• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Pazar, Haziran 28, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

NATO zirvesi ile iç siyasal baskılar aynı sınıfsal bütünün parçasıdır

NATO zirvesi öncesi baskı dalgası tesadüf değildir

NATO zirvesi öncesinde ülkede estirilen yeni tutuklama furyası, belediyelere yönelik operasyonlar, kayyum uygulamaları, yargının açık biçimde siyasal iktidarın sopasına dönüştürülmesi, burjuva siyasal zeminde seçilmiş iradeyi etkisizleştirmeye dönük müdahaleler, vekil transferleri ve parlamenter alanın yeniden dizayn edilmesine yönelik girişimler birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunların tümü, Türkiye’de egemen sınıfların siyasal iktidarı yeniden tahkim etme çabasının farklı görünümleridir.

Bugün yaşananları; hukuk devleti ilkesinin zayıflaması, demokrasinin gerilemesi ya da iktidarın otoriterleşmesi biçiminde açıklamak eksik kalmaktadır. Çünkü sorun yalnızca iktidarın tercihleriyle ilgili değildir. Devletin bütün temel kurumlarının, sermaye egemenliğinin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi söz konusudur. Yargıdan kolluk kuvvetlerine, seçim hukukundan yerel yönetimlere kadar uzanan müdahaleler, sermaye devletinin kriz koşullarında yeniden yapılandırılmasının parçalarıdır.

Türkiye kapitalizmi uzun süredir derinleşen ekonomik kriz, yüksek enflasyon, gelir dağılımındaki bozulma, emekçilerin yoksullaşması ve siyasal meşruiyet krizini aynı anda yaşamaktadır. Bu koşullarda egemen sınıflar açısından toplumsal rızanın üretimi giderek zorlaşmakta, rızanın yerini giderek daha fazla zor almaktadır. Tam da bu nedenle siyasal baskılar istisnai uygulamalar olmaktan çıkmakta, devlet yönetiminin kalıcı araçları haline gelmektedir.

Dolayısıyla NATO zirvesi öncesinde yoğunlaşan operasyonlar, yalnızca güncel siyasal hesaplarla açıklanamaz. Bunlar hem içeride sermaye düzeninin ihtiyaçlarının hem de Türkiye’nin uluslararası sistem içerisindeki konumunun gerektirdiği siyasal dizaynın parçaları olarak değerlendirilmelidir.

Faşizm süreklileşmiş bir devlet biçimidir

Türkiye’de uzun yıllar içerisinde adım adım kurumsallaştırılan ve derinleşerek açık biçimler alan faşist rejim, süreklilik göstermektedir. Tutuklamalar, kayyumlar, grev yasakları, sendikal baskılar, ifade özgürlüğünün sınırlandırılması, gazetecilerin, akademisyenlerin ve siyasetçilerin yargı yoluyla susturulması birbirinden kopuk uygulamalar değildir. Bunlar sermaye devletinin faşist karakterinin farklı tezahürleridir.

Bugün hedef alınan yalnızca belirli siyasal partiler ya da muhalif kişiler değildir. Asıl hedef, işçi sınıfının, emekçilerin, gençliğin ve ezilen halk kesimlerinin örgütlü mücadele olanaklarını sınırlandırmak; ekonomik krizin yaratacağı toplumsal tepkiyi daha ortaya çıkmadan bastırmaktır. Çünkü sermaye düzeni açısından en büyük tehlike, emekçi sınıfların bağımsız siyasal örgütlenmesidir.

Faşist devlet biçimi tam da bu nedenle yalnızca siyasal baskı üretmez; aynı zamanda sermayenin ihtiyaç duyduğu sömürü koşullarını güvence altına alır.

Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı ve NATO’nun güncel rolü

Türkiye kapitalizmi, tarihsel gelişimi boyunca emperyalist sistemle kurduğu bağımlılık ilişkileri içinde şekillenmiştir. Dış finansman, uluslararası kredi mekanizmaları, yabancı sermaye girişleri, teknoloji bağımlılığı ve askeri ittifaklar bu yapının temel unsurlarıdır. Bu nedenle Türkiye’nin siyasal yönelimleri salt iç dinamiklerle açıklanamaz.

NATO üyeliği de yalnızca askeri bir tercih değildir. NATO, emperyalist kapitalist sistemin askeri ve siyasal örgütlenmesinin temel araçlarından biridir. Türkiye egemen sınıfları açısından NATO üyeliği, emperyalist sistem içerisindeki konumun güvence altına alınmasının önemli dayanaklarından biri olmayı sürdürmektedir.

NATO’nun bugünkü işlevi, Soğuk Savaş dönemindeki rolünün ötesine geçmiştir. Günümüzde dünya, emperyalist güçler arasında sertleşerek boyutlanan bir paylaşım ve hegemonya mücadelesi yaşamaktadır. Enerji kaynakları, ticaret yolları, kritik madenler, teknoloji alanındaki rekabet ve bölgesel nüfuz mücadeleleri uluslararası sistemi yeni bir paylaşım dönemine sokmuştur. Bu koşullarda NATO, yalnızca bir savunma ittifakı değil; ABD eksenli emperyalist blokun siyasal, askeri ve ekonomik çıkarlarını koruyan küresel bir müdahale mekanizması olarak hareket etmektedir.

Avrupa’nın yeniden silahlandırılması, askeri harcamaların olağanüstü artırılması, savaş ekonomisinin kalıcı hale getirilmesi, vekâlet savaşlarının yaygınlaşması ve yeni askeri üslerin oluşturulması bu sürecin parçalarıdır. Emperyalist sistem, derinleşen ekonomik krizlerini aynı zamanda militarizm yoluyla aşmaya çalışmaktadır. Silah sanayii sermayesi için savaş yeni kâr alanları yaratırken, halklar ise yoksulluk, göç ve yıkımla karşı karşıya bırakılmaktadır.

Türkiye ise Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun kesişim noktasındaki jeostratejik konumu nedeniyle bu yeni dönemde NATO açısından daha da önemli hale gelmiştir. Dolayısıyla NATO zirveleri yalnızca diplomatik toplantılar değildir; emperyalist sistemin bölgesel stratejilerinin güncellendiği siyasal merkezlerdir.

İçeride yaratılmak istenen “istikrar” görüntüsü de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Emperyalist merkezler açısından öngörülebilir bir siyasal yapı, sermaye hareketlerinin güvenliği, askeri iş birliğinin kesintisiz sürdürülmesi ve bölgesel operasyonların istikrarı büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle içerideki baskı rejimi ile dışarıdaki emperyalist stratejiler birbirini tamamlayan süreçler olarak işlemektedir.

Yeni sömürge düzeninde devletin işlevi

Türkiye’deki sermaye sınıfı, emperyalist sistemle kurduğu bağımlılık ilişkileri üzerinden büyümüş ve siyasal egemenliğini bu ilişkiler içerisinde yeniden üretmiştir. Bu nedenle devlet aygıtı yalnızca içerde sınıf mücadelesini bastıran bir mekanizma değildir; aynı zamanda emperyalist bağımlılık ilişkilerinin sürekliliğini sağlayan temel siyasal araçlardan biridir.

Ekonomik krizlerin bedeli genelde halklara, özelde işçi sınıfına ödetilirken; özelleştirmeler sürdürülürken, kamu kaynakları sermayeye aktarılırken, vergide adaletsizlik derinleşirken ve emekçilerin tarihsel kazanımları tasfiye edilirken baskı aygıtlarının güçlendirilmesi rastlantı değildir. Sermaye birikim modeli ile devlet baskısı aynı sürecin iki tamamlayıcı unsurudur.

Yeni sömürge ilişkileri yalnızca ekonomik bağımlılık anlamına gelmez. Siyasal karar alma mekanizmalarından güvenlik politikalarına, dış politikadan ekonomik planlamaya kadar geniş bir alanda emperyalist sistemin ihtiyaçları belirleyici hale gelmektedir. Egemen sınıfların “milli çıkar” söylemi ise çoğu zaman emperyalist sistem içindeki pazarlıklarının ideolojik örtüsünden başka bir anlam taşımamaktadır.

NATO zirvesi ile iç siyasal baskılar aynı sınıfsal bütünün parçasıdır

Bugün yaşanan baskılar NATO zirvesinden bağımsız düşünülemez. Emperyalist sistem, uluslararası hegemonya mücadelesinin sertleştiği koşullarda müttefik ülkelerde siyasal istikrar, toplumsal denetim ve öngörülebilir yönetimler istemektedir.

Bu nedenle içeride muhalefetin bastırılması, yerel yönetimlerin merkezi denetim altına alınması, sendikal hareketin zayıflatılması, üniversitelerin denetlenmesi ve yargının siyasal iktidarın aracı haline getirilmesi yalnızca iç politika tercihleri değildir. Bunlar Türkiye kapitalizminin emperyalist sistem içerisindeki konumuyla doğrudan bağlantılıdır.

NATO zirvesi öncesinde hız kazanan operasyonlar, bu nedenle salt güncel siyasal gelişmeler olarak okunamaz. Bunlar, sermaye devletinin içeride toplumsal muhalefeti kontrol altına alırken dışarıda emperyalist ittifak içerisindeki yükümlülüklerini sorunsuz yerine getirme arayışının yansımalarıdır.

Çözüm, emperyalizme ve sermaye düzenine karşı birleşik mücadelededir

Mücadele, mevcut iktidarın uygulamalarına karşı hukuki itirazlarla ya da parlamenter sınırlar içerisindeki siyasal mücadeleyle sınırlanamaz. Sorun tek tek yöneticilerden, hükümetlerden veya dönemsel siyasal tercihlerden ibaret değildir. Sorun, emperyalizme bağımlı yeni sömürge kapitalizminin ve onun siyasal örgütlenmesi olan sermaye devletinin karakteridir.

Gerçek demokratikleşme, anayasal düzenlemelerle ya da seçim sonuçlarıyla sağlanamaz. Demokratikleşmenin toplumsal temeli, emperyalist bağımlılık ilişkilerinin tasfiyesi, NATO eksenli dış politika anlayışının reddedilmesi, sermaye egemenliğinin sona erdirilmesi ve emekçi sınıfların siyasal iktidar perspektifinin güçlenmesidir.

Tutuklamalar, kayyumlar, siyasal yasaklar, yargının iktidarın sopasına dönüştürülmesi, sendikal hakların sınırlandırılması ve faşist baskılar ancak bu bütünlük içinde kavrandığında gerçek nedenleri görülebilir. Emperyalizme bağımlı yeni sömürge düzeni ile faşist devlet biçimi birbirinden ayrı olgular değil; aynı sınıfsal düzenin birbirini tamamlayan iki temel unsurudur.

Bugün demokrasi, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi; işçi sınıfının öncülüğünde, emperyalizme, NATO’ya, sermaye egemenliğine ve faşist devlet biçimine karşı yürütülecek birleşik sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemez.

Devrimci Hareket

28 Haziran 2026

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
[email protected]

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi