• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Çarşamba, Haziran 10, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

Mutlak butlan ve solun yöntem krizi

Siyasal magazinleşme ve perspektif kaybı

Bugün siyasal alan, olağanüstü bir baskı altındadır; bu baskı ve saldırının boyutlarından biri de düşünsel parçalanmadır. Yaşanan hemen her gelişme giderek daha dar bir düzlemde, kişiler, klikler, kulisler ve gündelik siyasal manevralar üzerinden okunuyor. “Mutlak butlan” kararıyla birlikte ortaya saçılan tablo da bunun tipik örneğiydi. Günler boyunca tartışılan şey, hangi grubun hangi hamleyi yaptığı, kimin tasfiye edilmek istendiği, hangi siyasetçinin ne hesapladığı vb. oldu. Siyasal analiz yerini siyasal magazin diline bıraktı. Olayların tarihsel ve sınıfsal bağlamı parçalandı; bütün kayboldu. Böylece rejimin dönüşümü, devlet biçiminin yeniden yapılanması ve sermaye düzeninin ihtiyaçları görünmez hale gelirken, siyaset yalnızca kişiler arasındaki irade savaşına indirgenmiş oldu.

Gerçekte ise Marksist yöntem açısından mesele tam tersinden kurulmalıdır. Çünkü siyasal olaylar, tek tek aktörlerin niyetlerinden çok, onları mümkün hale getiren maddi ilişkiler içinde anlam kazanır. Devletin hukuk aracılığıyla siyasal alanı yeniden düzenlemesi, yalnızca iktidarın otoriter hevesleriyle açıklanamaz. Bu süreç, kapitalizmin tarihsel kriz koşullarında sermaye düzeninin toplumu hangi araçlarla yönetmeye çalıştığı sorusuyla birlikte ele alınmalıdır. Bugün yargı kararlarından parti içi operasyonlara, temsil mekanizmalarının aşındırılmasından olağanüstü yönetim tekniklerinin kalıcılaşmasına kadar uzanan tablo; münferit değil, bütünlüklü bir rejim dönüşümünün parçalarıdır.

Ne var ki bu bütünsellik sadece düzen içi siyasette değil, kendisini antiemperyalist ya da sol olarak tanımlayan çevrelerde de çoğu zaman kaybolmaktadır. Sınıfsal çözümlemenin yerini tarihsel romantizm, maddi ilişkilerin yerini soyut “büyük resim” anlatıları almaktadır. Emperyalizm, kapitalizmin güncel örgütlenme biçimini açıklayan tarihsel bir ilişki olmaktan çıkarılıp, neredeyse yüz yıl boyunca değişmeden kalan dış müdahalelerin sürekliliği gibi ele alınmaktadır. Böylece bugünün somut sınıf ilişkileri yerine, donmuş tarihsel semboller dolaşıma sokulmaktadır.

“Kurtuluş Savaşı’nın rövanşı”, “Cumhuriyet’i yıkma planı”, “Atatürk sonrası kesintisiz kuşatma” gibi anlatılar ilk bakışta antiemperyalist bir içerik taşıyor görünse de çoğu zaman emperyalizmin bugünkü maddi gerçekliğini görünmez hale getirmektedir. Çünkü emperyalizm artık yalnızca dışarıdan dayatılan diplomatik ya da askeri müdahalelerden ibaret değildir. Bugünün emperyalist kapitalizmi; finansal bağımlılık ilişkileriyle, borç mekanizmalarıyla, küresel üretim zincirleriyle, enerji ve lojistik koridorlarıyla, veri tekelleriyle, güvenlik rejimleriyle ve faşist devlet biçimleriyle işlemektedir. Emekçi sınıfların mülksüzleştirilmesi, güvencesizleştirilmesi ve siyasal olarak atomize edilmesi, bu küresel yeniden yapılanmanın asli parçalarıdır.

Dolayısıyla mesele, yüz yıl önce yarım kalmış bir hesabın bugünkü rövanşı değildir. Asıl mesele, kapitalizmin derinleşen kriz çağında sermaye düzeninin toplumu daha sert yönetim teknikleriyle yeniden disipline etmeye yönelmesidir. Bugün siyasal alanın daraltılması, temsil mekanizmalarının etkisizleştirilmesi ve hukukun doğrudan siyasal müdahale aracına dönüşmesi; geçmişin hesaplaşmalarından çok, günümüz kapitalizminin ihtiyaçlarıyla ilgilidir. Tam da bu nedenle, yaşanan süreci tarihsel bir nostaljiyle değil, sınıf ilişkilerinin bugünkü hareketi içinde kavramak gerekir.

“Büyük resim” söylemi ve emperyalizmin soyutlaştırılması

Türkiye’de siyasal kriz dönemlerinde en hızlı dolaşıma sokulan kavramlardan biri “büyük resim”dir. Neredeyse her gelişme, görünürdeki aktörlerin ötesinde çalışan daha üst bir planın parçası olarak açıklanır. Yargı kararları, parti içi çatışmalar, anayasa tartışmaları, ekonomik krizler, toplumsal gerilimler ya da devlet içi saflaşmalar çoğu zaman tek merkezden yürütülen tarihsel bir kuşatma stratejisinin parçaları biçiminde yorumlanır. Böylece siyasal süreçler, somut sınıf ilişkileri ve maddi çelişkiler içinde değil, soyut jeopolitik niyetler üzerinden okunmaya başlanır.

Bu yaklaşım ilk bakışta güçlü bir tarihsel perspektif taşıyor gibi görünür. Çünkü kendisini günlük siyasetin yüzeysel akışına teslim etmeyen, olayların arkasındaki süreklilikleri arayan bir tutum olarak sunar. Ancak tam da burada ciddi bir yöntemsel arıza ortaya çıkar. Tarihsel süreklilik arayışı ile tarihin donmuş bir tekrar olarak kavranması aynı şey değildir. Marksist yöntem açısından tarih, değişmeyen niyetlerin sahnesi değil; üretim ilişkilerinin, sınıf mücadelelerinin ve maddi güç dengelerinin sürekli yeniden biçimlendirdiği hareketli bir süreçtir.

Tam da bu bağlamda “yüzyıllık plan”, “Lozan’ın rövanşı”, “Atatürk sonrası kesintisiz kuşatma” gibi anlatılar, bugünün kapitalist ilişkilerini çoğu zaman tarihin durağan sembolleri içinde eritmektedir. Böylece emperyalizm, belirli sermaye ilişkilerinin dünya ölçeğindeki örgütlenmesi olmaktan çıkıp, adeta devlet üstü gizemli bir iradeye dönüşmektedir. Sermaye sınıfları, finansal mekanizmalar, üretim ilişkileri, bölgesel kapitalist rekabetler ve neoliberal dönüşüm süreçleri görünmez hale gelirken; bütün açıklama “dış güçlerin planı” düzeyine sıkışmaktadır.

Bu soyutlaştırmanın en önemli sonucu, emperyalizmin bugünkü maddi işleyişinin gözden kaçırılmasıdır. Çünkü günümüz emperyalizmi yalnızca askeri müdahalelerle ya da diplomatik baskılarla işlememektedir. Asıl belirleyici olan; küresel finans ağları, borç bağımlılığı, uluslararası sermaye hareketleri, enerji koridorları, teknoloji tekelleri, veri denetimi, savaş ekonomisi ve esnek emek rejimleriyle kurulan yeni tahakküm biçimleridir. Bugün emekçi sınıfların yaşadığı yoksullaşma, güvencesizlik ve mülksüzleşme; yalnızca ulusal egemenliğe dönük dış tehditlerle değil, kapitalizmin küresel yeniden yapılanmasıyla ilişkilidir.

Bu nedenle emperyalizmi yalnızca “Türkiye’ye yönelik dış müdahale planları” düzeyinde ele almak, paradoksal biçimde sermaye düzeninin bugünkü saldırılarını görünmez hale getirebilir. Çünkü bu yaklaşımda sorun çoğu zaman “ulus devletin zayıflatılması” olarak tanımlanırken, aynı ulus devlet içindeki sınıfsal tahakküm ilişkileri geri plana düşmektedir. Oysa bugün devlet biçimlerinin dönüşümü, yalnızca dış baskılarla değil; doğrudan sermaye birikim modelinin ihtiyaçlarıyla bağlantılıdır. Kriz koşullarına uygun baskı ve yönetim tekniklerinin yaygınlaşması, merkezileşme, hukuk alanının siyasal müdahale aracına dönüşmesi ve toplumsal denetim mekanizmalarının yaygınlaşması; kapitalizmin kriz dönemlerinde dünya ölçeğinde ortaya çıkan ortak eğilimlerdir.

Dolayısıyla gerçek “büyük resim”, yüz yıl boyunca değişmeden kalan komplolar değil; kapitalizmin tarihsel krizidir. Bugün yaşanan dönüşümleri anlamak için esas bakılması gereken yer, devletler arası gizli niyetlerden çok, sermaye düzeninin hangi toplumsal koşullarda hangi yönetim biçimlerine ihtiyaç duyduğudur. Çünkü kapitalizm kriz derinleştikçe yalnızca ekonomiyi değil, siyasal alanı, hukuku, toplumsal ilişkileri ve gündelik yaşamı da yeniden yapılandırmaktadır. “Mutlak butlan” gibi kararlar da tam bu yeniden yapılanmanın siyasal görünümlerinden biridir.

Düzen içi muhalefete yedeklenme ve siyasal ölçü kaybı

19 Mart süreci sonrasında ortaya çıkan tablo, Türkiye’de baskı ve zorun yalnızca belirli kişilere dönük bir operasyon olarak okunamayacağını bir kez daha göstermiştir. İmamoğlu’nun tutuklanması etrafında şekillenen siyasal müdahale, tekil bir siyasetçiye yönelik hukuki tasarruf olmanın ötesinde; siyasal alanın bütününe dönük yeniden dizayn sürecinin parçasıydı. Bu nedenle mesele hiçbir zaman yalnızca İmamoğlu olmadı. Asıl mesele, temsil mekanizmalarının giderek daha kırılgan hale gelmesi ve devlet aygıtının siyasal alan üzerindeki doğrudan belirleyiciliğinin genişlemesiydi.

Ancak tam da bu noktada, sol içinde tekrar eden ciddi bir yöntem sorunu ortaya çıkmaktadır. Siyasal müdahalelerin yapısal karakterini görmek yerine, süreç giderek bireysel figürler üzerinden okunmaya başlanmaktadır. Daha önce İmamoğlu merkezli biçimde gelişen kişiselleştirme eğilimi, bugün benzer şekilde Özgür Özel figürü etrafında yeniden üretilmektedir. Böylece rejim krizinin sınıfsal ve yapısal boyutu geri plana düşerken, siyasal süreç belirli liderlerin iradesi ve “cesareti” üzerinden açıklanmaktadır.

Oysa Marksist açıdan belirleyici olan, belirli aktörlerin kişisel özellikleri değil; onların temsil ettiği sınıfsal ve siyasal konumdur. CHP, tarihsel ve güncel karakteri itibariyle bir düzen partisidir. Sermaye düzeniyle, holdinglerle ve kapitalist üretim ilişkileriyle yapısal bir karşıtlık içinde değildir. Bu gerçeği görmek için kapsamlı teorik soyutlamalara değil sınıf siyasetinin en temel kavrayışlarına sahip olmak yeterlidir. Dolayısıyla devletin siyasal alanı daraltan müdahalelerine karşı aynı sokakta bulunmak ile düzen içi muhalefeti siyasal olarak idealize etmek arasında niteliksel bir fark vardır.

Bugün solda ortaya çıkan temel risklerden biri, fiili dayanışma ile politik yedeklenme arasındaki sınırın bulanıklaşmasıdır. Elbette siyasal baskılar karşısında ortak demokratik refleksler gelişebilir; baskıya uğrayan toplumsal kesimlerle yan yana mücadele etmek tarihsel olarak meşru ve gerekli olabilir. Ancak bu durum, düzen içi muhalefetin siyasal hattının sol açısından ölçü haline gelmesi anlamına gelmemelidir. Çünkü tam da bu noktada bağımsız sınıf perspektifi aşınmaya başlar.

Anımsanacak olursa 1980 öncesinde yükselen devrimci dalga, düzen siyasetini soldan basınç altına alabilmişti. CHP’nin kimi dönemlerde görece daha “sol” pozisyonlar almak zorunda kalmasının nedeni, kendi iç dönüşümünden çok, dışarıdaki güçlü sınıf hareketiydi. Bugün ise tersine işleyen bir tablo ortaya çıkmaktadır. Devrimci ve sosyalist yapıların bir bölümü, düzen içi muhalefetin sınırları içinde düşünmeye başlamaktadır. Böylece CHP, sola doğru çekilen bir parti olmaktan çok; solun siyasal ölçülerini belirleyen merkezî bir referansa dönüşmektedir.

Bu durum yalnızca taktik bir yakınlaşma problemi değildir; aynı zamanda yöntemsel bir çözülmedir. Çünkü bağımsız sınıf perspektifi zayıfladıkça, siyasal analiz giderek “hangi lider daha demokrat”, “hangi figür daha cesur” gibi liberal siyaset kategorilerine sıkışmaktadır. Sermaye düzeninin yapısal sınırları görünmez hale gelirken, siyasal mücadele kişisel liderlik performanslarına indirgenmekte; burjuva aktörlere abartılı önem atfetme ve hatta öykünme artmaktadır.

Halbuki mesele, belirli burjuva siyasetçilerin niyetlerinden çok daha derindir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, düzen içi muhalefetin sınırlarına eklemlenmek değil; faşizmin derinleşmesi ile sermaye düzeni arasındaki bağı görünür kılabilen bağımsız bir sınıf hattının yeniden kurulabilmesidir. Çünkü siyasal alan daralırken asıl kaybedilen şey yalnızca seçim rekabeti değil, emekçi sınıfların kendi tarihsel çıkarları doğrultusunda bağımsız müdahale kapasitesidir.

Sonuç yerine

Bugün Türkiye’de siyasal alanın daralması, hukukun doğrudan siyasal müdahale aracına dönüşmesi ve faşist devlet biçiminin derinleşmesi; yalnızca belirli aktörlerin tercihleriyle açıklanabilecek süreçler değildir. Bunlar, kapitalizmin kriz koşullarında sermaye düzeninin toplumu daha yoğun denetim mekanizmalarıyla yeniden organize etme yöneliminin parçalarıdır. Bu nedenle yaşanan her siyasal müdahaleyi kişisel hesaplaşmalar ya da tarihsel komplolar düzeyinde okumak, sürecin sınıfsal niteliğini görünmez hale getirmektedir.

Tam da bu noktada sol açısından temel mesele, düzen içi siyasal figürlere dönük duygusal yakınlıklar ya da soyut “büyük resim” anlatıları değil; bağımsız sınıf perspektifinin yeniden kurulabilmesidir. Çünkü siyasal kriz dönemlerinde düzen siyaseti, yalnızca toplumu değil, muhalefetin düşünme biçimlerini de kendi sınırları içine çekmeye çalışır. Bugünkü yöntem sorununun özü de budur. Siyasal süreçler giderek daha fazla liderler, niyetler ve gündelik manevralar üzerinden okunurken; sermaye düzeninin yapısal hareketi arka plana düşmektedir.

Oysa Marksist yöntem açısından belirleyici olan, tek tek aktörlerin iradesi değil; bu iradeleri mümkün kılan maddi ilişkiler ve sınıfsal güç dengeleridir. Gerçek siyasal açıklama da tam burada başlar. Çünkü mesele yalnızca kimin tasfiye edildiği değil; kapitalist kriz çağında devletin, hukukun ve siyasal alanın hangi toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden biçimlendirildiğidir.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey ne düzen içi muhalefete eklemlenmek ne de tarihin donmuş sembolleri içinde teselli aramaktır. Asıl ihtiyaç, sermaye düzeninin güncel işleyişini kavrayabilen ve emekçi sınıfların bağımsız siyasal hattını yeniden kurabilen bir yöntemsel açıklığa sahip olmaktır.

Devrimci Hareket

26 Mayıs 2026

 

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
[email protected]

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi