değildi. Asıl mesele, ekonomik kalkınmanın hangi kaynaklara dayanacağı ve hangi uluslararası ilişkiler ağı içinde gerçekleşeceğiydi. Savaş sonrasında güçlenen ABD, askeri ve siyasi nüfuzunu ekonomik araçlarla da genişletirken, bağımlı kapitalist ülkeleri kendi etki alanına dahil eden kapsamlı bir strateji izledi. Türkiye de bu sürecin dışında kalmadı. 1947’de ilan edilen Truman Doktrini ve ardından uygulamaya konulan Marshall Yardımı programı, Türkiye’nin emperyalist sistemle kurduğu ilişkilerin kurumsal temelini oluşturdu.
Resmî söylemde bu politikalar ekonomik kalkınma, modernleşme ve güvenlik ihtiyaçları çerçevesinde sunuldu. Ancak süreç yalnızca mali yardım veya teknik destekten ibaret değildi. Sağlanan krediler, yapılan anlaşmalar ve oluşturulan yeni ekonomik öncelikler, Türkiye’nin üretim yapısını, dış ticaret ilişkilerini ve kalkınma stratejilerini giderek daha fazla dışa bağımlı hale getirdi. Böylece cumhuriyetin ilk döneminde oluşturulan ulusal sermaye birikimi modeli, yerini emperyalist merkezlerle bütünleşen bağımlı bir kapitalist gelişme çizgisine bırakmaya başladı.
Bu dönüşüm yalnızca ekonomik tercihlerle sınırlı kalmadı. Türkiye’nin NATO üyeliğiyle birlikte askeri ve siyasal bağımlılık ilişkileri de kurumsal bir nitelik kazandı. 1950’lerden itibaren yabancı sermaye girişini kolaylaştıran düzenlemeler ve dış finansman mekanizmaları, ülke ekonomisini emperyalist sistemle daha sıkı biçimde bütünleştirdi. Böylece cumhuriyetin ilk döneminde yaratılan ulusal sermaye birikimi, giderek emperyalist sistemle eklemlenen bağımlı bir kapitalist gelişme çizgisi içinde yeniden şekillendi.
Bu bağımlılık ilişkisi zamanla daha yapısal bir nitelik kazandı. Emperyalist kapitalist sistem, üretimi dünya ölçeğinde yeniden örgütlerken her ülkeye eşit bir gelişme yolu sunmadı. Teknoloji, finans ve yüksek katma değerli üretim emperyalist merkezlerde yoğunlaşırken, yeni sömürge ülkeler daha çok montaj sanayii, ara mal üretimi ve dış pazarlara bağımlı üretim biçimleriyle sisteme entegre edildi. Türkiye’nin sanayileşme deneyimi de büyük ölçüde bu çerçevenin içinde şekillendi. Özellikle 1960’lardan itibaren uygulanan ithal ikameci model, yerli üretimi artırmış gibi görünse de birçok kritik alanda dışa bağımlılığı ortadan kaldırmadı; yalnızca bu bağımlılığı daha karmaşık ve dolaylı hale getirdi.
Otomotiv, beyaz eşya, enerji ve kimya gibi sektörlerde gelişen üretim yapıları çoğu zaman yabancı teknoloji, yabancı lisans ve yabancı sermaye ortaklıklarıyla birlikte büyüdü. Bu durum Türkiye sermayesini, emperyalist dünya ekonomisinin üretim zincirleri (uluslararası iş bölümü) içinde belirli bir işlev üstlenen bir aktöre dönüştürdü.
Bu çerçevede “yerli sermaye” söylemi gerçek ekonomik yapıyı tam olarak yansıtmaz. Büyük sermaye gruplarının büyümesi yalnızca ulusal pazarın genişlemesiyle değil, aynı zamanda emperyalist sermaye ile kurulan ortaklıklar, teknoloji transferleri ve küresel finans ağlarına erişim sayesinde mümkün olmuştur. Bu nedenle sermayenin “yerliliği” çoğu zaman mülkiyetin hukuki biçimiyle sınırlı kalırken, üretimin teknik yapısı ve ekonomik bağımlılık ilişkileri uluslararası ölçekte belirlenmiştir.
Türkiye’de büyük sermayenin en görünür örnekleri bu yapının somutlaşmış halidir. Otomotivden enerjiye, sanayiden dayanıklı tüketim mallarına kadar birçok alanda kurulan üretim ilişkileri uluslararası sermaye ile geliştirilen ortaklıklar üzerinden şekillenmiştir. ABD’li otomotiv tekeli Ford ve İtalyan sermayesinin önemli temsilcilerinden Fiat ile geliştirilen ortaklıklar, Türkiye sermayesinin bağımsız bir sanayi ve teknoloji odağı olmaktan çok, emperyalist sermayenin küresel üretim zincirlerinde taşeron/bağımlı üretim ilişkileri içinde işlev üstlenen yerel bir aktör olduğunu göstermektedir. Bu ilişkiler, dünya ekonomisindeki eşitsiz iş bölümün yerel düzeydeki yansımalarıdır.
Bu konumlanmanın doğal sonucu, Türkiye ekonomisinin dış gelişmelere karşı yüksek düzeyde duyarlı hale gelmesidir. Küresel faiz politikalarındaki değişimler, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar, uluslararası krizler ve sermaye hareketleri doğrudan iç ekonomik yapıyı belirleyen unsurlar haline gelir. Ancak bu kırılganlık yalnızca ekonomik bir sorun olarak değil, sınıfsal bir gerçeklik olarak da ortaya çıkar. Çünkü risk, toplumun geneline yayılırken, kazanç büyük sermaye yoğunlaşmalarında toplanır; bağımlılığın maliyeti geniş toplumsal kesimlere dağıtılır.
Neoliberal dönüşüm
Türkiye kapitalizminin tarihindeki en kritik eşiklerden biri 12 Eylül 1980 sonrasıdır. Bu tarih, sermaye birikim rejiminin köklü biçimde yeniden kurulmasını ifade eder. Daha önceki dönemde devlet eliyle şekillenen, korumacı politikalarla büyüyen ve görece kapalı bir iç pazar içinde gelişen sermaye yapısı, bu tarihten itibaren emperyalist kapitalizmin neoliberal evresine daha doğrudan eklemlenen bir modele yöneldi.
12 Eylül 1980 darbesi bu dönüşümün siyasal zeminini oluşturdu. Darbe, siyasal alanı yeniden düzenlemenin yanında emek-sermaye ilişkilerini, sendikal yapıyı ve devletin ekonomik rolünü de köklü biçimde değiştirdi. Bu yeni dönemin ekonomik çerçevesi ise kısa süre sonra Turgut Özal tarafından uygulamaya konulan neoliberal politikalarla netleşti.
Bu dönüşümün en belirgin özelliği, devletin ekonomik üretimdeki doğrudan rolünün geri çekilmesi ve piyasa mekanizmalarının belirleyici hale gelmesiydi. Ancak bu “geri çekilme” sermayenin zayıflaması anlamına gelmedi; tam tersine, sermaye birikimi yeni bir aşamaya geçti. Devlet artık üretici değil, düzenleyici ve yeniden dağıtıcı bir aktör haline gelirken, büyük sermaye grupları bu yeni yapının en güçlü kazananları oldu.
Bu süreçte en önemli adımlardan biri özelleştirmelerdir. Cumhuriyetin erken döneminde kamu yatırımlarıyla kurulan ve uzun yıllar boyunca devletin doğrudan kontrolünde kalan sanayi ve altyapı işletmeleri, giderek özel sermayeye devredildi. Bu devir süreci, mülkiyetin el değiştirmesinin yanında, kamusal birikimin belirli sermaye gruplarına aktarılması anlamına geliyordu.
Özellikle enerji, sanayi ve altyapı alanlarında gerçekleşen özelleştirmeler, Türkiye’de büyük sermayenin ölçeğini ve yoğunlaşmasını çarpıcı biçimde artırdı. Daha önce devletin yatırım kapasitesiyle yürüyen alanlar, artık büyük holdinglerin kâr alanlarına dönüştü. Bu dönüşüm, sermaye birikiminin niteliğini de değiştirdi; üretimden ziyade varlık devralmaya dayalı bir büyüme modeli öne çıktı.
Bu yeni dönemde Türkiye sermayesi, yalnızca iç pazara bağlı bir yapı olmaktan çıkarak finansal piyasalarla daha sıkı ilişki kuran, dış kaynak akışlarına daha bağımlı ve küresel sermaye hareketlerine daha açık bir biçime evrildi. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, borçlanma mekanizmalarının genişlemesi ve finansal sistemin derinleşmesi, büyük sermaye gruplarının küresel sistemle bağını daha da güçlendirdi.
Bu bağlamda Koç gibi büyük holding yapıları da bu dönüşümden doğrudan etkilendi ve aynı zamanda bu dönüşümün başlıca kazananları arasında yer aldı. Daha önceki dönemlerde kamu-özel ortaklıkları ve iç pazar dinamikleri üzerinden büyüyen sermaye yapısı, 1980 sonrasında hem özelleştirmeler hem de küresel entegrasyon yoluyla yeni bir ölçeğe ulaştı. Enerji, otomotiv, dayanıklı tüketim ve finans gibi alanlarda büyüme, artık yalnızca ulusal ekonomi içinde değil, küresel sermaye düzeniyle uyumlu bir biçimde gerçekleşti.
Bu bağlamda 1980 sonrası dönem, Türkiye’de sermayenin güç kaybettiği değil, yeniden yapılandığı bir dönemdir. Ancak bu yeniden yapılanma, emek kesimleri açısından ciddi bir maliyet yaratırken, büyük sermaye için tarihsel bir genişleme alanı açmıştır. Kamu varlıklarının el değiştirmesi, emek piyasalarının esnekleşmesi ve sosyal devlet mekanizmalarının zayıflaması, bu yeni birikim rejiminin temel unsurlarıdır.
Özelleştirme ve sermaye birikimi
1980 sonrasında başlayan dönüşümün en görünür ve en belirleyici ayağı, kamu varlıklarının özel sermayeye devredilmesi oldu. Bu süreç, cumhuriyet boyunca kamu eliyle oluşturulmuş birikimin yeniden dağıtılması olarak okunmalıdır. Çünkü özelleştirme, sıfırdan bir piyasa yaratmaktan çok, zaten var olan üretim kapasitesinin mülkiyetini değiştiren bir mekanizma işlevi gördü.
Türkiye’de kamu iktisadi teşebbüsleri, özellikle sanayi ve enerji alanlarında, uzun yıllar boyunca hem üretimin hem de sermaye birikiminin temel taşıydı. Ancak 1980 sonrası neoliberal yönelimle birlikte bu yapılar giderek “verimsiz”, “yük” ya da “piyasa dışı” olarak tanımlanmaya başlandı. Bu söylemsel dönüşüm, aynı zamanda mülkiyet dönüşümünün ideolojik zeminini oluşturdu.
12 Eylül 1980 darbesi sonrası kurulan yeni ekonomik düzen, devletin üretici rolünü geri çekerek sermayenin hareket alanını genişletti. Bu genişleme, özel sektörün büyümesinin yanında, daha önce kamusal olan stratejik alanların sermaye birikimi için yeni kâr alanlarına dönüştürülmesi anlamına geliyordu.
Özelleştirme sürecinin en kritik sonucu, sermaye birikiminin niteliğinde yaşanan değişim oldu. Artık büyüme yalnızca üretim kapasitesinin artışıyla değil, varlık edinimiyle, yani mevcut kamusal değerlerin özel mülkiyete aktarılmasıyla gerçekleşiyordu. Bu durum, sermaye sınıfının tarihsel olarak en güçlü genişleme evrelerinden birini oluşturdu.
Bu dönemde büyük holdingler, kamusal varlıkların alıcısı ve yöneticisi olarak da konumlandı. Enerji, petrokimya, otomotiv ve altyapı gibi stratejik alanlarda gerçekleşen devirler, sermaye yoğunlaşmasını hızlandırdı ve büyük grupların ekonomideki ağırlığını daha da artırdı.
Bu çerçevede Koç gibi büyük sermaye yapıları, özelleştirme sürecinin aktif aktörleri oldu. Özellikle enerji ve sanayi alanlarındaki stratejik satın almalar, Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanmasının bir parçasıydı. Tüpraş gibi kritik önemdeki bir kamu varlığının özel sermaye kontrolüne geçmesi, bu dönüşümün sembolik olduğu kadar yapısal bir örneğidir.
Bu tür devirler, Türkiye sermayesinin dünya kapitalizmi içindeki konumuyla da doğrudan ilişkilidir. Çünkü özelleştirme süreci yalnızca iç politik bir tercih değil, uluslararası finans kuruluşlarının, kredi mekanizmalarının ve neoliberal politika çerçevelerinin yönlendirdiği bir dönüşüm olarak şekillendi. Bu nedenle Türkiye’de özelleştirme, yerel bir ekonomik reformdan ziyade küresel birikim rejiminin yerel düzeydeki uygulaması olarak değerlendirilebilir.
Bu yeni dönemde sermaye birikimi giderek daha az üretim kapasitesine, daha çok finansal güç ve varlık edinimine dayanır hale geldi. Devletin çekildiği alanlarda sermaye, üretimin yanında kamusal altyapıyı, stratejik sektörleri ve uzun vadeli gelir akışlarını da kontrol etmeye başladı.
Bu genişleme aynı zamanda yeni bir çelişkiyi de beraberinde getirdi. Sermaye büyüdükçe, ekonomik yapı daha kırılganlaştı. Çünkü üretim kapasitesi küresel tedarik zincirlerine, finansman ise uluslararası sermaye akımlarına daha bağımlı hale geldi. Söz konusu genişleme, yalnızca ekonomik ve finansal alanlarla sınırlı kalmayıp üretim süreçlerinin doğayla kurduğu ilişkiyi de yeniden şekillendirdi.
Bu çerçevede büyük sermaye gruplarının faaliyet alanı sanayi üretimiyle sınırlı kalmadı. Enerji, madencilikle bağlantılı tedarik zincirleri, altyapı projeleri ve doğal kaynak kullanımına dayalı yatırımlar, sermaye birikiminin ekolojik boyutunu da görünür kıldı. Türkiye kapitalizminin tarihsel gelişimi içinde sermaye birikimi ile doğal kaynakların yoğun kullanımı arasındaki ilişki, çoğu zaman kamusal fayda söylemi altında görünmez kılınmış; çevresel maliyetler geniş toplumsal kesimlere ve ekosistemlere yayılmıştır. Bu nedenle sermaye sınıfının tarihini yalnızca ekonomik ve siyasal ilişkiler üzerinden değil, aynı zamanda doğayla kurduğu tahakküm ilişkisi üzerinden de değerlendirmek gerekir.
Sermayenin meşruiyet üretimi
Türkiye kapitalizminin en dikkat çekici özelliklerinden biri, büyük sermayenin varlığının her zaman ekonomik bir gerçeklik olmasına rağmen, çoğu zaman siyasal ve toplumsal tartışmalarda doğrudan bir “sınıf ilişkisi” olarak ele alınmamasıdır. Sermaye, günlük dilde çoğunlukla “iş dünyası”, “yatırımcı”, “üretici”, “sanayici” gibi nötr çağrışım yapan kavramlarla ifade edilir. Bu kavramlar, sermaye ilişkilerinin sınıfsal niteliğini yumuşatarak teknik ve tarafsız bir çerçeveye taşır.
Bu durum tesadüfi değildir. Kapitalist sistemlerde sermaye yalnızca ekonomik gücünü değil, bu gücü nasıl görünür kılacağını ya da nasıl görünmez hale getireceğini de yönetir. Türkiye örneğinde bu mekanizma, özellikle 1980 sonrası dönemde daha belirgin hale gelmiştir. Neoliberal dönüşümle birlikte ekonomik dil teknikleşmiş, siyasal ekonomi yerini “piyasa dinamikleri”, “rekabet gücü”, “yatırım ortamı” gibi kavramlara bırakmıştır.
Bu dönüşüm, sermaye birikiminin toplumsal algısını da değiştirmiştir. Büyük şirketler artık sadece üretim yapan yapılar olarak değil, “ülke ekonomisinin lokomotifi”, “ihracatın taşıyıcısı” ya da “istihdamın teminatı” gibi rollerle tanımlanır hale gelmiştir. Bu söylem, sermaye sınıfının ekonomik gücünü toplumsal bir zorunluluk ve hatta ortak fayda olarak gösterir.
Oysa bu tablo, aynı zamanda görünmez kılma mekanizmasını da içerir. Çünkü sermayenin büyümesi ile emek gücü üzerindeki baskı arasındaki ilişki çoğu zaman bu nötr dilin gölgesinde kalır. Üretim süreçlerinin nasıl örgütlendiği, kârın nasıl dağıtıldığı ve riskin kime yüklendiği gibi temel sorular, yönlendirilmiş söylemin içinde geri plana itilir.
Bu noktada büyük sermaye gruplarının kamuoyuyla kurduğu ilişkinin önemi artar. Medya, reklam, sponsorluklar ve kurumsal iletişim stratejileri yalnızca tanıtım araçları değildir; aynı zamanda sermayenin toplumsal meşruiyetini yeniden üreten mekanizmalardır. Büyük holdingler hem ekonomik aktörler olarak hem de kültürel ve kamusal alanın düzenleyicileri olarak görünür hale gelir.
Bu durum, sermayenin ideolojik bir güç olarak da işlediğini gösterir. Çünkü hangi kavramlarla konuştuğumuz, hangi soruları meşru saydığımız ve hangi ekonomik ilişkileri “doğal” kabul ettiğimiz, doğrudan sınıfsal güç ilişkileriyle bağlantılıdır.
Türkiye’de bu ideolojik çerçeve, özellikle büyük sermaye ile devlet arasındaki tarihsel yakınlık sayesinde daha da güçlenmiştir. Devletin kurucu rolüyle büyüyen sermaye, zaman içinde devletin ekonomik söylemini de büyük ölçüde şekillendiren bir konuma gelmiştir.
Sermaye sınıfının yüzyılı
Türkiye kapitalizminin yüz yıllık hikâyesine bütünlüklü bakıldığında, devlet ile sermaye arasındaki ilişki ne basit bir karşıtlık ne de salt bir uyum ilişkisi olarak okunabilir. Daha doğru ifade, bu iki yapının tarih boyunca birbirini üreterek, dönüştürerek ve yeniden tanımlayarak ilerlemiş olmasıdır. Bu nedenle büyük sermaye gruplarının tarihi, aynı zamanda devletin ekonomik ve siyasal dönüşüm tarihidir.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında devlet, siyasal bir egemenlik aygıtı olmanın yanında ekonomik bir kurucu aktördü. Sermaye sınıfı bu süreçte kendiliğinden ortaya çıkan bir olgu değil, devletin ekonomik öncelikleri doğrultusunda şekillenen bir yapı olarak gelişti. Bu nedenle Türkiye’de büyük sermayenin oluşumu, başından itibaren devletin müdahalesi, yönlendirmesi ve koruması ile iç içe geçti.
Zaman içinde bu ilişki biçimi değişti, ancak ortadan kalkmadı. Devletin ekonomik rolü farklı dönemlerde genişledi ya da daraldı; fakat sermaye ile kurduğu kurucu bağ hiçbir zaman kopmadı. Bu bağ, siyasal rejim değişikliklerine rağmen süreklilik gösterdi. Farklı hükümetler, farklı ekonomik programlar ve farklı ideolojik yönelimler, bu ilişkinin temel yapısını ortadan kaldırmadı; yalnızca biçimini değiştirdi.
Bu süreklilik içinde büyük sermaye grupları hem ekonomik aktörler olarak hem de devletin ekonomik karar mekanizmalarıyla iç içe geçmiş yapılar olarak konumlandı. Bu durum, sermayenin siyasal iktidarlardan bağımsız olduğu anlamına gelmez; tam tersine, farklı iktidarlarla uyum kurabilme kapasitesi üzerinden varlığını sürdürdüğünü gösterir.
Bu noktada Koç gibi büyük sermaye yapıları, Türkiye kapitalizminin tarihsel yoğunlaşmasını görünür kılan örnekler haline gelir. Bir yandan cumhuriyetin kurucu ekonomik yapısı içinde büyüyen, diğer yandan küresel kapitalist sistemle entegre olan bu tür yapılar, devlet-sermaye ilişkisinin somutlaştığı alanlardır.
Ortaya koyduğumuz bu tabloyu “ulusal bir başarı hikâyesi” olarak okumak, çeşitli açılardan eksik ve yanıltıcı olur. Çünkü bu sermaye birikimi, aynı zamanda dünya kapitalizminin hiyerarşik yapısı içinde gerçekleşmiştir. Türkiye sermayesi, bu yapının belirlediği sınırlar içinde hareket eden, zaman zaman genişleyen ama yapısal olarak bağımlı kalan bir konumda gelişmiştir.
Bu nedenle Türkiye kapitalizmini anlamak, yalnızca devletin veya yalnızca sermayenin tarihine bakmakla mümkün değildir. Asıl mesele, bu iki yapının birlikte nasıl bir ekonomik düzen ürettiğini ve bu düzenin hangi küresel sistem içinde var olduğunu kavramaktır.
Koç örneği bu açıdan bir istisna değil, yapısal bir kesittir. Bir sermaye grubunun yüz yıllık hikâyesi, aynı zamanda Türkiye kapitalizminin devletle kurduğu ilişkiyi, emperyalist dünya sistemiyle kurduğu bağımlılık ilişkilerini ve bu iki eksen arasında geliştirdiği uyum kapasitesini görünür kılar.
Özetle Koç aynasına bakıldığında görülen şey yalnızca bir holdingin yüz yılı değil, Türkiye kapitalizminin yüz yıllık yapısal sürekliliğidir. Devletin kurucu rolü, sermayenin birikim kapasitesi ve küresel sistemin belirleyiciliği aynı çerçevede birleşir. Ve bu birleşim, tekil aktörlerin hikâyesinden çok daha geniş bir tarihsel yapıyı, sınıfsal olarak şekillenmiş, ulusal ölçekte kurulmuş ve küresel ölçekte konumlanmış bir kapitalist düzeni görünür kılar.
Devrimci Hareket
8 Haziran 2026