ÖNSÖZ
Elinizdeki kitapçık, bir ÖDP dosyası değildir. ÖDP’nin, hücrelerine kadar incelenip değerlendirilmesini gerektirecek bir durumun olmadığına inanıyoruz. Aslında, kavganın ve onun ihtiyaçlarının oluşturduğu hafıza; ÖDP’nin, doğum gününde bile umut/gelişme vaadetmediğini görmeyi sağlayan bir birikime sahiptir. Bu nedenle, ÖDP’nin, “yaşam tecrübesi”nin üzerine değil, hafıza yitimi üzerine bina edildiğini söylemek abartılı olmaz.
ÖDP; içindeki bileşen çokluğu sebebiyle heterojen bir yapıya sahip olsa da, yoğunlukla yansıyan, Troçkizm ve anarşizm çağrışımlı aykırılıklar ve ehlileşmenin çeşitli renklerdeki görüntüleridir. Bilindiği gibi faşizm, devrimcileri boy hedefi haline getirirken; devrimciler, faşizmle mücadele halindeyken; kavganın dışına rastgelen alanlarda boşluklar oluşur. Kimileri, yaşamını bu boşluklarda geçirir; onlar, güneşle de karanlıkla da yüzleşmek istemezler. Kavganın sıçrayan kıvılcımları, onları rahatsız eder. Rahatlarının bozulmasını ise, çoğu kez, devrimcilere fatura ederler.
Kitapçığın ilk bölümünde yönelttiğimiz eleştiriler karşısında, “Biz ÖDP’yi kurduk; peki siz ne yaptınız, alternatifiniz ne?” biçiminde reflekslerin olabileceğini biliyoruz. Öncelikle söyleyelim ki biz, “Nasıl bir örgüt?” sorusunu yanıtlamak için ÖDP’de bir dağılma/tıkanma beklemedik. Sorunlara kendi ideolojik-politik hattımız çerçevesinde açılım getirmek; ÖDP’nin varlığından veya yokluğundan bağımsız olarak, bizler için devrimci bir görevdir. “Neler yaptığımız”a gelince; bunun böyle bir polemiğe konu edilmesini bile yanlış buluyoruz.
Kitapçığın ikinci bölümünde, daha önce yayınlanmış olan yazılara yer verdik. Bunlar, yazıldığı tarih itibarıyla değerlendirilirse, taşıdıkları anlamın daha da büyüdüğü görülecektir.
ÖDP’yi yoğun biçimde eleştirip, uzun süre dışında durduktan sonra, içine “onu devrimcileştirmek, vb.” gerekçelerle dahil olanlara ise, söyleyecek ayrı bir sözümüz yok; bir kimliğin utangaç taşıyanı olmak, kimseyi “günah”lardan muaf kılmıyor. “Devrimcileştirme” iddiasını ise komik buluyoruz.
Bu kitapçıkta, ÖDP olgusu öne çıkarılmış ise de, dikkatli ve bütünlük içinde okunduğunda, sadece ÖDP’ye değil; “açık çalışma”nın önemini abartanlara ve onu tek çalışma biçimi haline getirenlere, halkevlerini tek mekan olarak görenlere; yenilikçilik, değişim, vb. adı altında devrimci gelenek ve normları aşındırma yolunu seçenlere karşı fiili ve kuramsal bir barikat oluşturmak için önemli ipuçlarının ortaya konmuş olduğu görülecektir.
Sevgiyle kalın…
I. BÖLÜM
ÖDP; HALKIN VEYA MÜCADELENİN DEĞİL, KURUCULARININ İHTİYACIYDI BU NEDENLE, HAYAT DENEN TOPRAKTA KÖK SALMA ŞANSI BULAMADI
ÖDP’de yaşanmakta olan kaynama ve kanama, çeşitli açılardan değerlendirilebilir. Bizler, bunu kendimize vazife edinmeyi düşünmüyoruz. Ancak, birkaç noktaya işaret etmenin gerekli olduğu kanaatindeyiz. Örneğin, sol’daki her derde olduğu gibi, ÖDP’nin örgüt içi bürokrasiye, kastlaşmaya, irade dayatmasına, vb. çözüm olarak görüldüğü ve örgüt içi demokrasi meselesinin legal-illegal olmak ikilemi içine sıkıştırıldığı bilinmektedir. Aşağıdan yukarı örgütlendiği ve seçim yaptığı için bürokrasiyi aştığını zannedenler ve böyle bir kanaati, devrimci-demokrat kamuoyunda yerleştirmeye çalışanlar, özgürlük konusunda hayat tarafından sınava sokuldu. Bugün parti içinde karşılaşılan sıkıntılar gerçekte bu sınavın sonuçlarıdır.
Kuruluş aşamasında, bir karnaval havasında trene atlayıp, şarkılar ve balonlar eşliğinde yola çıkanlara; her türlü pisliği, süpürerek yok edeceğine inananlara; “biz aşağıdan yukarıya örgütleniyoruz, bizde şeflik yok” diyerek, gerçekte alternatifi olmadıkları halde, yukarıdan aşağıya örgütlenen yapılara laf atarcasına demeç verenlere; o aşamada bastıkları zeminin yapaylığını anlatamazdık. ÖDP, birilerinin ihtiyacıydı; şişirildi ve dayatıldı. Bu süreç yaşanmalı ve kendini tüketmeliydi. Şimdi ayaklar yere değiyor; neyin ne olduğunu görebilmek açısından daha uygun koşullar oluştu. Tabii, ÖDP olgusunun gerçekte sebep olduğu tahribat da daha somut örneklerle gözlenebilecek. Geçmişte, devrimcileri eleştirmek ile devrimcilere küfretmek arasındaki fark, kendini sol olarak tanımlayan çevrelerde bir netliğe sahipti. ’90 sonrasında, başkalarıyla beraber ÖDP’nin de yarattığı “küfretme meşruiyeti” sayesinde, var olan netlik yerini bulanıklılığa bıraktı. Geçmişte, Engin Ardıç TV’ye çıkar ve her konuşmasının sonunda sol’a yönelik küfürvari laflar etmeyi marifet sayardı. Ancak bu ve benzerlerinin sayısı azdı ve genel olarak sevilmez, itibar görmezdi. ÖDP, işte bu çerçevenin genişlemesinde rol oynayan bileşenlerden biri oldu. Bırakalım küfrü; devrimci normları aşındırma konusunda da küçümsenmeyecek bir rol oynadı. Aşağıda çarpıcı bir örnek olması sebebiyle kendisinden söz edeceğimiz Melih Pekdemir, pekçok örnekten sadece biridir.
BİR ADIM dergisinin Şubat 2001 sayısında ÖDP’deki durumu değerlendiren Melih Pekdemir, konu arasında hapishanelerde sürmekte olan direnişe değinmiş ve işaret etmeye çalıştığımız değer erozyonunun ulaştığı vahim seviyeyi yansıtan dikkat çekici bir örnek oluşturmuştur. Önce devrimci bir yapıya ve onun genel sekreterine küfreden Melih Pekdemir’e kendisinin sandığı ve de beklediği gibi “devlet ajanı, sosyalizm düşmanı, karşı devrimci” demeyeceğiz. Kendisi, devrimci bir partinin genel sekreterine “şeyh” demeyi marifet sanıyor; ama bizim ona benzer bir yakıştırma yapma marifetine ihtiyacımız yok. Bunlar birer küfürdür ve siyasal eleştirinin en ağır olanıyla bile ilgisi yoktur. Amaç eleştirmek olsaydı; Melih Pekdemir’in sözünü ettiği kişi ve partiye yönelik söylenecek şeyler elbette ki vardı/olurdu; ama, amaç küfür olunca, “BİR ADIM”daki sonuç ortaya çıkmış.
Devrimci kültürle sınırlı boyutlarda da olsa tanışmış olan her insan bilir ki, devrimci zeminin hangi noktasında olursa olsun hiç kimse, Pekdemir’in yakıştırdığı gibi “toplumun tüm muhalif kesimlerinin ortak başarısı ihtimalinden” tedirgin olmaz. Aslında bunu bilmek için derin bir kavrayışa sahip olmak gerekmiyor. Yeter ki insanın aklı ve yüreği kin, öfke ve sevgisizlikle gölgelenmiş olmasın. Dile hakim olan öfke ve saldırganlığın, kavrayışı da gemlemesi gibi, ÖDP’lileşmenin insanı burjuva demokratlığına yakınlaştıran niteliğinin de izlerine rastlanıyor. Pekdemir, devrimcilere bolca ve gururlanarak küfrettikten sonra “bu katliamın birinci sorumlusu derin devlettir” diyor. Doğrusu merak ediyoruz; bu katliamı derin devlet yaptığına göre; devletin derin olmayan tarafı nasıl bir rol üstlendi ve bunlar kimlerdi? Adalet Bakanından İçişleri Bakanına, Başbakandan Genel Kurmay Başkanına, polisten savcı ve hakimlere kadar blok tavır koyan devlet, bu katliamı bilerek ve isteyerek tasarlamış ve hiçbir örtüye ihtiyaç duymadan uygulamışken, böyle bir organizasyonda kabahatli derin bir yan aramak, devleti tanımamaktır. Dikkat edileceği gibi, gerçekte burjuva demokratlarının, devletin bütününü töhmet altına sokmamak kaygısı ile ortaya attığı ve kötülükleri, devletin içinde “derin olan” (ne demekse?) kötü bir gruba fatura etmek amacıyla kullandıkları bu kavram, geçmişte Devrimci Yolcu olan Melih Pekdemir’in de rağbetini kazanmış görünüyor. “Geçmişte Devrimci Yolcu olan” diyoruz; çünkü, Devrimci Yol’un ayırt edici niteliklerinden biri de devlet olgusunu doğru biçimde tahlil edebilmektir. “beşbuçuk yaşındaki çocuğunun cinayet izlemiş olması” biçiminde bir jargon da kullanan Pekdemir; şaşmak mı gerekiyor bilmiyoruz ama; bunun da faturasını devrimcilere kesiyor.
Bir ülkede elbette ki çocuklar, izlememeleri gereken cinayetler izliyor; kan ve gözyaşının ruh ve bedenlerde bırakacağı tahribatla, ürkütücü boyutlarda tanışıyor; yani, çocukların çocukluklarını yaşayamadığı bu ülkede, büyüklere de mutluluk vaadedilemiyor. Ancak, bunun nedenine değinirken devrimcilerden söz etmek, devrimcileri bu işin kabahatlisi olarak göstermek; vicdanın bilinen ölçüleri içine sığdırılabilecek bir olay değildir. Belki de üzerinde durulması ve araştırılması gereken şeylerden biri de bu kin ve nefretin, bu maksatlı saldırganlığın nedenidir.
Aslında her şeyi ÖDP’lileşme ile açıklamak istemiyoruz; ÖDP’nin homojen bir yapı olmadığının da bilincindeyiz. Ne var ki, Melih Pekdemir’in yazısının yer aldığı derginin 71. Sayfasında rastladığımız ve bir eleştiri vurgusu yapma ihtiyacı duyduğunda Stalin’le Hitler’i yan yana getiren şahsiyetler; aynı zehrin çeşitli bedenlerde aynı sonuca sebep olduğunu göstermektedir. (BİR ADIM, Şubat 2001, sf:71)
Gerçekte ne ÖDP olgusu, ne Pekdemir gibi şahsiyetler, ne Ölüm Orucu, ne de her kesimin durduğu yerden tanımladığı “soldaki kayıplar” konusu; hiçbiri zor, tanımlanamaz veya aşılamaz değildir. Yenilgiyse; ilk defa yenilmiyoruz. Kayıpsa; ilk defa kaybetmiyoruz. Önemli olan, devrimcilik havuzunda yüzmek için ıslanmak gerektiğini ve daha da önemlisi, o havuzda yalnız başımıza yüzme lüksümüzün olmadığını kavramaktır. Eğer, sırtında yumurta küfesi olmayan “tuzu kuru”ların, devrim amacı ve programı dışında keyfi olarak oluşturduğu ölçüleri dikkate almaz, yolumuza devam eder ve o yolda devrimciliğin trafik polisliğini yapanları değil, devrimcilik niyeti taşıyanları kardeş kılarak yürürsek; görülecektir ki bu ülke toprakları kardeşleşmenin en güzel örnekleri için hala en verimli coğrafyalardan biri olma özelliğini taşıyor.
Bu ülkede devrim programını, ittifakları, dost ve düşman ayırımını doğru yapabilenler için; kendi kararıyla, bilerek ve isteyerek kendini yakan ve yaşamını yitirene dek tam yedi dakika boyunca durmadan değerlerini haykıran Ölüm Orucu direnişçisi FİDAN KALŞEN (böyle bir eylem tarz olarak benimsenmiyor da olsa) bir değerdir; saygı duyulmalı ve sahiplenilmelidir. Tabii bu söylediğimiz; öznellik yoğunluklu bir entelektüel kimlikle gevezelik yapanların değil, bu ülkede devrim amacı taşıyan ve mevcut potansiyelleri/dinamikleri dikkate alarak yürüyenlerin; doğrusu ve yanlışı ile devrimci zemini sahiplenenlerin işidir.
Biz daha önce, yukarıda sözünü ettiğimiz türden duruşlara ve nedenlerine dair çeşitli biçimlerde yer verdik. Pekdemir, cesaretini “devrimcilere küfretme” üzerinden ölçüyor. Bu ülke, vaktinde bunun daha büyük cesaret sayıldığı dönemlerde de benzer türden şahsiyetlerle tanıştı. Ve gerçekte bugün, özellikle militan sola yönelik saldırganlık çeşitlerinin çoğu, bir öncekilerinin taklidi durumunda. Troçkistlerin, anarşistlerin veya devrimcilikle ruhsal ve maddi bağlarını kesmiş “eski solcu”ların kendilerine vazife edindikleri bu tutumun sınırı yok. Dün “Kral Çıplak” diyen Melih, bunun “para” ettiğini görünce sesini ve saldırganlık frekansını yükseltme ihtiyacı duymuş. Sırça köşklerden veya tribünlerden, bir kardinal edasıyla yaklaşım geliştiren ve olumluluğunu, başkasında varsaydığı olumsuzluklar üzerinde inşa etme yöntemini seçen kişi veya eğilimler, devrimcilerle derdi olanların gönlünde şu veya bu oranda yer bulabilir, kader birliği edebilirler; ancak, halkın gönlünde yer edinmenin, yapay ve geçici ölçülerle değil, gerçek ölçülerle takdir edilmenin bir tek yolu vardır; o da devrimcilerin bulunduğu sahaya girip orada rol almak ve oradan konuşmaktır.
Melih, devrimcileri kendi katillerine/düşmanlarına benzetiyor. Devrimcilerin, düşmanlarına neden benzemediğini ve cinayet işlemediklerini sanıyoruz ki anlatmaya gerek yok. Ancak Melih Pekdemir ile devrimcilere “intihar ediyorlar”, “birbirlerini öldürüyorlar”, “örgüt insanlarını yakıyor” diyen Hikmet Sami Türk ve şürekasının benzerlik oluşturup oluşturmadığını okurların kanaatine bırakıyoruz.
Tekrar söylüyoruz; mesele, ölüm orucu kararını ve arka planındaki politika yapış tarzını eleştirmekse; bu, elbette ki yapılır. Bunun, devrimci ölçüler/devrimci ahlak içinde bir yeri vardır. Nitekim, ölüm orucu başladığında bizler de böyle bir kararı yanlış bulduğumuzu açıkça ifade etmiştik. Ne var ki mesele, dost-düşman ayrımında ölçüyü şaşıracak noktaya gelince bu, eleştiri olmaktan çıkıyor. Çünkü, biliyoruz ki, devrimci süreçlerdeki ittifak ve dostluklar; apartmanlarda “komşuculuk” oynamaya veya içki masalarındaki dostluklara benzemiyor. Bu, keyfi ölçülerle oluşturulacak bir tanımlama da değildir. Tabii sözümüz, devrim diye bir sorunu olanlaradır. Dostluk, ittifak, vb. konusunda sahip olunması gereken kapsayıcı duruş için kısa bir anımsatma yapmakta yarar görüyoruz.
“Egemen sınıflarla doğrudan işbirliği içinde olmayan tüm sol yapılanmalar, birbirlerine ‘müttefiklerinden’ çok daha yakındırlar. Neredeyse tümü ‘proletaryanın öz örgütü’ olma savı ile hareket ederler. Kendi aralarındaki tüm sorunlara rağmen, egemen sınıflar karşısında birbirlerine oldukça yakın bir duruş noktasındadırlar. Devrimcilik, boş zamanlarda ilgilenilen bir ‘hobi’ değil, çok ciddi bir iş olarak algılanmalı; devrimi olanaklı kılabilecek tüm adımlar en kararlı biçimde atılmalıdır. ‘Tarihin izlediği yol Nevski’nin kaldırımı değildir (Petersburg’un boydan boya düzgün ana caddesinin dosdoğru geniş ve düz bir kaldırımı); kimi zaman tozlu, kimi zaman çamurlu, bazen bataklıklar arasında, bazen sık ormanlıklar geçerek hep yolların dışında ilerler. Tozlanmaktan ve ayakkabılarının kirlenmesinden korkanlar toplumsal eylemlere katılmamalıdırlar’ (N.Çernişevski, bkz. ‘Sol’ Komünizm, s:127) Dünyanın en iyi militarize olmuş devletlerinden biri ve kontrgerilla örgütlenmesi karşısında devrim gibi bir amaç taşınıyorsa, bunun gerekleri yapılmalıdır. Askeri stratejide en temel amaç; dost cepheyi genişletmek, düşman cepheyi daraltmaktır. Siyasal programları, hedefleri çok farklı sınıf ve katmanları demokratik devrim hedefine kanalize etmeyi amaçlayan bir siyasal hareket, öncelikle Sol’daki çeşitliliğe katlanmak zorundadır. Aralarındaki bir dizi farklılığa rağmen; önce devrimci eylemin birliğini, giderek sol hareketin birliğini sağlama hedefi temel bir görevdir.” (Emperyalizme ve Faşizme Karşı DEVRİMCİ HAREKET, sayı:9, 1998)
ÖDP’DEN ÇOĞUNLUKLA YANSIYAN; SOLDAKİ SIKINTILARIN AŞILMASINA YÖNELİK ÇABALAR DEĞİL, GEÇMİŞE VEYA BUGÜNE DAİR FOTOĞRAFI ÇEKİLEN GÖRÜNTÜLERİN, KÖTÜ BİR DİLLE İFADESİDİR
ÖDP’nin başarısızlığında dünyada ve ülkemizde yaşanan pek çok gelişme şu veya bu oranda dışsal anlamda rol oynamış ise de, içsel nedenler hiç de küçümsenmeyecek boyutlardadır.
ÖDP süreci, daha başlangıcında ülkemizde mevcut ekonomik ve siyasal yapının yanlış değerlendirilmesine dayalı olarak, yanlış siyasal hedefler doğrultusunda ve yanlış bir örgütlenme modeli ile ortaya çıktı. Bu niteliğiyle başarı şansı yoktu; başarılı olamadı da.
Siyasal partiler, demokratik kitle örgütlerinden farklı olarak, siyasal bir homojenlik taşırlar. İdeolojik çizgide az ya da çok bir siyasal netlik olmadan siyasal parti olunamaz. Ancak, ÖDP sürecinde, sonuçta çok farklı siyasal beklentiler taşıyan kesimler bir arada bulunuyordu. Yaşanılan dünyayı farklı değerlendiren, farklı siyasal önermeleri olan, farklı örgüt ve mücadele deneyimleri, gerekleri, alışkanlıkları, tercihleri olan kesimler bir aradaydı. Bu heterojen yapı da başarısızlığın temel nedenlerinden biridir.
ÖDP’nin kuruluş tartışmalarının, dünya genelinde solun neredeyse bir alternatif olmaktan çıktığı bir döneme rastlaması, bu dönemin büyük oranda izlerinin taşınmasına neden olmuştur. Süreç içinde de bu niteliğini değiştirmemiştir. Eski Sovyet Cumhuriyetleri’nin çözülmesi ve dünyada sol dalganın ciddi boyutlarda düşmesi ile zamandaş olan ÖDP, böyle bir sürece müdahalenin dinamiklerini taşımak yerine; sürecin sonuçlarını, geri çekilmeye, edilgenliğe ve değer erozyonuna gerekçe eden bir yapı/kurum olarak işlev gördü. ÖDP’den çoğunlukla yansıyan; soldaki sıkıntıların aşılmasına yönelik çabalar değil, geçmişe veya bugüne dair fotoğrafı çekilen görüntülerin, kötü bir dille ifadesidir. Bu, özellikle genç kuşağın, sağlıklı beslenme şansını zayıflatmıştır.
Kuruluş aşamasında yapılan açıklamalara dikkat edilecek olursa, sistemle değil, militan solla farkını anlatmaya daha fazla gayret sarfedilmiş olduğu görülür. Örneğin “bizde şeflik yok” diye övünürken, örgüt içi bürokratikleşmeye karşı alınmış köklü önlemlere değil, sadece “illegal olmamaya” dayanıyor ve bir çeşit “sataşma”da buluyordu. Sonuçta, bürokrasinin, anti-demokratikliğin, katılım kısırlığının, örgüt içi tekelleşmenin salt legal olmakla aşılamayacağını, hatta bu olumsuzlukların vahim biçimde beslenip kök salma şansının daha yüksek olacağını ÖDP’liler bizzat kendi partilerinde gördüler. Gerçekte tüm bu olumsuzlukların panzehirinin devrimcileşmek olduğu ve bunun legal-illegal gibi bir ikileme sokulamayacağı; eğer dün başarılamayan bir boyut varsa, bunun çözümünün doğru yerde aranması gerektiği, ÖDP deneyimi ile bir kez daha açığa çıkmıştır.
ÖDP’nin yenilenme ve değişim görüntüsü vermek kaygısıyla geliştirdiği ve devrimci birikimde ortaklaşmış normları büyük ölçüde çiğneyen jargon, bir sorun olarak yansımıştır. Kendisiyle “Fetret Devri’nin bittiğini” ilan eden ve “Promethe’nin ateşini Sadun Aren’den devraldığını” söyleyerek Promethe’nin kemiklerini sızlatan ÖDP, genelde ne olduğunu değil, ne olmadığını anlatma yolunu seçmiştir. Seçim dönemlerinde de yansıyan bir diğer özellik, burjuva partilerinin de yaptığı gibi gerçekleri yansıtmayan zorlama ifadeler kullanmaktır. Mesela Kasım ’96’da “ÖDP, sosyalizmin bayrağını meclise dikebilecek kıvama gelmiştir.” diyen Ufuk Uras, sık sık yaptığı gibi burjuva partileriyle zorlama öğeler üzerinden kendini gereksiz bir yarışa sokmuştur.
“Lider, İngilizce’de gütmek anlamında kullanılan bir sözcük. Bu partide ne güden ne güdülen var. ‘Lead’, aynı zamanda köpek tasması anlamına da geliyor. Bu partide ne sahip var, ne de o tasmayı takmaya aday insanlar. Kararların aşağıdan yukarıya alınabileceği bir yapılanma var. Diğer partilerde de özgürlükçü bir ortam olsaydı, yani bu partilerin sifonu olsaydı, kendilerini tazeleyebilirlerdi. Kendi kendilerini felç eden bir mekanizmayı, bir uru içlerinde barındırıyorlar.” (Ufuk Uras, Kasım ’96)
Yukarıdaki ifadeler, kullanıldığı zaman ÖDP’lilere şirin geldi mi bilemiyoruz; ama, en azından bugün için, hayat bir kez daha uyarı görevini yerine getirmişken, bunların üzerinde durulmalıdır. Geçmişte “şef” kelimesini bile bir çeşit küfür kabul eden devrimcilerin çevresinde bugün yukarıda altını çizdiğimiz bölümdeki gibi bir küfür rahatlığına rastlamak, gelişmeye değil, gerilemeye işarettir. Demek ki küfür çirkin bir şeyse, kendi küfrümüzü de sevmeyeceğiz; yoksa, o kötü silahla, bir gün gelir kendimizi vururuz. Dün, parti içi özgürlüğü yakaladığına inanıp, kendi dışındaki hiçbir yapıya özgürlükçülüğü yakışık görmeyen ÖDP’lilerin bugün yaşadığı sıkıntı “kendi silahıyla” vurulmaktır. İşin en trajik yanı, vaktinde devrimci değerlerle tanışmış, bu değerlerin en rafine biçimlerinin kök saldığı bir harekette devrimci özne olmanın anlamı ve önemini bizzat yaşamış olanların, kendini Troçkizmin veya TKP, TİP, vb.nin eskimiş söylemine/rüzgarına terketmeleriydi.
Düşünün bir kez, yıllarca muhatap bile kabul edilmeyen Troçkistlerin dillerine pelesenk ettiği üç-beş argüman veya devrimci olarak bile kabul edilmeyen ve Direniş Komiteleri’ne dahi yakışık görülmeyen TKP’lilerin, “sol” bile olmayan duruşu, örnek alınmaya başlandı.
Devrimciliğin kendine has bir demokrasisinin olduğunu, bunun legal veya illegal olmakla doğrudan bir ilintisinin bulunmadığını bilmek için yıllarını ÖDP gibi bir yapıda tüketmek gerekmiyordu. Devrimci repertuar yeterince zengindir; yeter ki, böyle bir repertuarın varlığı kabul edilsin ve yenilenme, arayış, vb. adı altında, var olan tüm birikimleri yadsıyan bir duruş tercih edilmesin.
Gerek örgütlenmede gerekse de mücadelede devrimciliğin tek tipleşmemek ve kısırlaşmamak için çokça nedeni/avantajı vardır. Kapitalizm rüzgarı altında kendine çeki düzen vermek durumunda olduğu için insanların, doğru şeyler yapmak üzere yola koyulduğunda bile, yolu da kavşakları da şaşırması mümkündür. Dahası, örgütlü çabaların çok olduğu, toplumun enine ve boyuna çeşitli büyüklüklerde sınıf ve tabakalardan oluştuğu ve devrim yapmak için kendi dışındaki dost ve düşman ayırımını çok iyi (duygusal ve öznel etkilerden uzak) yapmak gerektiği bilinmek durumundadır.
Bugüne dek sendikanın, derneğin, odaların yanında, legal veya illegal siyasal oluşumların gerekli olduğu; bunların, birinin diğerini yadsımadığı karşılıklı bir ilişkilenme içinde değerlendirilmesi gerektiği, Marksizm hazinesi tarafından belki de en çok yansıtılan gerçekliklerden biridir. Buna rağmen, günün birinde, bir kitle partisinin gerekliliğini keşfedip, bunu Leninist Parti’nin alternatifi gibi gösterip ve hatta bu uğurda dün ile maddi-manevi tüm bağlarını keserek “milad”tan söz etmeye başlamak; en yumuşak deyimle, öznelliğe batmaktır. “İşçi sınıfının kurtuluşu için demirle ve ateşle yok edilmesi gereken çok fazla şey var bu dünyada” diyen Lenin’in “Gerici parlamentolardan devrimci amaçlarla yararlanılması gibi çetin bir sorunun üstesinden ‘atlayarak’ bu zorluktan kaçınmayı denemek tam bir çocukluktur.” dediğini de biliyoruz.
Geçmişte hemen her devrimcinin ölçü aldığı teorik ve pratik duruşlar, legal ile illegal olanı, silahlı olanla silahsız olanı birbirinin alternatifi değil tamamlayanı olarak kabul ettiği ve bize böyle devrettiği halde; hatırlanacağı gibi, ÖDP penceresinden dışarı bakıldığında sol’a ait hemen her sağlıksızlığın kaynağında militan sol görüldü ve bu çerçevede bilinçli bir karşı duruş, bir mesafe oluşturuldu. Devrimci sorumluluk, içselleşmiş sevgi ve yoldaşça güven üzerine kurulan ilişkilerde istismar, tahakküm, antidemokratiklik, vb. en alt sınırda kalır. Devrimci ölçüler, bir güvence olarak işlev görür.
ÖDP’nin kuruluş sürecinde ortaya çıkan fikir karmaşası içinde belki de en tutarlı görünen ve yıllardır savundukları çizgilerinde ısrar eden, Troçkist çevreler olmuştur. Troçkistlerin yenilik yapma ihtiyacı duymadığı fikirler, bildikleri hemen her şeyi yeniliğe kurban etme eğilimi taşıyanların üzerinde fikrî bir hegemonya oluşturmuştur. Dün, Devrimci Yolcu olup bugün ÖDP’li olanların duruşu yakından incelendiğinde görülecektir ki, yeniden oluşturulan fikrî duruş, Troçkist tezlerden önemli oranda etkilenmiştir. Özellikle örgüt içi bürokrasiden ve antidemokratiklikten her vesileyle söz eden Troçkistler, bu özellikleriyle kendilerini bürokrasiye karşı adeta aşılanmış kabul eder ve bu türden eğilimleri genellikle dışsal bir faktör olarak görürler. Ne var ki insanların toplu biçimde bir araya geldiği hemen her ortamda rastlanan iktidar, bürokrasi, vb. eğilimlerle başedebilmenin, devrimcilik dışında bir yolu yoktur. Bürokratik eğilimlerle mücadele etmek ve demokrasiyi hakim kılmak, devrimciliğin temel niteliklerindendir. Dünyanın çeşitli yerlerinde rastlanan benzer gelişmelerden biri de devrimci örgütlenmelerle şu veya bu biçimde sorun yaşamış veya dışında kalmış olanların en çok örgüt içi bürokrasiden söz etmesidir. Ostrovski’nin “Ve Çelik Böyle Sertleşti” adlı romanında Pankratov’un, Troçkist muhalefete karşı konuşurken söyledikleri ve dikkat çektiği noktalar, sözünü ettiğimiz türden bir benzerliği ortaya koyuyor.
“Onlar ne bizim silah arkadaşlarımız, ne devrim savaşçıları, ne de düşüncede yandaşımız gibi hareket ettiler, hayır. Bütün çıkışları düşmanca, uzlaşmaz, safra doluydu. Üstelik de bize iftira attılar. Evet, yoldaşlar, iftira attılar diyorum.
Partimizin en çetin vartaları atlatmış, en mükemmel birliğini, şanlı şerefli eski bolşevik muhafız alayını, RKP’yi demir dövercesine meydana getiren, kuran biz bolşevikleri, çarlık despotizmi zamanında hapishanelerde çürütülen, Lenin yoldaşımızın yanıbaşında, menşeviklerle, Troçki’yle amansız bir savaşa atılan bizleri, parti bürokratizminin temsilcisi olmakla suçluyorlar. Böyle sözleri düşmandan başka kim söyleyebilir? Parti ve parti aygıtı bir bütün değil midir? Genç Kızılordu erlerini durmadan ve üstelik de bölük bölük düşmanlarla çevriliyken kendi komutanlarına, komiserlerine, karargahına karşı kışkırtanlara nasıl bir ad verebilirsiniz? Söylesinler bakalım, cevap versinler; Ben bugün tornacıysam, yarın da komite sekreterliğine seçilirsem, troçkistlerin düşünce ve inançlarına göre, bununla hemen “bürokrat” mı, yüksek mevki peşinde koşan bir rütbe meraklısı mı olurum? Hem de şu antikalığa bakın sevgili arkadaşlar, bürokratizme karşı gelen, bürokrasiyle çarpışan muhalif kişiler arasında kimler karşımıza çıkıyor? Alın size Tufta’yı, az zaman önce koyu bürokratizmi yüzünden işinden kovuldu.. Alın size Tsvetayev’i, onun da ünlü sözümona “demokrasisini” Solomenka’lı arkadaşlar arasında bilmeyen yok. Peki, ya Afanasyev’e ne buyrulur? İl komitesi, Podolsk bölgesinde sert yöneticilik taslaması ve karşısındakilere despotça devranması yüzünden onu tam üç kez işinden almamış mıydı? Ama şu işe bak, partiye savaş açanlar, partinin cezalandırdığı kişilerin ta kendileridir. (s:207-208, .b.ç)
Elbette ki ihtiyarlarımızın yerine gün gelecek, daha genç olanlar geçecek, ama bunlar tüm güçlükler karşısında kudurarak partimizin çizgisine saldıranlardan olamayacak. ” (s:208)
Gerçekte bunlar tekil örnekler olmadığı gibi bir tesadüf de değildir. Türkiye’de devrimci yapıların şu veya bu oranda dışında kalıp, devrimcilere yönelik eleştiri ve yakıştırma yapanların içinde, durumu yukarıdaki örneğe benzeyenlerin oranı hiç de az değildir.
MARKSİZM FENERİNİ DOĞRU YERE TUTANLAR İÇİN ÇÖZÜMSÜZLÜK YOKTUR
Biz, 1992’de “sosyalizmin karşı karşıya geldiği sorunların çözümünün bilgi üretim merkezlerinden çıkmayacağı açıktır.
Teori, dinamik bir halkada, pratikle bütünleştiği yerde kendini yeniden üretecek ve sorunlara açılım getirecektir.
Marksistlerin elinde hazır formüller olmaz. Onlar, yaptıkça öğrenir, öğrendikçe yaparlar.” demiştik. Ve sonra, 1999 Aralık’ında “Geriye dönüp bakıldığında; düzenin, 1980 sonrasında onbinlerce devrimciyi öğütüp kendi ambarına doldurduğu görülür. Kuşkusuz; objektif ve subjektif, bireysel veya genel pek çok neden öne sürenler olacaktır. Ama biz, kimin daha az ‘günahkar’ olduğunun tartışıldığı boğucu labirentlere değil; bu ‘kaderi’ değiştirmeye, tarihi tekerrür ettirmemeye çağırıyoruz. Çözümü olanlar varsa, onları dinleyecek kadar mütevazıyız; ama çözümü olmayanları, bizi dinleyecek kadar mütevazı olmaya çağırıyoruz; bizim çözümümüz var.” dedik. Bu sözlerimizin, bugün de arkasındayız. Ne var ki, çözümümüzün olması, ne işimizi kolaylaştırıyor, ne de sol’un önündeki pek çok problemi aşma işini hafifletebiliyor.
Kapitalizmin yapısal problemleri, barındırdığı içsel ayakbağları; onun, kendi ömrünü uzatabilme ve devrimci gelişmeleri geciktirme imkanlarını ortadan kaldırmıyor. Bu konudaki dengeler, tarihsel gelişimin farklı evrelerinde çeşitli faktörlerce bozulabilmekte ve dalgalı bir görüntü oluşmaktadır.
Bilindiği gibi 1970’ler sonrasında iletişim teknolojisinde kapitalizm, çok büyük gelişmeler kaydetmiştir. Önceki dönemlerde kullanılan yaygın iletişim-haberleşme teknik ve teknolojileri yoğunlukla kullanan ve geliştiren devrimciler, buna uygun örgütlenmeleri de kolaylıkla yaratabilmişlerdi. Ancak yeni geliştirilen kitle iletişim teknik ve teknolojilerini kullanmada ya da bu teknolojilerin kitle üzerindeki olumsuz etkilerini asgariye indirgemede, uygun mücadele ve örgüt biçimlerinin geliştirilebilmesinde sorunlar yaşanmış, sol ideolojinin kitle ve toplum ile bütünleşebilmesi önemli oranda engellenmiştir. Kitle iletişim teknolojisindeki hızlı gelişim ve bu alanda yaşanan aşırı tekelleşme, sol düşüncenin topluma ulaşmasını engellerken, yaygın bir depolitizasyonu da hedefliyordu. Neoliberalizmin hızla gündeme getirdiği, kapitalizmin güncel önermeleri, talepleri “tek alternatif” olarak sunulurken; bu kavramalara karşı yönelen sol eleştiriler, sınırlı sayıda insanı etkisi altına alabiliyordu.
Gerçekte sol düşünce, daima kapitalist düşüncenin eleştirisi üzerine kurulur. Marksizmin ortaya çıkışı da, gelişimi de kapitalizmin eleştirisi üzerine olmuştur. Ülke ve dünya genelinde bunun en iyi başarılabildiği dönemlerde Marksizm, yükselme dönemlerini yaşamıştır.
Hiçbir şey donmuş ve durağan olmadığı gibi, kapitalizm ve burjuva ideolojisi de donmuş ve durağan değildir. Özü değişmemek koşuluyla, her dönemde farklı düşünceler, eğilimler ortaya çıkabilir. Her dönemde Marksizm, kapitalizmin ve burjuvazinin geliştirdiği düşüncelerin, kavramların köklü eleştirisini yapmak, alternatif düşünce ve kavramları üretmek zorundadır. Marksizmin gelişimi ve yükselmesi buna bağlıdır. Ancak son 40-50 yıl içinde bu konuda çok önemli eksiklikler yaşandığı görülüyor. Bu konudaki eksiklikler, günümüzde yaşanan sorunların en önemli nedenleri arasındadır.
Dünya genelinde “sol”un tarihinin en sıkıntılı günlerini yaşadığı, 150 yıldır dünya tarihinde ilk kez solun neredeyse bir alternatif olarak bile görülmediği bir dönemden geçiyoruz. Dünya genelinde sol’un bu konuma gelmesinin pek çok nedeni vardır. Bu nedenlerden bazıları solun kendi gelişimi, geçirdiği evreler, dünya genelinde yaşanan ve çoğunluğu başarısızlıkla sonuçlanan devrimci deneyimlerin yarattığı olumsuzluklar, “sol” düşüncenin yeniden üretiminde karşılaşılan sorunlar gibi subjektif nedenler kategorisindedir. Bir kısmı, kapitalist gelişimin bugünkü düzeyinin neden olduğu, çoğunluğu konjonktürel nitelikteki kimi gelişmeler, devrimci çözümlerin üretilemeyişinin kapitalizme kazandırdığı görece üstünlüklerden kaynaklanıyor.
Bazı sorunları sırayla ele alırsak:
Bugün yaşanan sorunların en temel nedeni dünya genelindeki devrimci -sol- deneyimlerin büyük bir kısmının başarısızlıkla sonuçlanmasıdır. Sol’a ve sol ideolojiye güveni büyük oranda sarsan en önemli sorun budur.
Genel anlamda sol içinde, bugüne kadar en çok tartışılan, kapitalist toplumda iktidarın ele geçiriliş sürecindeki sorunlardır. Bu sorunlar, çok ayrıntılı bir biçimde tartışıldığı halde; bu ülkelerde sosyalizmin kuruluş sürecinde yaşananlar, karşılaşılan sorunlar bir bütün olarak çok fazla incelenmemiştir.
Yapılan değerlendirmelerin, eleştirilerin büyük bir bölümü, belirli bir deneyimi sürdüren kesimlerin diğer modellere ilişkin –büyük oranda subjektivizmini de içeren- değerlendirmeleri, eleştirileridir… Marksizm, özellikle son 50 yılda, bu konuda önemli bir sıkıntı yaşamıştır. 1. ve 2. Enternasyonal tartışmaları gibi dünya genelinde Marksizmin sorunlarını tartışacak platformların yaratılamamış olması, devrim deneyimlerinin büyük oranda ulusal sınırlar içine kapatılmasına yol açmıştır.
Özellikle 3. Enternasyonal’in bu yönde olumlu rolü olduğu bilinmektedir. Hatta, 2. Entenasyonal’deki revizyonist, reformist egemenliğe göre, daha fazla devrimci öze sahipti. Özellikle Avrupa’da hızla yayılan faşizmin değerlendirilmesinde çok önemli bir platform oldu.
Ancak, Komüntern’in dağılmasından sonra, Marksizmin uluslararası düzeyde tartışılabileceği bir platform kalmadı. Emperyalist-kapitalist sistemin saldırıları ideolojik, politik, askeri giderek daha çok tek merkezden (ABD) yönetilir hale gelmesine karşılık, Marksizm giderek çok merkezli hale geldi. Dünya Devrimci Hareketleri özellikle Sovyet-Çin kutuplaşması içine çekildi. Marksizmin sorunlarının tartışılmasında bu kutuplaşma etkili oldu. Sorunlar, gerçek nitelikleri ve boyutları ile tartışılamadı. Tartışmalar büyük oranda Sovyet ve Çin milliyetçi-revizyonist çizgilerin egemenliğinde gelişti. Emperyalist-kapitalist sistemin yeni eğilim ve tercihlerinin Marksist eleştirisi zamanında ve yeterince yapılamadı. Bugün karşılaşılan sorunlarda bu neden, oldukça etkilidir.
Sonuçta, karşı-devrim güçlerinin neredeyse 70-80 yıldır tek merkezli olarak dünya genelinde sürdürdüğü sistemli saldırılara karşı çıkabilmenin yeterli araçları yaratılamamıştır. Sosyalizmin kurulması sürecinde karşılaşılan sorunlar, farklı modellerdeki deneyimlerin paylaşılması ile kolayca aşılabilecekken, bu yapılamamış, sorunlar giderek daha da artmıştır. Özellikle 1950’ler sonrasında farklı “sosyalizm” deneyimlerinde “ulusal” özellikler ön plana çıkmaya başlamış, sosyalizmin enternasyonalist özünden uzaklaşılmıştır. Bu modellerde egemen olan revizyonizmin, genel olarak sola karşı güveni büyük oranda sarstığı görülebilir.
ÇÖZÜM, DEVRİMCİLERİN KENDİSİNDEN GELECEKTİR
Marksizmin sorunlarının “mutlaka uluslararası düzeyde çözüleceği” düşüncesi yanlıştır. Çok ileri düzeyde örgütlenmiş, çok nitelikli kadrolara sahip bir devrimci yapı da Marksizmin uluslararası düzeyde emperyalist-kapitalist sistemin politikalarının alternatiflerini üretebilir. Bu mümkündür. Ancak dünya genelinde emperyalist-kapitalist sistemin politikalarının-eğilimlerinin belirlenmesi, buna karşın uzun ve kısa dönemli politikaların üretilebilmesi sanıldığından çok daha karmaşık bir görevdir. Konumu gereği azgelişmiş, yeni-sömürge bir ülkenin devrimcilerinin böyle bir görevin altından tek başlarına kalkması daha da zordur. Görevler, içinden geçilmekte olan evre ile de bir karşılıklı etkilenmeye uğrar. İşin bu boyutu doğru anlaşılmalıdır. “Marksizmin sorunları” ifadesi çok kapsamlı bir sorunlar dizisini ifade eder. Öyle ki, bu sorunlar, nasıl bir ülkede olunduğuna ve içinde bulunulan devrim aşamasının niteliğine de bağlıdır. Burjuva demokratik devrimini gerçekleştirmiş bir ülkenin sosyalizme maddi temel oluşturmak anlamında, bağımlı ülkeye oranla taşıdığı avantajlar vardır. Bu, sosyalizmin sorunlarını gündeme almak bağlamında da geçerlidir. Ne var ki, sosyalizmin maddi koşulları ile devrimin maddi koşulları aynı şeyler değildir.
Devrimci mücadelenin günümüzde önemli oranda enternasyonalist nitelikler taşıması ile, her şeyin entelektüel tartışmalarda boğulması meselesi, birbirinden ayrılabildiğinde, gerekli ve yararlı çabalar da daha somut biçimde açığa çıkar. İlgi ve çabalar, gerekli yerlere yönelir.
Tartışılan ve cevap aranacak soru “Nasıl bir demokrasi?” ise, bu konuda doğru hedef ve araçlar seçebilmek için, pek fazla enternasyonalist çaba ve arayışa gerek yok. Bu konuda her ülkenin kendi nesnel koşullarının kavranması daha önemli ve önceliklidir. Ancak, cevap aranması istenen soru, “Nasıl bir sosyalizm?” ise, son yıllarda yaşanan pek çok olumsuzluktan sonra, bazı meselelere enternasyonalist düzeyde de yanıtlar aranmadan, yeterli bir sonuca ulaşılamaz. Marksizmin en temel kavramlarının bile tartışmaya açıldığı, yaşanan olumsuzluklarda paylarının tartışıldığı, kitleler nezdinde değil, Marksistler arasında bile Marksizme inanç yitiminin belirdiği koşullarda, araştırma kapsamını enternasyonal kılmak zorunludur. Özellikle, başarısız deneyimlerin bütün yönleri ile değerlendirilerek, bugüne ve geleceğe taşınacak ya da yadsınacak öğelerinin belirlenmesi gerekiyor. Bir bilim olarak Marksizmin sürekli kendini yeniden üretmesi gerektiği düşünülürse, bu doğrultuda bir çaba zorunludur.
Dünya genelindeki devrimci deneyimlerin değerlendirilmesi ülkemiz devrimci hareketinin sorunlarının kavranması ve çözüm yöntemlerine/araçlarına ilişkin yönleri ile de ele alınabilmelidir. Tartışma bu yönüyle değerlendirilmelidir. Özellikle devrimci görevlerin de böyle bir araştırma-değerlendirme sürecinin sonrasına ertelenmemesi gerekir. Böyle bir durum, devrimci deneyimlerin değerlendirilmesini devrimci görevlerin gerekleri doğrultusunda ele alınmasını engeller; oldukça soyut entelektüel bir tartışmaya dönüştürür.
Bu arada internet olgusu da gerçekte devrimci deneyimlerin kısa bir süre içinde çok geniş kesimlere ulaştırılabilmesi, farklı kesimlerin tartışma ve değerlendirmeye katılımını sağlayabilmesi açısından önemli bir araçtır. Tartışma sürecine sağladığı bu kolaylık ve olanakların, örgütleyici bir yanının olduğu yadsınamaz. Ne var ki, bu sınırlı örgütleyici yönünün abartılarak diğer geleneksel örgütlenme ve mücadele araçlarının yerine konması ise doğru değildir.
Bugün karşılaşılan sorunların aşılmasında, bir ülkenin devrimcilerinin varolan sorunları ve devrimci görevleri kavrayış biçimleri çok önemlidir. Demokratik devrimi tamamlamış, sorunlu da olsa burjuva demokrasilerinin egemen olduğu ülkeler açısından hedef, sosyalist devrimdir. Devrimci görevler, bu doğrultuda da alınmalıdır. Bu ülkeler açısından, Marksizmin temel sorunları üzerinde, en azından yaratılan bulanıklığı aşmadan, sosyalizmi kitleler nezdinde tekrar “umut” haline getirmeden bu görev başarılamaz. Bu ise, yukarıda bahsettiğimiz gibi, önemli oranda enternasyonalist yanı olan bir görevdir.
Ancak bizim gibi ülkeler açısından sorun, “sosyalizm”sorunu değil; öncelikle görev, toplumun demokratikleştirilmesidir. Toplumun hemen hemen her kesiminde demokratikleşme ve demokratik talepler doğrultusunda güçlü eğilimlerin ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde, devrimcilerin görevleri de demokratikleşmedir. İşte bu görevlerin gerçekleştirilebilmesinin önünde hiçbir engel yoktur. Hatta Marksizmin iç tartışmaları, yanıtlanması gereken bir yığın soru bile, bu görevin gerçekleştirilebilmesine engel değildir. Mücadele ve devrimci görevler bu şekilde kavranırsa, mücadelenin önü açılır.
Emperyalist-kapitalist sistem, işçi sınıfı ve yeni sömürge halklar üzerindeki baskısını sürekli artırıyor. Bu baskıyı ve sömürüyü artırırken yeni ideolojik, politik, ekonomik –hatta askeri- motifler/araçlar kullanıyor. Emperyalist-kapitalist sistem uzun ve kısa dönemli taleplerini, tercihlerini; sanki bilimsel ve teknolojik gelişmelerin zorunlu bir sonucuymuş gibi dayatıyor. Marksist düşüncenin etkisizleştirdiği pek çok ideolojik motif, yeni kavramlarla, başka biçimlerde tekrar gündeme getiriliyor. Bu ideolojik motifler/güçler kamuoyu oluşturma araçları ile kitlelere pompalanıyor. Bu ideolojik bombardıman etkisizleştirilmeden bu amaca yönelik, ideolojik-politik karşı ataklar yapılmadan sosyalist düşüncenin yeniden kitlelerin umudu olması olanaklı değildir. Bu düşünce, emperyalizmin ve kapitalist sömürü mekanizmasının özünde çok büyük değişiklikler olduğu anlamına gelmez. Ancak, kapitalizmin her dönemdeki taktik saldırılarının (ideolojik, politik, ekonomik, askeri) uygun araç ve yöntemlerle etkisizleştirilmesi gereği de devrimciliğin temel bir kuralıdır.
Kapitalizmin bazı eğilimleri, dünya genelindeki yaygın örgütlenmeler aracılığı ile henüz uygulamaya konulmadan kavranabilir, sezilir ve ona uygun önlemler çok önceden geliştirilebilirse, emperyalist-kapitalist sistemin saldırıları daha kolay göğüslenebilir.
Askeri alanda bir örneklemeye gidilirse; 1950’ler sonrası devrimci saflarda hızla yükselen gerilla mücadelesine karşı, ABD çok önemli bir araştırma başlattı. Dünya genelinde gerilla mücadelesinin dayanakları, araçları, örgütlenmeleri, ilişkileri çok ayrıntılı bir biçimde incelendi. Ve gerilla mücadelesine karşı kontrgerilla taktiklerini geliştirdi. Ve bu konuda da oldukça başarılı oldu. Ne var ki kotrgerilla taktiklerinin, araçlarının, ilkelerinin neler olduğunu, ancak her ülkenin devrimcileri kendi yenilgilerinden sonra kavradılar. Bu alanda bilgi-deneyim aktaracak araç ve organlar geliştirilemedi.
Bu tartışmaların doğru anlaşılması için, sınıflar mücadelesinin özü, iyice kavranmalıdır Sınıflar mücadelesi, devrimcilerin bir tercihi sonucu değil, toplumdaki güçlü çelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkar ve gelişir. Devrimcilerin çabaları, kullandıkları yöntem ve araçlar, subjektif konumları, süreci hızlandırır ya da yavaşlatır. Ama sınıflar mücadelesi yok olmaz. Bugünün koşullarında da devrimci mücadele sürecektir, sürmektedir Mücadelenin gelişimi pek çok objektif ve subjektif etkene bağlı. Günümüzde solun kendi subjektif konumu ve içinde bulunduğumuz objektif koşullar mücadelenin daha üst biçimlere, boyutlara geçişini engelliyor.
Günümüzde bu olumsuz koşulların aşılabilmesinde Türkiye Devrimci Hareketi’nin birçok artılarının ve avantajlarının olduğu biliniyor. Bu artılar bir çıkış noktası olarak alındığında mücadelenin daha hızlı gelişeceği kuşkusuzdur. Benzer şekilde daha başka ülkelerin de kendi koşullarından kaynaklanan artı ya da eksileri olabilir. Ancak bu artı ve eksiler bizim tarafımızdan olduğu kadar karşı-devrim güçleri tarafından da biliniyor. Artılar her geçen gün aşındırılarak yok edilirken, eksiler hep daha ön plana çıkarılıyor.
Mevcut koşullarda bir devrimci canlanma ancak devrimcilerin olağanüstü çaba ve gayretleriyle sağlanabilir. Varolan artıları korumak ve geliştirmek; eksileri artılara dönüştürmek, onların çabalarına bağlı. Ancak, uluslararası düzeyde devrimci mücadelenin çok sınırlı seviyede sürdüğü koşullarda, herhangi bir ülke devrimcileri açısından bu görev daha da zordur.
Bugünkü görev ve sorumlulukların zor olması, olağanüstü çabalar gerektirmesi ne yılgınlığı ne de karamsarlığı beslememelidir. Bu gerekçeler zaten çeşitli kesimlerce fazlasıyla istismar edilmektedir. Herkes, bulunduğu coğrafyada ve hatta en küçük birimde dahi, devrimci değerlerin filizlenip boyverme kabiliyetini moral ve maddi öğelerle besledikçe; parçaların bütüne, bütünün parçalara etkisi, somut biçimde izlenebilecektir.
Öncelikle bilinmelidir ki çözüm, devrimcilerin kendisinden gelecektir. Devrimciler, geçtikleri tarihsel süreçlerde iz bırakırlar. Hazır olanla yetinmez, eksikliğin ve olanaksızlığın esiri olmaz; koşullara uygun çözümler üreterek, çıtayı, olması gereken seviyede tutmanın mücadelesini verirler. Devrimciler için çözümsüzlük diye bir sorun olmamalıdır. Her sorunun kendine ait bir çözümü vardır. Önemli olan bunu doğru tanımlayabilmek ve enerjiyi gerekli olana yöneltebilmektir.
Moral dünyasını, devrimci saflarda yer alıyor olmanın erdemiyle besleyen; ruhsal yatakları, devrimci olmanın coşkusuyla dolan; yorulan ama “pes” etmeyen; değerlerini, geçmişini ve halkın beklentilerini satışa çıkarmayan insanların izlediği yol, bugün de görkemlidir. Bugün de doğanın, en yeşil yanıyla gülümsediği insanlar vardır. Bunlar, güzelliği hakkettiğine inanan ve hakkettiğini almak için mücadele eden kesimlerdir.
II. BÖLÜM
EK 1
KALBURLA SU TAŞIMAK VEYA KİTLE PARTİSİ
Gürültülü bir biçimde kurulan “kitle partisi” net ve bütünlüklü bir fikrî şekillenme yansıtmıyor ise de bugüne kadar sözlü veya yazılı yapılan açıklamalar biraraya getirildiğinde amaçlarının ne olduğuna dair belirli bir fikir edinmek mümkün olabiliyor. Özellikle, “devrimciler örgütü”nün gerekliliğini raddetmedikleri biçimindeki yaklaşımlar ile sergiledikleri pratik arasında ciddi bir açı sözkonusudur.
Objektif olarak; toplumsal muhalefet dinamiklerinin sistem içi kanallara sevkini üstlenen kitle partisi, sahip olduğu bünye itibarıyla kitleleri iktidar hedefinden uzaklaştırıcı ve sistemi tehdit eden yanları törpüleyici bir öze sahiptir.
Birtakım olguların yokluğu, eksik kalması veya ıskalanması onlara duyulan ihtiyacı ve atfedilen önemi abartmaya sebep olur. Bir süredir “taban insiyatifi, yerel mevzi, konsey vb.” kavramların vulger yorumuna daha sık tanık oluyoruz; bunun örgütsel sonuçları da adım adım kendini gösteriyor. İrade, yukarıdan aşağı belirleme, insiyatif, hiyerarşi vb. kavramları reddeden; ama, aynı içerikte işlevleri, örgütsüzlüğü örgütleme yönünde kullanan çevreler aynı zamanda, tükenmişlerin vicdanını rahatlatma yeri olarak da işlev görüyor.
Devrimciler, varolan bağımsız, siyasal bir yapılanmanın taşıdığı iktidar perspektifinin gereği olan ve ona tabi gelişen örgütsel araç ve yöntemleri aslında hiçbir zaman reddetmemiştir. Bilindiği gibi Direniş Komiteleri de bu bağlamda bir önermedir. “Demokratik Halk İktidarının nüveleri”, “cephesel örgütlenmenin örgütsel alt birimleri” vb. olarak tanımlanan ve yaşama geçirilen bu organlar, Devrimci Yol örgütlenmesinin yanında yer alan, ama “kendisi” olmayan örgütlenmelerdi. Ve daha önemlisi; Devrimci Yol örgütlenmesinin yerine ikame edilemeyecek olan, farklı ihtiyaçlara cevap vermek üzere geliştirilmiş araçlardan biriydi.
İşte yakın geçmişte şaşaalı bir biçimde gündeme sokulan açık kitle partisi için, her ne kadar “devrimciler örgütü”nün bir alternatifi olmadığı söyleniyor ise de, tutturulan yaşamsal grafik ve onu besleyen veriler zaten gerek ruhen gerekse üzerine basılan zemin itibariyle Leninist tarza yönelmenin mümkün olmadığını gösteriyor.
Leninist örgütlenme tarzından hareketle yöneltilebilecek her eleştiriyi “eskiyi tekrar etmeme” kalkanı ile karşılayan “YENİDEN”cilerin(1), bırakalım başka alternatif geliştirmelerini, kendilerini soktukları bataklıktan asgari değerlerini tüketmeden çıkabilmeleri bile “başarı” sayılacaktır.
İktidar perspektifi ile hareket eden veya hareket etme potansiyeli taşıyan her türden çabayı bilinçli bir tarzda tasfiye edip “açığa çıkartan” bir anlayışın, birbirine alternatif olabilecek değişik seçenekleri olamaz ki.
Teorik olarak mevcudiyeti kabul edilse bile, pratik olarak “iktidarı hedef alan bir tarza”, “devrimci bir tarza”, “Devrimci Yol’u yeniden yaratma tarzına” yönelme şansını yitirmişlerdir.
Eleştirel yaklaşımlara karşı “somut durumun somut tahlili, dar kalıpçı olmamak vb. “motifleri bir kalkan gibi kullanan arkadaşlarımızın mantıksal örgüsünün ve fikri sistematiklerinin nelerin reddi üzerine oturduğunu ortaya çıkarabilmek için bazen söyleneni satır satır incelemek gerekebiliyor: “Bir kitle partisi, temel vasfı yasallık olmasa da, sonuç olarak, yasalara göre kurulan bir partidir. Ve böyle bir partinin işçi sınıfının öz örgütü veya devrimciler örgütü anlamında bir Leninist parti ile karıştırılmaması gereği ortadadır.” (Yeni Bir Devrimci Siyaset İçin Notlar, s: 24, abç.)
Gerçekte bu girişim “devrimciler örgütü” ile karıştırılmıyor mu? Birbirinin alternatifi olarak görülmüyor ve biri diğerinin yerine ikame edilmeye çalışılmıyor mu?
Mehmet Ali Yılmaz’dan aktarıyoruz: “’80 öncesinde devrimci bir harekete ihtiyaç vardı, Dev-Yol ortaya çıktı. Şimdiki ihtiyaç ise devrimci bir kitle partisidir.” (Aydınlık, 8 Temmuz 1995, Hasan Yalçın-Mehmet Ali Yılmaz röportajı)
Sözkonusu partinin bu türden bir işlevle ve neyin yerine sahneye konduğu tartışma götürmeyecek kadar açık.
M. Ali Yılmaz devam ediyor: “(…) halkın kurtulması için halkla birlikte mücadele edecek bir partiye bugün her zamankinden daha çok ihtiyaç olduğu açık bir gerçektir.” (agy., abç.)
Arkadaşımız, varolan devrimci örgütleri halktan kopuk, marjinal, maceracı vs. görüyor olacak ki, kitle partisini halkla birlikte mücadele etmenin biricik aracı olarak kabul ediyor.
Solun birliği meselesine gelince, “solun çok daha geniş bir dayanışma içine girmesi zamanı. Solun geniş kesimlerini biraraya getirecek yeni bir örgütlenme biçiminin ortaya atılması lazım.” (agy) diyen Yılmaz, birliğin de ancak böyle açık bir alanda gerçekleşeceğine inanıyor ve hızını alamayarak, “İşçi Partisi’ndeki arkadaşlar da böyle bir girişim içinde bulunmalı” (agy) diyor. Konuşmasını da ibret verici bir çağrı ile noktalıyor. “Siz de –İP kastediliyor bn. –bu öncü parti laflarını bırakın. Bir yere varamazsınız. On sene sonra gene aynı lafları konuşmak zorunda kalabiliriz. Gelin birlikte birşeyler söyleyelim. Artık Türkiye’de solu “ciddi” bir güç haline getirelim. Solu sosyal-demokratların temsil etmesi durumuna son verelim. Olay bu.” (agy., abç,)
Fazla söze gerek var mı? Herşey çok açık. 80 öncesi sabıkalarını ihanetlerini bir tarafa bırakalım, bugün de devrimci örgütlere saldıran karanlık yüzlü Aydınlık’çılarla arkadaşımız “ciddi” bir güç haline gelmeyi amaçlıyor.
Bayağı politikacılığın, dar görüşlülüğün ve inkâr zihniyetinin egemen olduğu bu süreç, yer yer devrimci sloganlara başvursa da pratik yaşamla bağlantısı itibariyle ciddiyetsizlik üzerine oturuyor.
İçinde bulunduğumuz aşamada devrimi önüne bir amaç olarak koymayan siyasal yapılar sermaye düzeninde saymaya mahkumdur; varlıkları, sistem içi birer çeşitlilik yaratmaktan öteye gidemez.
2. ENTERNASYONAL OPORTÜNİZMİNİN TARİH KARŞISINDA MAHKUM OLAN TEZLERİ “YENİDEN” SAHNEYE ÇIKIYOR
Dönem dönem tarih sayfalarını karıştırmak, taşıdığı öğreticilik ve alınacak dersler itibariyle özellikle bir gereklilik haline geliyor.
Bir süredir; “kitle partisi” ve “yeniden” ibareleriyle siyasal arenada boy göstermeye çalışan bir eğilimin icraatlarına tanık oluyoruz. Mevcut panorama içerisindeki yerlerine ve çizdikleri portreye baktığımızda 2. Enternasyonal oportunizminin tarih karşısında mahkum olan tezlerinin “yeniden” ısıtılmaya çalışıldığını görüyoruz.
Özgüven yitimine uğramış, devrimci dinamikleri yok sayan, karşı-devrimin güç ve olanaklarını abartan, sistem içi alanlarda sıkışıp kalan ve bütün bunları bilinç bulanıklığı yaratarak gerçekleştirmeye çalışan “yeniden”cilerin çehresini açığa çıkartmak ve taşıdığı şaşırtıcı benzerliğe dikkat çekmek açısından Stalin’in “2. Enternasyonal’in çehresi, çalışma yöntemi ve silahları” konusundaki saptamalarına bir göz atalım;
“Bu dönem, (…) seçim savaşımının ve parlamento gruplarının baş döndürücü başarılar sağladığı; legal savaşım biçimlerinin övgülerle göklere yükseltildiği ve legalite yoluyla kapitalizmin yenilebileceğine inanıldığı bir savaş öncesi dönemdi. Kısaca, bu dönem, 2. Enternasyonal partilerinin kendilerini besiye çekip semirdikleri ve devrimi, kitlelerin devrimci eğitimini ciddi olarak düşünmek istemedikleri bir dönemdi.
Tutarlı bir devrimci teorinin yerine; birbirine karşı teorik tezler kitlelerin devrimci savaşımından kopmuş ve modası geçmiş dogmalar haline gelmiş teorik parçaları almıştır. Görünüşü kurtarmak için, Marks’ın teorisi elbette anılıyordu. Ama bu, Marksist teorinin canlı devrimci ruhunu boşaltmak için yapılıyordu.
Devrimci bir politika yerine, zayıf ve cılız küçük-burjuva oportunizmi, parlamento diplomasisini ve parlamenter kombinezonları kollayan siyaset esnaflığı, görünüşü kurtarmak için, “devrimci” kararlar ve sloganlar kabul ediliyordu, ama bunlar, büro çekmecelerinde saklanmak içindi.” (Leninizmin İlkeleri, Stalin, s:15)
Proletaryanın öz örgütünün –partinin- çözmesi gereken sorunlar başka bir organizasyona havale ediliyorsa, bağımsız siyasal çalışma ve bunun gerektirdiği örgütlenme yerine tüm dikkatler –mevcut olanaklar ve enerji ile beraber- bir kitle partisine yöneltilmişse ortada bir tercih var demektir. Temel olan tali olana, birincil olan ikincil olana, aslolan türev olana feda ediliyor demektir. Yapılan, kelimenin gerçek anlamıyla tasfiyeciliktir.
“Tasfiyeciliğin özü, ‘yer altı’nın reddedilmesi, tasfiyesi, onun yerine her ne pahasına olursa olsun, yasal olarak çalışan, biçimden yoksun bir örgüt konmasıdır. Bu nedenledir ki, partinin reddettiği şey yasal çalışma, ya da yasal çalışma gereği üzerinde ısrar değildir. Parti, eski partinin adına parti denemeyecek, biçimden yoksun “açık” bir şeyle değiştirilmesini kınamaktadır.” (Tasfiyecilik Üzerine, s: 250, Lenin)
Gizlilik temelinde örgütlenmiş bir savaşçı partinin yanında, ona tabi, onu tamamlayan ve onun politik belirlenimi altında yürüyen legal oluşumlar elbette mümkündür ve gereklidir. Ancak, mücadelenin farklı araç ve biçimlerinin peşinen reddedilmemesi gerektiği biçimindeki öngörü, sınıflar mücadelesinin ihtiyaçları dışında keyfiyete dayalı tarzların öne çıkarılmasına gerekçe oluşturmamalıdır.
“Devrimci, reformu sadece legal ve illegal çalışmayı birleştirmenin bir dayanak noktası olarak ve burjuvaziyi devirmek için kitlelerin devrimci hazırlığını amaçlayan illegal çalışmayı güçlendirmeye yarayan bir siper olarak kabul eder. Reformist ise tersine, reformları her türlü illegal çalışmayı reddetmek, kitlelerin devrime hazırlanmasını baltalamak ve “bağışlanan” reformların gölgesinde uykuya yatmak için kabul eder.” (Proleter Devrimin Stratejisi ve Taktiği, İnter Yayınları s:56)
Devrimci örgütlenmeler, mayalandırma, örgütleme ve yol gösterici özelliği ile kitlelerin bir adım önünde olmak zorundadır. “Devrimci Yol”dan aktarıyoruz: “İçine düştüğümüz legalist eğilimlerin kaynaklarını araştırarak ortadan kaldırmak için ciddi şekilde mücadele etmeliyiz. Çünkü bu eğilimler, sonuçta, çalışmaların burjuva demokratik bir çerçeve içinde sınırlanmasını getirir. Devrimci hareketin burjuvazinin koyduğu sınırlar içinde hapsolması tehlikesini getirir ki bütün bu eğilimler bir devrimci hareketin bütün ihtilalci özünü kaybetmesine yol açar.(…)
Ekleyelim ki bu konudaki hatalı eğilimlerimiz, yani gizli ilişkilerin kurulup geliştirilmesi, gizlilik kurallarına uyulması konularındaki ihmalkâr tutumlarımız; sadece burjuvazinin muhtemel saldırıları karşısında tehlikeli durum yaratmakla kalmamakta, aynı zamanda hareket içinde düzene bağlılık eğilimlerini güçlendirmekte ve hareketin daha ileri konuma yükselişini, ihtilalci yönünün güçlenmesini engelleyen (köstekleyen) bir role sahip olmaktadır.” (Örgütsel Sorunlar ve Çalışma Tarzımızdaki Bazı Hatalı Eğilimler Üzerine-Mayıs 1978)
Gazi, Ümraniye, Nurtepe, Okmeydanı vb.nde patlayan ve daha birçok yerde patlama olasılığı olan öfkenin, seçilmiş bir zaman diliminde, hazırlıklı ve bilinçli bir tarzda ateşlenebilmesi durumundaki kazanımları düşünürsek, bugün üzerimize düşen görevlerin neler olduğu, hangi amaç ve yöntemleri öne çıkartmamız gerektiği ve dün-bugün diyalektiğinin nasıl canlı tutulacağı daha iyi anlaşılır.
Koşulların “Hic Rhodus, hic salta”(2) diye haykırdığı bir ortamda kavgayı bir bilinmeyene ertelemek, alandan çekilip, kapalı kapılar ardından, “yeni devrimci tarz”lar aramak, ancak, özgüven -ve hatta özsaygı-yitimiyle açıklanabilir.
(1)Yazı içerisinde, “YENİDEN” adı altında yürütülmekte olan çaba ile “kitle partisini birbirinden ayırmaksızın ele aldık. Aradaki fark sol kulağını sap elle göstermekten ibaret olduğu için böyle bir ayrıma gerek duymadık.
(2)Marks’ın “Lousi Bonaparte’ın 18. Brumaire’i” adlı eserinde kullandığı “Gül burada, raks etmelisin”, ya da “İşte hendek işte deve”, “Hünerini göstermenin zamanıdır” anlamında. Latin atasözü.
Emperyalizme ve Faşizme Karşı
DEVRİMCİ HAREKET Dergisi
Sayı:1 1997
EK 2
DEVRİMCİ DEĞERLER “ARAYIŞ”A FEDA EDİLMEMELİDİR
12 Eylül yenilgisi dünya ölçeğinde yaşanan çözülme sonrasında daha ağır ve farklı biçimlerde hissedilir hale geldi. Yaşanmışlıkların irdelenmesi, sonuçlar çıkarılması ve olumsuzlananın aşılması biçimindeki yöntemin kendisi de dahil olmak üzere devrimcileri tanımlayan kavramların bizatihi kendisi hedef tahtasına oturtuldu. Yapılmak istenen ve “yeni bir tarz” olarak hakim kılınmaya çalışılan şeyin geçmişin tümden reddiyesine doğru evrildiğini söylemek abartılı olmayacaktır.
Her şeye rağmen kendinden emin olma; değerlerine, bu değerleri ifade eden kavramsal bütünlüğe ve tarihsel birikime sahip olma durumu, bir taraftan olumsuzlukları saptarken diğer taraftan biriktirilenleri koruyup geliştirme şansı verir. Biriktirilen ne varsa tümünü geri boşaltıp sıfırlamak ve deyim yerindeyse, hedef tahtasına oturtmak ise; varolan kavramsal hazinenin ve değerler bütününü “zaafları saptama”ya feda edilmesidir. Bir yöntem hatasının olmasının yanında bağışlanmaz bir tutumdur da…
Bilimin, devreden ve devralınan özelliği yadsınarak, birikimler ibresi sıfıra getirilerek “her şeyi” sorgulamak; ya Descartes şüpheciliğidir, ya da bir çeşit hiçliktir.
Plan yapma özürlü birinin başarısızlığını “planlama”nın kendisine fatura etmesi gibi, hedef şaşırtan ve sahip olduğumuz teorik-pratik kazanımlara zarar veren arayışlar sorunlarımızı çözücü değil, daha çok derinleştirici bir etki yapmaktadır.
Hiyerarşiden, örgütsel bir programdan, plan yapmaktan kaçınmak üzere sarfedilen gayretler adı konmamış bir irade, bir disiplin, bir tekel oluşturur. Nasıl olmaması gerektiğini anlatarak sınırları çizer ve olması gereken üzerinde “yukarıdan aşağı” bir belirleme ile (tabandan gelebilecek önerilere gerçekte hiç de açık olmayarak) kesin bir rol oynar. Zaten, devrimci yaşamın yarattığı tüm değerlere yabancılaşarak; ama, “kirlenmişlik” atfında da bulunarak yapılan arayışlar ister istemez bu değerlerin dışında bir yerlere sürükler.
Siyasal ve örgütsel boyutu özellikle geri çekiliş bir çalışma tarzına kilitlendikten sonra; devrimci bir dönüşümü içeren, sınıf savaşımını öne çıkartan mücadele tarzının telaffuzundan dahi kaçınan ve bunların yerine örneğin muhalif olmayı ya da demokratlığı ikame eden bir anlayıştır söz konusu olan.
En geri düzeyde seyreden muhalif kıpırtıları ölçü alıp, varolan dinamikleri bu çizgiye çekerek buna uygun bir yapılaşma yaşamaya çalışmak; birincil olanı ikincil olana, aslolanı tali olana feda etmektir.
YERDE KAYBETTİĞİNİ GÖKTE ARAR DURUMUNA DÜŞÜLMEMELİDİR
“Pireler üzerine araştırma yapan bir alim varmış. ‘Pirelerin bacakları koparılınca ne oluyor acaba’ diye merak etmiş. Deney pirelerinin bacaklarını teker teker koparmış. Sonra masaya vurup, pirelerin ne yapacaklarını görmek istemiş. Pirelerde hiçbir hareket görmeyince, buluşlarını yazdığı deftere kayıt düşmüş: ‘Bacakları koparılan pireler sağır oluyorlar!” (Aktaran, Türker Alkan-Radikal 12 Şubat 1997)
Sistemi değiştirmek üzere bilinçli etkinlikte bulunan insanlarda, sistemin ortaya koyduklarıyla çelişme refleksi bazen öylesine gelişir ki, var olan her türlü ürünü reddetmek, reaksiyon geliştirmek bir “değer” haline gelir. Gerek bu türden etkilerle, gerek çözümsüzlük noktasında yaşanan tıkanmalarla, gerekse daha iyisini/alternatifini bulma kaygısıyla gelişen arayışlar farklı farklı sonuçlar verebilir. Doğru yerde aranan alternatifler gelişme yasalarına uygun, daha ileri buluşlarla sonuçlanırken; kaçış psikolojisinin, reaksiyonların yön verdiği arayışlar için aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Örneğin, toplumla ilişki içerisinde yaşanan sıkıntıları alt alta toplayıp “insan” olgusuna dair elde edilen bilimsel(!) veriler neticesinde, hayvanlara doğru bir kaçış yaşanır. Aykırılaşma başlamıştır; hayvanları sevme meselesi de bir “keşif”miş gibi her şeyin önüne çıkarılır ve yeni “erdem” tarifleri başlar: “Hayvanları insanlardan daha çok seviyorum(!)” yaşam, olması gereken doğrultuya sokulamayınca, insan sevgisini hayvan sevgisine engelmiş gibi gören, bütünü parçaya feda eden, azla yetinen bir kavrayış ortaya çıkar.
Benzer bir aykırılaşma ve yanlış hedeflere yönelme, kadın-erkek çelişmesinde de yaşanır. Haklı kaygılarla başlayan ve doğru yerde arandığında çözümü mümkün olan “kadının özgür bir kişilik olarak varlık göstermesi” meselesi; her türden “erkek” olguya tepkiyi ve uzaklaşmayı büyüterek çözülmeye(!) çalışılır.
Bir başka örnek olarak da sanat alanında 12 Eylül sonrasında yoğun olarak tanık olunan bir gelişmeden söz etmek istiyoruz. Ülkemizde 12 Eylül sonrasında hakim kılınan baskı ve şiddet ortamı; kaderine razı, edilgen kesimler gibi bu kesimlerin sanatını da yaratmıştır. Hiçbir karşı duruş motifi içermeyen, karamsarlıkla malul bir üretim furyası gelişti. Cinselliği ana tema olarak alan kimi eserlerde, sanatsal bir incelik katmak yerine, objenin kendini izlettirebilme potansiyeline sığınıldı. Bilinçli üretim yerine, aykırı olan veya rastlantıya dayanan şeyler tercih edildi. Kocaman tuvallerin üzerine avuç avuç boyalar fırlatıldı ve kendiliğinden akışa, rastlantılara anlamlar yüklendi. Tuvaldeki bu görüntü, sadece sahibini değil; izleyicisi ve yorumcusu ile toplumsal bir kesimi ifade ediyordu. Yaşanan boşluk ve arayış, bilinçli bir yönlendirmenin de etkisi ile bunalımın sanatını geliştirmişti.
Çeşitlendirerek vermeyi sürdürebileceğimiz bu tür örneklerin bir ortak yanı da, kaçış ve tepki ile örüldüğü için savunma reflekslerini de güçlendirmesidir. Bu türden duruşlara sahip insanları ikna etmek çok güçtür.
Elbette ki, sorunların kaynağını yanlış yerde aramanın tek biçimi aykırılaşmak değildir. Bazen salt psikolojik nedenlerde/koşullanmalarla arayış başlar. Ve yanıbaşımızdaki “çözüm”ü uzaklarda ararız. Çoğu kez, romanlarda konu edilen ve hayran kaldığımız kişilikler bir “yoldaş” olarak yanımızda dururken, adeta “sahip olunan şey, değerinden yitirir” fikrini haklı çıkarırcasına doyumsuz ve gayrımemnun rollerine gireriz. Elde olan reddedilince bir derinlik ve ufuk genişliği olacakmış gibi, sahip olduğunuz birikim ve değerlere haksızlık ederken elimiz titremez. Arkamıza aldığımız deneyler havuzu açısından, şanslı olduğumuzu düşünüp gerekli değeri verme mutluluğu yerine; 70 yıllık birikimi bir anda aşıverme oyunu oynama mutluluğunu tercih ederiz…
Devrimci/örgütsel süreçler, iç dinamikleri ve doğal şekillenmeleri içerisinde ele alınarak; “açık” arayan değil, sahiplenen bir yaklaşımla irdelendiğinde daha “anlaşılır” olacaktır. Bir roman örgüsü içerisinde, örneğin “Kavganın Şafağı”ndaki Klaudia’nın, uyarılara rağmen babasının evine gitmesi ve bu liberal tutumunun tutsaklığa sebep olması gibi, Kızıl Kayalar’daki Sü Yüfeng’in riskli randevuya giderek tutsak düşmesi de okuyucuya “felaket” tanımlamaları yaptırmaz. Olabilirliğine dair bir “genişlik” taşınır çoğu kez. Ama konu ne zaman ki bizim bir parçası olduğumuz örgütsel ilişkiler olursa, o zaman yargı kılıcını çok daha acımasız kullanırız. “felaket tellallığı” biçiminde dışa vuran bu tarz; yanlışı arayıp bulma, onu düzeltme biçiminde yapıcı bir kaygı içermekten çok “sorun tanımlayıcı” olarak varlık gösterir. Çözüm getirmek değil, çözümsüzlüğe işaret etmek veya o alana hiç kafa yormamak en sık rastlanan biçimlerdendir. “Ölüler hata yapmaz” veya “savaş bu, her şey olur” demek istemiyoruz. Ancak “mükemmeliyetçilik” hiçbir şey yapmamanın, hiçbir sorumluluk üstlenmemenin gerekçesi olabiliyor.
Gerçekte ise bilinmelidir ki “herkes her şeyden sorumludur” (Dostoyevski)
Sisteme karşı atılmış her adımı bir ileriye taşımayı, değiştirici/dönüştürücü rollere büründürmeyi yol göstericiliğin bir gereği sayan devrimci örgütlülüklerin işi her zamankinden daha zor; ama daha onurludur. Devrimcilerin işaret parmağı hiçbir zaman geriyi, göstermez. Değişen ekonomik, siyasi ve sosyal koşullar mücadelenin ihtiyaçlarına cevap veren araç ve yöntemler üzerinde de değiştirici bir etki yapar. Ancak bu değişim tedrici bir özellik taşır ve koşulları adım adım izler. Bir gün öncesine kadar dört elle sarıldığımız yöntemleri, bir gün sonrasında çöp kutusuna atmaya kalkarsak; bir taraftan “hiçbir değer kalıcı değildir” fikrini besler, diğer taraftan diyalektik yasaları ıskalamanın faturasını birikimlerimize çıkartmış oluruz. “Ya hep ya hiç” tercihini dayatmak, geçişleri yadsımak uçlaşmanın ve savrulmanın her türden zeminini hazırlar.
Devrimci bir örgütlenmenin hangi coğrafyada gündeme geldiği ve bu coğrafyada varolan sosyal şekillenmenin muhtevasının ne olduğu elbette ki üretilecek politikalarda yansısını bulur. Ancak bu yansıma, stratejik hedef bağlamında tasarlanmış araç ve yöntemlerden bağımsız düşünülmemek durumundadır. Muhalif seslere ulaşıp bu sesleri düzen dışı bir yönelimin basamakları haline getirmek başka bir şeydir; o sesleri sadece alkışlayıp, bir birine ekleyerek “kitlesel bir muhalefet”(!) gösterisi yapmak daha başka bir şeydir.
“Birey bile olamadık; toplumu kurtarmak için yola çıktık, kendimizi bile kurtaramadık; hangimiz doğru dürüst aşkı tanıyabildik ki?” biçimdeki serzenişler -ilk olarak kimler tarafından ortaya atıldığı ihmal edilse dahi- gösterilmeye çalışıldığı gibi bir keşif veya kucaklanması gereken muhalif bir kesimi bir arada tutan ortak bir söylem de değildir.
Mücadelenin yüklediği ağır görevlerin yanında olgunlaşma yetersizliğinin de sebep olduğu “eksik ve günahlarımız” elbette oldu; ancak bu “günah”ların ne olduğunu ve nasıl aşılacağını en iyi yine “günah sahipleri” bilirler. (1) “Eli bir kadın eline değmemiş”de olsa; devrimci yaşamın kazandırdığı geniş ufuklar, yoldaşlık ilişkisi ve insansal sıcaklık nedeniyle devrimciler sanıldığının aksine aşka karşı hiç de yabancı değildir. Ve bir insan bakışının kana nasıl hızla karışabileceğini en iyi yine onlar bilir.
Akşama kadar hiçliğin edebiyatını yapan; yürek karartma ve zihin bulandırmayı marifet zannederek uçuklaşan ve biraz da uçarak yaşayan “marjinal”leri ne ölçü almanın ne de bir takım politikalara gerekçe etmenin haklı bir sebebi olamaz. Ve bilinmelidir ki, onlara benzemek, onları kendine benzetmekten çok daha büyük bir olasılık dahilindedir.
Toplum %90’lar düzeyinde bir memnuniyetsizlik grafiği çizerken memnuniyetsizlikten söz etmenin tek başına fazlaca bir anlamı yoktur. Bırakalım sistemi, kendilerini de değiştirip dönüştürme gibi bir dertleri olmadığı için; kimsenin kimseye karışmadığı, herkesin free takıldığı ve “Bezgin Bekir olma hakkı”nı kullandığı bir örgütlenme(me) biçimi en ideal örgüt formu olarak yansıtılmaktadır.(2)
Tüm pozitif bilimleri kucaklayan ve materyalist bir düşünce sisteminde disipline eden bir bilim felsefesi olan Marksizme; çevrecilik, kadın-erkek eşitliği, gerçek anlamda hümanizm vb.ni kapsayamayacak denli bir darlık atfetmek ancak Marksizmi bilmemek veya değiştirmeye çalışmakla açıklanabilir. Devrimcilerin geçmiş pratiklerinde kadın, çevre, barış gibi konulara yeterince ağırlık vermediği söylenebilir. Ancak bunun çözümü, boş bırakılan bu alanları dolduran feminist, anarşist vb. akımlar içerisinde eriyip kendini “yeniden” bulmak olmamalıdır.
Ülkemizde yakın ve uzak mücadele tarihinin içerdiği çeşitli örnekleri kitleselleşmenin yolunun tüm yumurtaları yasallık sepetine doldurmak olmadığını kanıtlamışken; legal araçları adeta amaç haline getirerek dayatmak, ancak kurucularının ihtiyacı ile açıklanabilir. Mücadelenin gereklerini yerine getirerek politika üretenlerin hiçbir zaman, kitleselleşememe gibi bir handikapı olmamıştır.
Devrimciler, meşruiyetini haklılığından alır. Bastığı zemini, geleneklerini ve yürüyüş tarzını; kendisi meşru olmayan kimi güçlerin tacizine göre gözden geçirmez. Meşruiyet kaygısı, icazet almaya dönüştüğü takdirde, icazet dışı kalan kesimlere saldırı için davetiye çıkarılmış olur. Bu, bir çeşit yabancılaşmadır. Kendi tarihine, geleneklerine kazanımlarına, ürettiklerine karşı bir yabancılaşma olduğu gibi; ortalığa serilen halının dışına çıkılmayacağının da itirafıdır; mücadelede “ben”leşmektir.
Saptadıkları “in”ler ve “out”lar etrafında biraraya gelen ve gerçekte ortak bir amaç taşımaktan çok benzer reaksiyonlara sahip yarı-siyasal bileşimlerle karşı karşıya kalıyoruz ki; şüpheciliği, belirsizliği, aykırı olmayı bir erdem saymaktan öte bir bütünlükleri de yok. Bir diğer özelliği de “kaba olan her şeye karşı olmak” iddiasında somutlanan bu eğilimin, yumuşaklık arayışında ne tür savrulmalarla sonuçlanacağı ve aslında bunun neden ayrı bir toplum öngörmediği tarihsel materyalizmden nasibini almış her insanın kolaylıkla görebileceği bir durumdur.
Sosyolojik birtakım tahlillere dayandırılarak, bireye atfedilen özgürlük, farklılık ve geleneksel soldan kopukluk subjektif öğelerle beslenmiş tanımlamalar olmaktan öteye gitmemektedir.
SEL KENDİ YATAĞINI YAPAR
İçinde bulunduğumuz koşullar, bir günah keçisi bulup işin içinden sıyrılamayacağımız kadar ağır; bu ağırlık aynı kapasitede bir ciddiyeti gerektirir. Keşke işimiz “eleştiri-özeleştiri mekanizmasını işleterek” veya “geçmişin değerlendirmesini yaparak” içinden çıkılabilecek sadelikte olsaydı. İşimiz öylesine zor ki, bazen Sisyphos’unki gibi bir kısır döngüye düşmüş görüntüsü dahi verebiliriz.(3) Bu, bizlerin; bir ucunda Spartaküs’ün olduğu deneyler zincirini yadsımak istemeyen ve birikimlerini ısrarla sahiplenen özelliğimizin dışavurumudur.
“Eğer insanlığın çoğunluğu için etkili olabileceğimiz yeri seçmişsek, hiçbir yük bizi kamburlaştıramaz. Çünkü o artık herkes adına ödenen bedeldir; artık tadına vardığımız şey yoksul, kısıtlı, bencilce bir sevinç değildir, mutluluğumuz milyonlara aittir.”(Marx)
Yenilgi sonrasında bizler sokağa her döndüğümüzde; ne sokak aynı sokak, ne biz aynı biziz…. Girdiğimiz ırmak, bir önceki ırmak değildir artık….İşte siyasal pratik bu biçimde kavrandığı takdirde çözüme giden yolun içine girilmiş demektir.
Ardlarında tarihsel bir tutarlılık bırakarak ilerleyenler mücadelenin hiçbir kesiminde çaresiz duruma düşmezler. Pratiğim öğretici ve yol gösterici özelliği aynı zamanda böyle bir açmaza düşmemenin de garantisidir. Sorun, abartılı bir biçimde plan-program edebiyatı yapma kolaycılığının çok ötesinde bir dinamizm ve üretkenlik gerektirmektedir. Demiri tavında dövmek ve an’ı yakalamak gerektiğinde “(…) Hiçbir formalite istemeyin, İsa aşkına, tüm şemaları bir kenara atın” (lenin) diyebiliyor; ama “devrimci teori olmadan devrimci eylem olmaz” bilincini de ıskalamıyorsak yöntem sorununda ciddi bir mesafe katetmişiz demektir.
Bilge kişi, kapısından dışarı adım atmaksızın, güneşin altında bütün olup bitenleri bilir” sözü, teknolojinin gelişmediği eski zamanların boş sözüdür. Gerçi bu söz günümüzde gelişmiş teknoloji çağında gerçekleşebilirse de ilk elde bilgisi olanlar gene de pratiğe katılanlardır. (…) Bilgi edinmek isteyen, dünyayı yani gerçeği değiştirme pratiğine bizzat katılmalıdır. Armudun tadını bilmek isteyen, armudu yiyerek değiştirmek zorundadır.” ( Mao Tse Tung- Teori ve Pratik s: 13)
Devrimciler, karşılarına çıkan problemleri çözerken teorik-pratik geçmişlerini rehber alır, birikimleri (politik repertuarları) ile hareket ederler; “yenilik”, geçmişle köprülerin atılması değildir. İnsanları en atıl, en yalıtılmış ortamlarda, sınıfsal çatışmanın dışında konumlandırıp “yeni”yi orada aramak; ararken orada kaybolmayı da beraberinde getirebilir. Bazı arayışlar vardır ki, elde olanı da tüketerek sonuçlanır.
Kuşkunun bilimsel mi olduğu, yoksa bir paranoya vakasının mı yaşandığı bilinmeli ve arayışlar ona göre mütalaa edilmelidir. “Önce bir ilke olarak, edinilmiş bütün bilgilerimden şüphe etmeliyim (…)” diyen Descartes’in Kartezyen kuşkuculuğu ile yapılan arayışları devrimciler yöntem olarak reddetmek durumundadır. Dünden bugüne devralınan ve yarına miras bırakılması gereken çok güzel değerlerimiz var ki biz bunları “arayış”a feda edemeyiz.
(1) Örneğin ’96 1 Mayıs değerlendirmesi yaparken objektifini ısrarla ve her fırsatta “lale budayan kız” üzerine tutmak bir tercihin ürünüdür. Ve bu tercihin, sahiplerini kimlerin yanına düşürdüğü, kimlerle ortak ettiği düşünülürse “kendi günahlarımızı da ortaya sermeliyiz” gerekçesine neden tutunulamayacağı daha iyi anlaşılır.
(2) Fransız yazar Paul Lafargue‘nin “Tembellik Hakkı”nı yazdığı dönemin koşulları, iş yaşamı bugünkünden çok daha ağırdır. Çalışma süresi günde 17 saate çıkabiliyordu. Bunun gibi, örneğin Rousseau’nun da “Halkın ekmeğini kazanmaktan başka zamanı yoksa, yazık, Ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için de zamanı olması gerek” diyerek “tembellik hakkı”ndan söz ettiği bilinmektedir.
Lafargue’nin, “Tembellik Hakkı”diye ifade ettiği şeyin “boş zaman hakkı” olarak algılanması gerektiği biçimindeki uyarısı; bugün kimilerince neden yanlış bir biçim ve içerikle kullanıldığını anlatmaya yeterli bir vurgudur.
(3) Sisyphos, iri bir kayayı dağın eteklerinden yukarıya doğru çıkarmaya çalışır. Fakat her seferinde kaya tekrar aşağıya doğru yuvarlanır. Sisyphos bunu, sonsuza dek tekrar eder durur. Yunan mitolojisinde anlatılan Sisyohos’un içine düşmüş olduğu bu kısır döngü ona verilen bir cezanın sonucu ise de bizler bir kararlılık ifadesi olarak bu görüntüyü verebiliriz.
Emperyalizme ve Faşizme Karşı
DEVRİMCİ HAREKET Dergisi
Sayı:3 1997
EK 3
ÖRGÜTLENME ANLAYIŞI ÜZERİNE
Farklı zaman ve biçimlerde üretilmiş ve devrimci deneyim hanesinde birikmiş “doğrular”, olduğu gibi alınıp, politik-pratik içerisinde bir kalıp olarak kullanılacak türden olgular değildir. Böyle bir uygulama, pratiğin yaşayan yanına aykırı düşer. Ancak, çeşitli avantajlar dizisine sahip olan Türkiye devrimci hareketi, eşine az rastlanır bir deney ve birikime ulaşmıştır. Bu birikim, en karmaşık süreçlerde bile, gereklerin yerine getirilebilmesinde bir yardımcı unsur olarak işlev görmektedir.
Örgütlenme konusu, devrimciler açısından her zaman için bir farklılık sebebi olmuş ve çok ciddi tartışmalara kaynaklık etmiştir. Devraldığımız teorik-pratik referansın yol göstericiliğinde çizdiğimiz örgütlenme perspektifi, bugünün de sorunlarını hesaba katan ve çözümüne dair görevleri içeren bir nitelik taşımaktadır.
Uzun veya kısa vadede değişen her koşulu hesaba katmak durumunda olan devrimciler; bir taraftan günü yakalarken diğer taraftan, asli yönelimlerinde bir çarpılma yaşanmasına izin vermezler. Diğer bir ifadeyle, temel örgütlenmelerini güncel/tali kimi düzenlemelere feda etmezler. Zaten doğru bir perspektif ışığında ele alındığında bu türden olguların, karşı karşıya getirilecek bir yanı da yoktur.
İDEOLOJİK-POLİTİK HATTIN OLUŞUMU ÜZERİNDE TAYİN EDİCİ ROL OYNAYAN OLGULAR DOĞRU SEÇİLMELİDİR
Özellikle 1990 sonrasında yaşanan farklılaşmalara baktığımızda kimi gelişmelerin, sebep olmamaları gereken sonuçlara gerekçe edildiğini gördük. Devrimci hareketlerin toplumla aralarında oluşan mesafe, kitle ilişkilerinde “istenen” düzeyin yakalanamaması, üzerinde yürünen zemine dair soruları büyütmüştür.
Devrimci hareketlerin kitle/toplum ilişkilerinin niteliği -biçimi- her dönemde bir dizi tartışmanın nedeni olmuştur. Bu noktanın kavranışındaki basit hatalar, çok önemli sapmaların nedenini oluşturmuştur.
Genel olarak, devrimci hareketlerin ideolojik-politik çizgilerini belirleyen temel etken, toplumda maddi yaşamın üretilmesi sürecinde yaşanan çelişmelerdir. Üretici güçlerin gelişim düzeyi ile mevcut üretim ilişkileri arasındaki çelişme, siyasal tavır alışın temelini oluşturur. İdeolojik-politik çizginin özünü üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişmelerin, herhangi bir tarihsel kesitte almış olduğu farklı biçimlerin (emperyalizm olgusu, gizli ve açık işgal, faşizm gibi) çözümlenmesi oluşturur. Devrimciler açısından stratejik hedefler, iktisadi yaşamın çelişmeleri tarafından belirlenir.
Bu nedenle devrimci hareketler, stratejik hedeflerini, temel ideolojik ve politik çizgilerini; yaşadıkları topluma ait iktisadi yaşantının bütün yönleriyle ayrıntılı biçimde incelenmesine dayandırırlar. İşte bu temel ideolojik-politik belirlenim, toplumdaki bilinç düzeyinden üst yapıdaki siyasal gelişme ve tercihlerden büyük oranda bağımsızdır. Toplumda, ekonomik alanda yaşanan çelişmelerle, bu çelişmelerin yaratacağı doğrudan bilinçlenme zamandaş değildir. Bir neden-sonuç ilişkisine bağımlı olarak toplumlarda siyasal bilincin oluşum süreci oldukça yavaştır. Bu nokta devrimci hareketler açısından önemlidir. Temel ideolojik-politik tercihlerini toplumdaki egemen siyasal eğilimlere göre değil, maddi yaşamın ilişki ve çelişmelerinin incelenmesine göre yaparlarken; toplumdaki siyasal bilincin oluşumunda devrimci hareketlerin çok önemli bir katalizör rolüne sahip olduğunu da bilirler. Ve sürdürecekleri siyasal pratikte, eylem çizgisinde bunu hesaba katarlar.
Böyle bir perspektif ışığında geliştirilecek olan örgütlenme tarzı, araç-amaç diyalektiğine uygun olarak biçimlenir.
ÖRGÜTLENMELER BİRER ARAÇTIR VE AMACA HİZMET EDER
“Bir savaşın karakteri (bir gerici savaş mı, yoksa bir devrimci savaş mı olduğu) saldırganın kim olduğuna ve kimin ülkesinde ‘düşmanın’ bulunduğuna değil, hangi sınıfın savaş yaptığına, bu savaşla hangi politikanın sürdürüldüğüne bağlıdır.” (Marks-Engels-Lenin, İşçi Sınıfı Partisi Üzerine, s:303)
Bu ölçüt gerçekte, çok değişik biçimlerde süren sınıf savaşımını her alanda doğru tahlil edebilmenin de koşulunu sağlar. Böyle bir savaşı örgütleme görevi ile karşı karşıya olan politik organizasyonun yapılanması ihtiyaçlar tarafından belirlenir. Amaca hizmet etmek üzere varlık gösteren ve ihtiyaca göre biçimlenen örgütsel yapı; araç-amaç ilişkisinin içerdiği diyalektik ile doğrudan ilintilidir.
“Biz, sınıfların ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Buna erişmek için araç nedir?” diyen Engels, Devrim, politikanın en yüksek edimidir ve devrim isteyen herkes, aracını da istemek zorundadır.” (age. s:74) diye ekliyor. Doğaldır ki devrimin olmazsa olmaz aracı, politik organizasyondur. “İşçi partisi (…) kendine özgü hedefi, kendine özgü politikası bulunan bağımsız bir parti olarak oluşmalıdır.” (age.s:74)
Devrimciler; koşullarüstü, mutlak, her zaman geçerli araç ve yöntemlere sahip değildir. Somut durumun somut tahliline dayanmadan, peşinen hiçbir örgüt biçimini reddetmezler. Mücadele araç ve yöntemleri, soyut önkabuller toplamı değil, hayatın öğreticiliğine dayanan, mücadele içerisinde birikmiş deneyler toplamıdır. Çalışma tarzı ile örgütlenme biçimi arasında diyalektik bir bağ vardır. Amaçlanan çalışma tarzının gerektirdiği örgüt biçimini hesaba katarak optimal bir örgütlenme tarzı ile siyasal arenada yer alınmalıdır. Sınıflar çatışmasına dair perspektifini ve alacağı rolü platonik kaygılarla belirleyenler, kavganın gereklerini yerine getiremezler.
Kazanımları, birikim deneyimleri bir şablon olarak alıp uygulamanın Marksist öğreti ile bağdaşmazlığını bilen devrimciler; değerlendirmelerinde zaman ve mekan farklılaşmasını hesaba katarak hareket ederler.
“Her tarihi dönem için farklı iktisadi siyasi yapılardaki tüm ülkelerde geçerli bir parti modeli, biçimi yoktur. Örgüt biçimi, çalışma tarzı ve devrim biçimine zorunlu olarak bağlıdır.” (Bildirge-1977)
Örgütlenmenin, amaca hizmet etmek üzere bir araç olarak varlık gösterecek olması, örgütlü yaşamın pek çok ayrıntısına yansıyan özel bir dikkat ve hassasiyeti gerektirir; “amaca uygunluk”, her zaman için gözetilmesi gereken bir ölçüt olarak kabul edilmelidir. Hiçbir fiil yoktur ki, katışıksız kendiliğindenlik veya saf iradi özelliğe sahip olsun. En kendiliğinden görünen eylemde bile bilinçli bir yanın olması, hareketin diyalektiği gereğidir. Yönlendirici irade, buradaki içiçeliği kavrayabildiği ölçüde; kitlenin kendiliğinden eylemi ile Lenin’de “Bize bir devrimciler örgütü verin Rusya’yı yerinden oynatalım” biçiminde somutlanan irade faktörünün tamamlayıcılığını zamanında ve doğru biçimde değerlendirebilecektir.
Devrimci örgütlenmelerin, kitle eylemi karşısında bocaladığı pek çok örnekte, söz konusu diyalektik kavrayışın eksikliği göze çarpar. Teori ile pratik arsında, öncü ile kitle arasında matematiğin sayısal kesinliğini andıran bir ilişki beklentisi sözkonusu olur ki bunun pratik yansıması, sosyal bilimde yeri olmayan mekanik bir kavrayıştır. Teori ile pratik arasındaki ilişkiyi, bağrında içerilmiş bir şekilde taşıyan parti; yükleneceği işlevler, karşılayacağı ihtiyaçlar yadsındığında mekanik bir düzeneğe, bir araya getirilmiş insanlar topluluğuna döner ki, bumum adından öte başka bir yanının “parti” olmayacağı açıktır.
Leninist partiyi tek başına bir hiyerarşiye, yukarıdan aşağı belirlemeye, demokratik merkeziyetçiliğe, gizliliğe vb. indirgemeyen; ama bu niteliklere de sahip olması gerektiğini bilen devrimciler, sınıflar mücadelesinin her kesitinde ihtiyacı karşılayan uygun örgütsel yapıları oluşturma şansına sahip olacaktır.
Bir miktar kadroyu program ve tüzük etrafında toplayarak, parti sorununu bir çırpıda halledenler için bu anlattıklarımız gereksiz ayrıntılar gibi gelebilir; ancak bilinmelidir ki, yaşanan tekrarların ve mücadelede patinaj yapar duruma düşmenin gerçek sebepleri bu türden ayrıntılarda gizlidir.
LENİNİST PARTİ ÖĞRETİSİ
Partinin nasıl bir devrim örgütlemeye aday olduğu, o partinin niteliği üzerinde doğrudan etki yapar. Tarihte yaşanmış örnekler, karşımıza çıkan her sorunu açıklamak için bir anahtar rolü görmeye yeterli değilse de genel yönelimler itibariyle, her örneğin çok şey anlattığı da söylenebilir. Zaman ve mekan ayrımı gözetmeksizin her ortam için geçerli bir örgüt modeli yok ise de; her pratiğin bir başka pratiğe aktarılabilir yanları vardır. RSDİP tarihi bu bağlamda, adeta bir hazinedir. Menşeviklerle Bolşeviklerin çatışmalı birlikteliği, dünya devrim tarihine örnek alınabilir koca bir birikim kaydetmiştir.
Parti tüzüğünün birinci maddesi üzerinde yaşanan ve bölünme ile sonuçlanan ilk ayırım noktalarından biri de parti üyeliğinin niteliği sorunudur. Gevşek bir örgütlenme modeli dayatan Martov, Lenin’le karşı karşıya gelirken yaşanan farklılaşma gerçekte devrimin niteliği ve proletarya diktatörlüğünün bir ihtiyaç olup olmadığı biçiminde, çok daha kapsamlı bir arka plana dayanıyordu.
Bir savaş örgütünün olması yanında, aynı zamanda örgütler toplamı biçiminde teşkilatlanan Leninist parti; legal, yarı-legal, illegal tüm alanlara yayılan bir organlaşmanın bütünü olarak varlık gösterecek ve en geniş kitlelere ulaşma kapasitesine sahip olacaktı.
Böyle bir teşkilatlanma için; sağlam bir ideolojik-politik hat, çoklu alanlar arası uyumu saplayan bir komiteleşme ve iç disiplin olmazsa olmaz önemdedir.(1) Bir hiyerarşik şekillenmeye sahip Leninist örgütlenmede demokratik merkeziyetçilik ilkesi organlararası bir akışkanlığın, kan alışverişinin ifadesidir. Yanlış kullanımları veya gereksiz tartışmaları bir kenara bırakacak olursak; sanıldığının aksine, politika üretiminde en alt birim dahil olmak üzere kollektif bir katılım söz konusudur. Doğaldır ki partinin, ticari bir işletmenin rekabet ortamına ve rant paylaşım endişelerine benzemeyen bir yanı olacak; yukarıda biriken “toplam” aşağıya doğru bir uygulanırlık özelliğine sahip olacaktır.(2) Kimsenin kimseyi bağlamadığı, ast-üst ilişkisinin olmadığı modeller allanıp pullanarak demokrasi adına sahneye sürülürken; çoğu kez, Leninist örgütlenmenin anlaşılamamış olduğunu gösteren atıflarda bulunulur. Ayrıca söz konusu olan aracın devrim yapmak üzere yapılandırıldığı unutulursa ve yükleneceği işlevden bağımsız olarak soyut bir mekanda tasarlanırsa; örgütlenme belki daha demokratik bir görüntü verecektir, ancak ne işe yarayacağı konusunda kocaman bir belirsizlikle malul olacaktır.
Her örgüt, bulunduğu ortama uyum gösteren, hareketli ve üretken bir yapıya sahip olma durumundadır. O noktada kimi organların adı gibi biçimleri de şablonlara sığmaz bir işlerliğe sahip olacaktır.
Devrimciler devraldıkları birikime, kavganın öğreticiliğine ve devamlılığı yeniden üretebilme yeteneklerine güvenmek durumundadır. Leninist parti teorisinin ilkelerine, laboratuvardaki bilim adamının deney sonuçlarına bağlılığındaki ısrar düzeyinde sahip çıkabilmek; aynı zamanda uygulamada bir savaşçı esnekliği gösterebilmek Leninizmin ayırdedici özelliğidir.
Dışsal olguların içsel olanın yerine geçirildiği; “ebe”nin, “doğurtan” değil, “doğuran” olmaya aday gösterildiği durumlar araç ile amacın yer değiştirdiği durumlardır.
“Omniu determinatı est negatio”(Her sınırlama ya da belirleme, aynı zamanda bir yadsımadır) der Spinoza..
Yaptığımız her belirleme birtakım sınırlar çizer. Ve bu sınırlar, bir şeyleri yadsıyarak oluşur. Yadsıma eylemi bizleri sürekli ileri taşıyan bir istikamet izlemek zorundadır.
“Derinlik”, “geniş ufukluluk” gibi kavramlar, içinde bulunulan duruş noktasına göre bir görelilik taşır. Aynı görelilik, yapılacak belirlemeler için de geçerlidir. Yöntemimizdeki derinlik “değişmeyen büyüklükler matematiği”ndeki derinliği aşmak zorundadır. Bu derinlik, kendi iç kuralları ve bütünlüğü itibarıyle bir tutarlılık taşısa da “değişen büyüklükler matematiği”ni (yüksek matematik) açıklamaya yetmez. Bu aşama diyalektiğin devreye girdiği aşamadır. Aksi takdirde; varılan sonuçlar “ilkel matematik” kurallarına göre yanlış sayılacaktır.
Kavganın çok yönlülüğü; kavrayışta yüksek matematiğin derinliğini ve kapsayıcılığını bir ihtiyaç haline getirmiştir. Çoklu bilinmeyenlerle bir arada yaşamayı öğrenmek, mücadelenin dayatan gerekleri arasındadır. İsteyenler, örgütlenmelerini dört işlemin doğruları arasında tutmaya devam edebilirler…
PARTİ VE SOVYET LENİNİST ÖRGÜTLENMENİN BİRBİRİNİ BÜTÜNLEYEN BİLEŞENLERİDİR
Devrimciler; sovyet, konsey, meclis vb. örgütlenmeleri örgütlü toplumun oluşumunda bir ihtiyaç olarak görür ve parti örgütlenmesinin bir alternatifi değil, bütünleyeni olarak kabul eder. Parti, kendini dar bir çekirdeğe hapsetmez. En geniş kitle çalışması içerisinde varlık göstermek, her alana özgü biçim almayı gerektirir. Alanın demokratik/legal bir alan olması orada parti unsurunun bulunmasına engel değildir. Gerçek kadrolaşma bu türden bir kavrayışla anlamlanır. Parti, uzanabildiği en geniş alanlara kadar uzanmalıdır. Üyeler gibi, üye olmaya aday unsurlar da söz konusu olacak ve “alışveriş”te adeta bir kılcal damar işlevi görecektir.
“(…) İşçi Temsilcileri Sovyeti mi, yoksa parti mi? Sorunun bu biçimde konuluşu yanlıştır. Karar kesinlikle şöyle olmalıdır: Hem İşçi Temsilcileri Sovyeti, hem parti” diyen Lenin, birbirinin bütünleyeni olan ve çeşitli ihtiyaçlar bağlamında gündeme gelen örgütsel şekillenmeleri birbirinin karşısına koymanın sakıncalarına vurgu yapar.
Partinin, örgütler toplamı olduğu biçimindeki önerme, parti örgütünün kendisi ile bu örgütler (politik kitle örgütleri) arasında bir eşitlik kurma yanılsamasına sebep olmamalıdır. “Lenin, partinin yapısının ve kuruluşunun iki kısımdan meydana gelmesi gerektiğini ileri sürüyordu: a) Önde gelen parti işçilerinden esas olarak profesyonel ihtilalci yani parti çalışması dışında hiçbir işle uğraşmayan ve gerekli teorik bilgiye, tecrübeye, örgütsel pratiğe ve çarlık polisi ile dövüşme ve ellerinden kurtulma ustalığına sahip olan parti işçilerinden meydana gelen sıkı bir düzenli kadro; b) Yüzlerce emekçinin sevgi ve desteğini kazanan geniş bir mahalli parti örgütleri ağı ve çok sayıda parti üyesi” (SBKPT. S:353 akt: Mahir Çayan)
Partinin en temel şeylerinden biri de iktidar hedefli olmasıdır. Tüm yönlendirmeleri bu hedefe kanalize eden parti, doğrudanlık ve kavramsallaştırmadan çok, iktidarı hedefleyen yolun tayini, mücadele araç ve yöntemlerinin seçimi, uygulamada koordinasyonu sağlayabilme ile söz konusu işlevi yerine getirir. Maddi bir gücün, ancak bir başka maddi güç ile yenilebilecek olması gerçekliği partiyi devrimin olmazsa olmaz aracı haline getirir. Elbette ki devrimi yapan partinin kendisi değildir. Elverişli bir maddi zeminde eylemi ile devreye giren kitleler ve çeşitli biçimlerde işlev yüklenmiş örgütlenmeler, sonucu tayin edecektir. Ancak partinin buradaki rolü öylesine önemlidir ki; en uygun koşullarla beslenmiş bir devrimci durumun olması halinde bile partisizlik (veya o işlevde bir öncü örgütlenmenin yokluğu) sürecin devrimle sonuçlanmasına engeldir. Buradaki diyalektik ilişkiyi doğru kurmak, bir zorunluluktur. Öncülük görevi, kendini devrimi yapacak tek güç olarak görmeye sebep olmamalıdır. Bu aynı zamanda Leninist Parti anlayışının ayırt edici özelliklerindendir. “Öncü, öncülük görevini ancak önderlik ettiği halktan kopmayı önleyebildiği ve tüm kitleyi gerçekten ilerletebildiği zaman yerine getirebilir.” (Lenin)
“Devrimciler, ileri doğru hızla koşmamalıdırlar. Somut duruma uygun ve yığınların anlayabileceği sloganları ortaya atmalı, daima yığın hareketinin başında yürümeli ve hareketin olgunlaşan yeni ödevleri çözmesine yardım etmelidir.” (Dimitrov)
Devrim süreçlerinin zor ve karmaşık özelliği partiye zaten çok önemli işlevler yükler. Siyasal iktidar mücadelesi anlık bir muharebe işi değildir. İleri atılımlarla, geri çekilmelerle dolu zorlu bir sürecin örgütlenmesi; buna uygun yeteneklerle donanmış bir savaş örgütünü gerektirir.
Devrim sonrasında ise parti, yeni duruma uygun işlevler yüklenir. Kurucu süreçler, taşıdığı ikili yan itibarıyle zorlu süreçlerdir. Karşıtların birliği yasası en çarpıcı biçimde varlık gösterir. Eskiyi temsil eden maddi olgulardan zihniyete dek tüm taşların yıkıldığı ve alternatif bir yaşamın adım adım inşa edildiği bir süreçtir. Sömürücü egemenliğin, bir başka egemenlik altında tasfiye edilmesi; özel mülkiyetin yerini paylaşımcılığa bırakması; bireyin özgürleşmesinin önündeki engellerin kaldırılması; insanın kendisiyle ve doğayla barışık bir sürece hazırlanması kurucu önderliğe tarihi sorumluluklar yükler. Burada parti yapıcı ve yol gösterici rol oynarken aynı zamanda inşa oranında giderek gereksizleşme/sönme sürecine girer.
LENİNİST PARTİ ÖĞRETİSİ;
ALANLARA GÖRE FARKLILIK GÖSTEREN MÜCADELE VE ÖRGÜT BİÇİMLERİNİ DIŞLAYAN DEĞİL, KAPSAYAN BİR NİTELİĞE SAHİPTİR
Tekel öncesi dönemde 2. enternasyonal partilerinde rastlanılan parlamentarist eğilimin legal mücadele şekillerini öne çıkaran ve rollerini abartan bir çalışma tarzının bugün -özellikle son yıllarda yukarıdakilere ek olarak- vurgulamayı gerekli gördük:
Emperyalist dönem Marksizmi olarak da ifade edebileceğimiz Leninizm, proletarya devriminin objektif şartlarının varlığını saptamıştır. Bu anlamda Leninizm yoğunlukla, devrimin subjektif şartlarının hazırlanması perspektifidir. Özellikle “Ne Yapmalı” ile örgütlenme sorununa açıklık getiren Lenin, yaşadığı iki devrim deneyini Marksist teorinin öngörüleri ile birleştirmiş ve dünya proletaryasını zafere ulaştıracak örgütlenme tarzını çerçevesel düzeyde biçimlendirmiştir.
Lenin, iç savaşın başladığı koşullarda silahların eleştirisini; eleştiri silahının gerekli ve zorunlu ardılı olarak görür.
Kapitalizmin iç dinamiği ile geliştiği, burjuva demokratik devrimi gerçekleştirmiş emperyalist-kapitalist ülkelerde güçlü bir işçi sınıfı söz konusudur. Burjuvazi, böyle ülkelerde sus payı vererek sınıf içerisinde aristokrat bir tabaka yaratır ve tepkileri düzen çerçevesi içinde tutmayı amaçlar.
Uzun süreli evrimci bir çalışma ile devrime hazırlanmanın mümkün olduğu bu tür ülkelerde evrimci çalışma ile devrimci çalışma yöntemlerini birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Lenin, ayaklanma için “toplumsal-psikolojik koşullar”ın hazırlandığı; nesnel durumun “propaganda ve ajitasyon, ajitasyon ve propaganda”yı gerektirdiği evrimci bir çalışma tarzı yerine silahlı yöntemleri ikame etmenin yanlışlığına işaret eder.
Aynı biçimce, “sorun, hükümetin silahlı kuvvetlerinin geri püskürtülmesiyken, hareket, silahlı bir savaşın ‘zorunluluğuna yol açmış’ken sözlü ikna tek başına, yavan burjuva eylemsizliği ve korkaklığı haline gelmişken, kararlar, bildiriler, tasarılar kaleme almakla, ‘kitle propagandası’ yapmakla ve ‘toplumsal-psikolojik koşulları’ hatırlamakla meşgul olmak da” yanlıştır.
“(..) tek doğru örgüt türünün, yasal ve yarı-yasal işçi kuruluşları ağı ile çerçevelenmiş parti çekirdeklerinin toplamı olan yasadışı bir parti örgütü olduğunu…” (Tasfiyecilik Üzerine. s:297) savunan Lenin, öngördüğü parti modelinde, yasallık-yasadışılık ikilemine girmeden araçları ihtiyaç ve öncelikler sıralaması içinde birbiriyle ilişkilendirmiştir.
Devrimci mücadelenin örgütlenmesi, muhalefet kesimlerinin devrimci bir doğrultuya kanalize edilerek iktidara yöneltilmesi sürecinde katalizör maya işlevi görecek olan öncü savaşçı bir partinin “tercihen” değil “mecburen” illegal bir zeminde oluşması çeşitli nedenlerle “komploculuk” çağrışımı yapabilir. “Otokratik bir ülkede böyle güçlü bir devrimci örgüt biçim olarak aynı zamanda ‘komplocu’ bir örgüt olarak da nitelindirilebilir. Çünkü, Fransızca ‘konsparation’ sözcüğü Rusça ‘zagovar’ (komplo) sözcüğünün karşılığıdır. Ve böyle bir örgüt, tam bir gizlilik içinde çalışmak zorundadır. Gizlilik bu türden bir örgütün öylesine zorunlu bir koşuludur ki, bütün öteki koşullar (üyelerin sayısı ve seçimi, işlevler vb.) bu birinci koşula uyum içinde olmalıdır. Onun için biz sosyal-demokratların komplocu bir örgüt kurmayı istediğimiz yolundaki suçlamalardan korkması gerçekten de büyük bir safdillik olur. Her ekonomizm düşmanı için, böyle bir suçlama, Narodnaya Volva çizgisini izlemek suçlaması kadar övünç verici olmalıdır.” (Ne Yapmalı, Lenin s: 145-146)
Sendikal örgütlenme ile parti örgütlenmesi birbirinin yerine geçirilmemesi gereken farklı zeminlerdir. Bir parti gibi işletilmeye çalışılan sendika veya sendikasızlaştırılan parti; doğal işlevlerini yerine getiremeyeceği gibi başarı şansını da yok eder.
Başlangıçta parti ile sınıf arasındaki bağ ideolojiktir ve işçi sınıfına bilinç dışarıdan taşınır. Oluşum sürecinde sınıfsal köken ayırımı yapmaksızın şekillenen devrimciler örgütünün sınıfla bağlarının güçlü olması ve proletaryanın öncülüğünü gözetmesi şarttır. Ancak bundan anlaşılması gereken sınıfın fiili rolü veya varlığı değildir. Her şeyi sınıfa havale eden ve sınıfın rolünü abartan anlayış “sınıfsallık sendromu” olarak dışavurur. Örneğin “sınıfa gitme”, sınıfla dayanışma yönündeki çabalar “kendini sınıfın yerine koyma” gibi anlamsız bir ikilem içine sokulabilir. İşin tehlikeli tarafı, devrimcilerin sınıf ile bağlarını güçlendirmeye hizmet eden bu tür çabalar “dışarıdan itekleme”, “kendilerine vazife olmayan bir çaba” biçiminde algılanıyorsa sınıfı sosyalistlere yakınlaştıran değil, uzaklaştıran bir işlev taşıyacaktır.
“Size sorabilir miyim: Öğrencilerimiz, işçilerimizi neyin içine ‘iteklemişlerdir’? Olsa olsa, kendisinin sahip bulunduğu bölük pörçül siyasal bilgiyi, edinebilmiş olduğu sosyalist fikir kırıntılarını işçiye götürmüştür. (…) biz profesyonel devrimciler, bu türden ‘iteklemeyi’ şimdiye kadar olduğundan yüz kez fazla işedinmeliyiz ve edineceğiz Ama ‘dışarıdan itekleme’ gibi iğrenç bir deyim seçmeniz olgusu -öyle bir deyim ki, işçilere dışarıdan siyasal bilgi ve devrimci deneyim getiren herkese karşı güvensizlik duygusu yaratmamazlık edemez ve bunların hepsine karşı işçilerde içgüdüsel bir direnme isteği doğurmamazlık edemez- demagog olduğunuzu kanıtlar ve demogoglar işçi sınıfının en kötü düşmanlarıdır” (Ne Yapmalı, Lenin s: 132-133)
Evet tekrar “köken ayırımı” konusuna dönersek “Bir düzine akıllıyı açığa çıkarmanın yüz ahmağı açığa çıkarmaktan daha zor” olduğunu söyleyen Lenin, şöyle devam ediyor: “Akıllılar sözü ile kastettiğim, profesyonel devrimcilerdir, kökenleri öğrenci olmuş ya da işçi olmuş önemli değil.” (age. s: 134) İlk etapta olmasa bile ikinci etapta, parti içerisinde hangi sınıfın ağır basacağı, içinde çalışılan alana ve temel alınan güce bağlı olacaktır. İşçi sınıfının temel güç, şehirlerin de temel savaş alanı olarak kabul edildiği metropol ülkelerde çalışmaların sınıf içerisinde yapılması ve sınıfın nitel ve nicel olarak güçlü olması partide doğal olarak ağırlık kazanmasına sebep olacaktır. Aynı şekilde, halk savaşı verilen ülkelerde, örneğin, kırlık kesimlerde geniş köylü kitlelerinin kucaklanması durumunda parti içerisinde köylü kitlelerinin kucaklanması durumunda parti içerisinde köylü kökenli unsurların nicelik olarak ağır basması mümkündür.
Emperyalizme ve Faşizme Karşı
DEVRİMCİ HAREKET Dergisi
Sayı: 4 (1997)
EK 4
DEVRİMCİ YOL’UN ÖDP İLE ÖZDEŞ TUTULMAK İSTENMESİ; MAKSATLI BİR SAPTIRMA DEĞİL İSE, BİR HAKSIZLIKTIR
Bazen bir ağaç, ürettiği çiçeklerin önemli bir kısmını döker veya verdiği meyveler önemli miktarda çürük çıkar. Bu, elbette geçiştirilecek bir mesele değildir; ama burada önemli olan ve amaçlanması gereken şey; birincisi, ağacı ayakta tutmaktır. İkincisi, bundan sonraki çiçek-meyve sürecinin verimli bir hale sokulmasıdır.
Tarihsel gelişim süreçleri incelendiğinde, bugün sahip olunan kazanımların bir anda oluşmadığı, dalgalı ve sancılı süreçler sonunda yerleştiği görülecektir. Aynı şey, deneyimler için de geçerlidir. Bilindiği gibi, son iki yüzyıla izlerini yansıtan kazanımlarıyla, tarihsel gelişimin önemli bir kesitini ifade eden 1789 Fransız Devrimi; monarşiye karşı burjuva cumhuriyetinin zaferini kalıcılaştırma işini uzun ve gel-gitlerle dolu bir sürecin sonunda -1871’in ertesinde- sağlayabilmiştir. Kurulan, kurulduktan sonra tekrar yıkılan, yerleşmesi parça parça sağlanan kazanımlar, kullanıcıları tarafından hazır devralındığı için çoğu kez- geçirdiği gelişim evreleri dikkate alınmaksızın değerlendirilir. Bu, doğru bir tarih bilincinin yerleşmesi ve güne dair gelişmelere izdüşürülebilmesi önünde ciddi bir engel olarak durur.
Bugüne dek hangi zafer kolay kazanıldı; hangi kazanım kolay kökleşebildi ki? Spartaküs’ten Bedreddin’e, Bastille’i yıkanlardan Komün savaşçılarına, 1917 Ekim‘inden bugüne uzanan süreçte bir devamlılık, bir birikim aktarımı söz konusudur. Bunu kavrayabilenler için, “Tarihin sonu”, “yolun sonu”, “zaferin olanaksızlığı” gibi ibareler her zaman için, gelişmenin ayak bağı olarak görülmüş ve bunlara itibar edilmemiştir.
Tek bir bireyin durumu değerlendirilirken de benzer bir yaklaşımdan yola çıkılmalıdır. Öncelikle bilinmelidir ki, doğrular gibi yanlışlar da birikir. Ve fiilen neyi biriktiriyorsanız, siz o sıfatta bir kişiliksiniz. Nasıl olsa devrimci olunduğu önkabulü kimseye keyfiyet özgürlüğü vermez. Eğer tembellik yapıyorsanız, eğer bencillik yapıyorsanız, eğer “boş işlerle” uğraşıyorsanız; tembelliğin, bencilliğin ve boşluğun karakterize ettiği bir kişiliğin tuğlalarını örüyorsunuz demektir. Çimentolanmamış ve tek başına duran bir tuğla önemli görülmeyebilir; ama çimentolanıp, başka tuğlalarla birleşmeye başladı mı kısa sürede koca bir yapının oluşuvermesi işten bile değildir.
Devrimci bir kişiliğin sorumsuzluğu seçebileceği anlar yoktur. Her durumda mutlaka sorumluluk yüklenmesi gereken, özel bir tercihtir devrimcilik. Doğruları biriktiriyorsanız; sürekli olarak, doğrunun sonsuz ufkuna doğru yol alırsınız. Ve bunu, gün gün olmasa da yolun belirli yerlerinde, büyüyen yanlarınızla görürsünüz Tersi durumlarda ise, yani yanlışları biriktiriyorsanız; yolun ilerleyen aşamalarında devrimciliğinizin küçüldüğünü ve yerini “bir başka şeyler”in aldığını görürsünüz.
Bu bağlamda, militan solu vareden argümanlara sürekli olarak salvo atışlarda bulunup, mesafeyi büyüten ve bunu “kitle partisi devrimciliği” ile ikame eden “eski devrimci”lerin, “yeni durum” tarafından biçimlenmeleri “anlaşılır” bir sonuçtur. Buradan hareketle Devrimci Yol’a fatura çıkarılamaz/çıkartılmamalıdır. Dün devrimci bir zeminde biriktirilen değerler insanların biçimlenmesi üzerinde nasıl rol oynuyor idiyse; bugün de, içine girilen ve bir hayli yol alınan ÖDP kulvarı insanları biçimlendiriyor. Daha kısa ve net ifade etmek gerekirse; hangi işi, yaşamınızın odağına almışsanız o işin kişisi olmaktasınız veya olmuşsunuz demektir.
ÖDP’nin içinden veya dışından yapılan Devrimci Yol benzeştirmeleri, hiçbir ciddi platformda dile getirilecek türden değildir. Dahası, bunu “içerden” yapanlar; geçmişteki Devimci Yol’cu kimlikleri ile köklü bir hesaplaşmaya gitmeden ve her türlü bağı -ruhsal olanı da- koparmadan yapamazlar. Ancak, ÖDP’nin 1982’lerde Devrimci Yol saflarından ayrışan ve “Devrimci Yol’dan alınacak tek şey vardır, o da Direniş Komiteleridir” düşüncesinde olanlarla oldukça fazla benzerliği vardır.
Sahip oldukları tüm olanaklara rağmen içinde yaşadıkları dönemi kavramakta bile güçlük çeken ve siyasal varlıklarını neredeyse “iyi ki Susurluk vardı” dedirtircesine sadece Susurluk’un toplumda yarattığı siyasal hareketliliğe borçlu olanların Devrimci Yol ile benzerliği düşünülemez.
Devrimci Yol ve ÖDP arasında, kimi simalara; önce birinde, sonra diğerinde rastlanmış olmasından başka bir benzerlik, bir devamlılık kurmak olası değil. Gerçekten, kimi çevrelerde, maksatlı veya maksatsız bu tür bağların kurulması eğilimine rastladığımızda; nasıl bir muhakeme tarzıyla karşı karşıya olduğumuzu anlamakta güçlük çekiyoruz. Ne yazık ki -ve öyle görülüyor ki- Türkiye solu daha uzun bir süre, bu türden yöntemlerle iş görmeye devam edecek gibi. Hatta, yaptığımız bu çalışmanın dahi, gerekli sabır gösterilerek, yeterince incelenip sonuçlar çıkarılmasının -büyük bir kesim için- söz konusu olmayacağını düşünüyoruz.
Dostluk adına acı verecek denli kolaycılık ve tembellikle malul bir yöntem, en yakın siyasal yapıların dahi değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Bizler yine de sabırlı olacak ve kendimizi -bazen tekrara başvurarak- adım adım anlatacağız. Biliyoruz ki, bu işin esrarlı olmaktan ve devrimci örgütlere “yürek sahasında” bir yer ayırmaktan başka yolu yok.
Yazımızın bütünlüğü içerisinde ve genel olarak, genişçe bir ÖDP tartışmasına girmediğimiz/girmek istemediğimiz için burada kısa bir irdeleme ile noktalamak istiyoruz.
ÖDP, ne parti ne de cephe tanımlamasına uyan, amorf bir yapıdır:
Öz örgütlenme ile cephesel örgütlenme bir ve aynı şeyler olmadığı gibi, birbirinin alternatifi de değildir. Ancak işlevleri, mücadelede başarı şansları birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Özellikle devrimci mücadelenin uzun zaman dilimlerine yayıldığı durumlarda, bu iki farklı örgütlenmenin sorunlarının tartışılması zamandaş olabilir. Ancak, bu zamandaşlık iki farklı örgütlenmenin gerekliliğini, zorunluluğunu ortadan kaldırmaz; süreçte, öz örgütlenmenin yaratılması görevi daha ağır bir sorun olarak kendini hissettirir.
Kavramların algılanmasında yaşanmış olduğunu düşündüğümüz erozyonu hesaba katarak, kısa bir hatırlatma yaparsak:
Öz örgütlenme -parti-, toplumu nihai hedefe kadar götürmeyi amaçlayan, profesyonel devrimcilerden oluşan dar kadro örgütüdür.
Cephesel örgütlenme, toplumun herhangi bir evresindeki ortak hedefler doğrultusunda, farklı sınıf ve katmanların siyasal temsilcilerinin oluşturduğu geçici birlikteliklerdir.
Göründüğü kadarıyla; ÖDP, “öz örgütlenme” tanımlaması için gereğinden çok fazla “geniş”, cephesel örgütlenme için ise, gereğinden fazla “dar”dır. ÖDP, her şeyden önce ne olmak istediğini net olarak ortaya koymak zorunda. Varlığını sürdürebilmesinin en önemli koşullarından birisi budur. “Öz örgütlenme” misyonuna soyunduğu süre içinde, en basit bir siyasal tavır alışta ve pratikte, kendi iç tartışmaları ile -ilişkiler zaten pamuk ipliği ile bağlı- dağılıp gidecektir; ya da iç tartışma yaşamamak için tam bir siyasal pasifizm sergileyecektir. Her iki koşulda da varlığını sürdürmesi oldukça zordur.
Cephesel örgütlenme misyonuna soyunabilmesi için ise, yapısı çok dardır. Cephesel örgütlenmeyi dayatan çok somut hedeflere, en geniş kesimlerin katılımının sağlanabilmesi için sürdürülecek siyasal, teorik tartışmaların odağını bu somut hedefler oluşturmalıdır. Sadece “sol”un ve solun bir kesiminin teorik sorunlarının tartışılması çerçevesinde, cephesel birlik zorlanamaz. Ayrıca, cephesel birlikteliklerde, “ortak sorumluluklar”, “ortak hedeflerle” sınırlıdır. Bunu dışında, her sınıf veya katmanın bağımsız kendi öz örgütlenmeleri, siyasal hedefleri ve programları vardır. Hatta, cephesel birlikteliklerde farklı siyasal eğilimlerin -sınıf veya katmanların- inisiyatifi alma konusunda büyük rekabetleri de söz konusudur.
Hatırlanacağı gibi dün, Direniş Komitelerine vurgu yapılırken, aynı zamanda “Direniş Komitelerinin başarısı, ülke genelinde güçlü merkezi bir siyasal hareketin varlığına bağlıdır” deniliyordu. Direniş Komitelerinin siyasal örgütlenmeler yerine konmasının ne denli yanlış olacağı sık sık vurgulanıyordu.
Bugün ise ÖDP, bazen bir cephesel örgütlenme olarak sunulurken, pek çok platformda, siyasal yapılanma (öz örgütlenme anlamında) olarak dayatılıyor.
Kısacası ortada, mücadelenin ihtiyaçlarına göre biçimlenmediği her halinden belli olan, şekilsiz bir yapı duruyor. Bunu, içindeki şahsiyetlerin eski siyasal duruşuna bakarak değerlendirmek yerine; bugünkü durumu ile incelemek, çok daha doğru ve anlamlı olacaktır.
EKİM DEVRİMİNİ VE KAZANIMLARINI REDDETMEK MARKSİZM-LENİNİZM’E YABANCILAŞMAKTIR
Çarlık Rusya’sını “asar-ı atika müzesine” gönderen ve 20. Yüzyıl’a damgasını vuran Ekim Devrimi; Marksizmde devamlılığın, kesintisizliğin ve başarıda doğru çizginin göstergesidir. Bolşevizm(Lenin)’in önderliğinde gerçekleşen ve istisnasız her ülke devriminde, “izinde yürümenin gayretlerine” rastlanan Ekim Devrimi; dünya proletaryasının kazanımlarını ortak paydada topluyor ve gönüllere yerleşiyordu.
Bolşevizmin başarısı aynı zamanda uzun bir dönem etkisini gösteren 2. Enternasyonal oportünüzmine karşı Marksizmin başarısının da göstergesidir. Bernstein ve Kautsky’nin şahsında somutlanan legalizm, kendi özgücüne güvensizlik, sınıf savaşında kavrayışsızlık; devrim anında varolan kitle desteğini yetersiz bulacaktı. Ve tarihin, aynıları biraraya getirmedeki şaşmaz becerisi onyıllar sonra kendini gösterecektir; Bugün için, sonuca bakarak yorum yapanlar, Ekim Devriminin azınlığa dayanan bir darbe olduğunu ilan edecekti!… Aynıların bir arada toplandığı kulvarda, Ekim Devrimini “geleneksel sol’un politika yapış tarzı” ile örtüştüren ve bir dönemi bir çırpıda mahkum edip “rahata” eren “yeni tarz devrimciler” olacaktı.
“Geleneksel solun, bugün ulaşmış olduğu pratik nedeni ile çok daha rahat bir konumda olduğumuzu düşünüyorum. Bugün artık öyle bir sol anlayış, en somut örneğini Sovyetler Birliği’nin çöküşünde gördüğümüz yıkılmış ve ortadan kalkmış durumda. Bir kültürel kalıntı olarak yaşıyor, bir siyaset yapma tarzı olarak yaşıyor ama sonuçta geleneksel sol anlayışların, devrim de yapsa, aradan seksen doksan yıl da geçse gelip varacakları yerin bugün çok daha net olarak görülebildiğini söylemek mümkün.” (Bülent Forta, Yeniden, s:24, abç.)
Ekim Devriminden bir süre sonra Lenin “önemli olan, buzun kırılmış, yolun açılmış ve gösterilmiş olmasıdır” diyordu. Ancak anlaşılan o ki, birileri buzun kırılan yerini fazla çentikli bulmuş olacaklar ki kendilerine başka bir ‘yol’ aramak üzere “geri dönüş”e karar verdiler.
Troçkizmin Türkiye versiyonunda yıllardır temcit pilavı gibi ısıtılıp sunulan -ve belki de en son, bir Devrimci Yol’cunun itibar etmesi gereken- birkaç motife, adeta bir can simidi gibi sarıldıklarını görüyoruz.
Yeni olmak, farklı olmak adı altında; Marksizmin yıllar önce mahkum edip kenara koyduğu eğilimleri ve bu eğilimlerin arkasındaki şahsiyetleri bulup çıkarırken; yüzlerine bir mağdura itibarını devreden insanların gururu hakim olmaktadır. Tabii biz bu gururu kazıyıp altına bakmayacağız. İsteyenler kendilerini “solun ana gövdesi” hatta başı, kolu ve bacakları olarak da ilan edebilirle. Koca bir tarihi inceleme zahmetine girmektense, her şeyi “stalinizm” ile açıklamaya çalışan mesai arkadaşlarından “işin doğrusu”nu öğrenebilirler. Ancak siyasal pratik, üzerilerindeki örtüyü kaldırıp gerçekte nerede durduklarını göstermekte gecikmeyecektir.
Muarızların dahi hakkını teslim etme özelliği ile iz bırakan Devrimci Yol’dan, bugün için, sorunları böylesine karikatürize eden bir duruşun sahiplerinin üremesi biz Devrimci Yol’cuları elbette ki ilgilendiriyor; ama bir sosyolojik inceleme konusu olması itibarıyle -sanıyoruz ki- başkalarını da ilgilendiriyor. Aktarmalı, alıntılı tartışmalara fazlaca yer vermek istemesek de, konumuza uygun düşecek bir örnek olması itibariyle kısa bir aktarma yapacağız. Bülent Forta, 1995’te bir seminerde “Devrimci Yol hareketinin tarihsel gelişimi”ni anlatıyor(!):
“Seksen öncesinde de Devrimci Yol’u Türkiye’deki soldan ayıran önemli bir faktör vardı. Bu faktör ‘Kürdistan’ın’ sömürge olup olmadığı üzerine tartışmalarda kendini ifade ediyordu. Türkiye solunda çeşitli gruplar sözkonusudur. Bunlar şöyle düşünürler: Kürtler üzerinden siyaset yapmak. Yani örneğin Marksizm-Leninizm’in teorik sorunları tarafından ‘Kürdistan sömürgedir-değildir’ diye bir çaba yerine, genellikle ‘Bütün Kürtler biz sömürgeyiz diyorlar. O zaman bunlara siz sömürgesiniz dersek Kürtlerle ilişki kurmak daha sağlıklı olur’ diye düşünen siyasal hareketler var. Yani ‘Kürdistan’a’ sömürge deme tamamen pragmatik amaçlardan kaynaklanan bir şeydi”<
Bu aktarmayı yaptıktan sonra, hemen belirtelim ki, biz söz konusu panelde yoktuk ve bu nedenle katılımcıların yaş ortalamasını bilmiyoruz. Aynı şekilde, Bülent Forta’nın böylesine önemli bir konuyu bu denli basit -komik- bir düzeye indirmesinin arka planını da bilmiyoruz. Ancak, bildiğimiz ve Bülent Forta’nın da çok iyi bildiğine inandığımız bir gerçeklik var ki, gerek “sömürge” diyenler gerekse “sömürge değil” diyenler konuyu bir hayli kapsamlı bir çerçevede tartışmaktalar. Örneğin Devrimci Yol’un 10,16,27. Sayılarda bu konuyu kapsamlı biçimde ele aldığı bilinmektedir. Hele ki bu tür değerlendirmeler; kendilerini “geleneksel sol”un dışında ve üstünde gören, derin felsefi tahliller sonucu geniş ufuklu bir kavrayışa ulaştığına inanan kesimlerden gelince daha bir çarpıcı oluyor. Ne diyelim; seviye bir kez düşmeye görsün…
Bilindiği gibi Devrimci Yol bu sorunu tartışırken, Marksist yöntemin gerekleri dahilinde hareket etmiş ve muhataplarını bu yöntemi kavrayamamak/doğru kullanamamak noktasında eleştirmiştir. Birincisi; iki ayrı ulusun, baskının ve sömürünün, ezme ve ezilme ilişkisinin olması nedeni ile fiiliyatta varolan görüntü gerçekten bir sömürge çağrışımı yapmaktadır. İkincisi; eğer “Portekiz” gibi bir örneği doğru kavramaz ve zaman-mekan mefhumundan muaf bir yöntem uygulamasına gidersek; Kürdistan’ın sömürge statüsünde olduğuna kendimizi gerçekten inandırırız.
Lenin, kapitalizm öncesi süreçlerde; sömürgeciliğin de emperyalizmin de varlığından söz eder. Ancak aynı Lenin, “toplumsal biçimler arasındaki farkı görmezlikten gelerek ya da arka planlara iterek, emperyalizmin “genel düzeni üstüne fikirler yürütme”nin; kişiyi “birtakım boş palavralara ve bayağılıklara” düşürdüğünü söyler.
Yukarıda belirttiğimiz gibi sadece görüntü ile hareket edildiği takdirde insan, totoloji yapar duruma düşer. Neden-sonuç ilişkisi doğru kavranmak zorundadır. Yani sömürge gibi sömürgecinin de durumu dikkate alınmalıdır. Hangi ihtiyaçları karşılamak üzere sömürge ilişkisi gündeme gelmiştir?” sorusu, ilişkinin niteliğini anlamakta bir anahtar rolü oynar.
Örneğin tekel öncesi dönemde sermayenin ilkel birikimi sürecinde; ülke içinde artı-değer sömürüsünün yanında, ülke dışından -sömürgelerden- yapılan değer transferi önemli rol oynamıştır. İlişki; yağma, talan ve meta ihracına dayanır. Tekelci dönemde ise; sömürgecilik, emperyalist karaktere bürünmüş ve odağına sermaye ihracı oturmuştur. Soruna bu bağlamda yaklaşıldığında; emperyalist dönemde bir sömürgenin neden sömürgesi olmayacağı daha kolay kavranır ve bir can simidi gibi kullanılan Portekiz örneği de aydınlığa kavuşur. Tarihsel evrim içerisinde incelendiğinde, Portekiz’in sömürgeye sahip olduğu dönemde kendisinin sömürge olmadığı; sonraları ise, sömürgeleşme sürecine girdiği ve emperyalizm ile (önce İngiliz, sonra ABD emperyalizmi ile) ilişkileri sayesinde sömürgecilik olgusunu koruyarak, tekelci döneme taşıdığı görülecektir. Yani Portekiz, bir yarı-sömürge olarak emperyalist dönemde sömürgeci ilişkiler geliştirmemiş; ancak önceden varolan sömürgeci ilişkileri bu döneme taşımıştır.
İşte bu perspektif çerçevesinde, Kürdistan meselesi incelendiğinde, varolan işgalin, işgalci tarafın kendi kapitalizminin sorunlarını çözmek üzere gerçekleşmediği -ki o süreçte kapitalizmin egemenliği söz konusu değildi- görülecektir Varolan ilişkinin kaynağında şoven bir devletin ilhak politikası yatmaktadır. Ve sonuçta kendisi emperyalizme bağımlı olan bir ülkede yukardan aşağı geliştirilen kapitalist ilişkiler, ezilen ulus üzerinde de etkisini göstermektedir.
Emperyalizme ve Faşizme Karşı
DEVRİMCİ HAREKET Dergisi
Sayı:6 (1997)
EK 5
FARKINI DEVRİMCİ ÖRGÜTLER ÜZERİNDEN ANLATAN BİR PARTİ: ÖDP
Üç yılı geçti. Mutsuzduk, çaresizdik, hevesimizi yitirmiştik. Şu an nasılsak, beteriydik. Öylesine acılaşmıştık ki, içimizin zehiri dışımıza vuruyor, kimimiz kara alaycılığına sığınıyor, kimimiz vakitsiz inzivaya çekiliyordu. Geleceğimiz üstüne değil söz sahibi olmak, oturup birlikte bir düş kuracak gücümüz bile yoktu. Küskündük. İşte bu yenilgi duygusu ile başa çıkabileceğine inananlar, bu geleceksizlik duygusuna teslim olmayı reddedenler bu partiyi kurdu.”
Kendisi de kurucularından olan YILDIRIM TÜRKER, aradan üç yıl geçtikten sonra, böyle tanımlıyor ÖDP’yi. (Bkz. Radikal İki- 11 Nisan 1999, abç.)
Onlara sorulursa, amaçları sol bir dalga yaratmakmış. Bu “sol dalga” sonrasında kitleleri devrime taşıyacak olan, devrim yapacak olan parti, elbette ki farklı olacakmış. Zaten, ÖDP’nin devrim yapacak bir parti niteliği taşımadığının; Leninist Partinin, farklı türden teşkilatlanması gerektiğinin bilincinde imişler!… Buraya kadar her şey normal görünüyor. Ancak, ÖDP’yi açıp içine baktığımızda, durumun hiç de öyle olmadığı anlaşılıyor. Belirsizlik, köşesizlik, tanımsızlık gibi özelliklerine rağmen ÖDP’nin, yapılmış hemen her tanımında ve altı çizilen her niteliğinde, “biz Leninist partilerden/örgütlerden şöyle şöyle farklıyız” kavrayışının izlerine rastlanır. Burjuva partileri ile farkını ortaya koymak yerine -büyük ölçüde devrimci örgütlerle farkını anlatma yoluna giden ÖDP; bunu da, devrimci örgütleri yansıtan normlar üzerinden değil, devrimcileri asılsız yakıştırmalarla olumsuzlayan bir kavrayış(sızlık) üzerinden yapmaktadır. Genellikle ne olduğunu değil, ne olmadığını anlatmayı tercih eden ve bunu çeşitli yakıştırmalar dizisi üzerinden yapan ÖDP; elbette ki yaptığı vurgularda sistem partilerine de gönderme yapmakta, ancak çoğu kez, sapla samanı karıştırmaktadır. Partinin kuruluş şenliğinde okunan, çoğaltılıp dağıtılan bir metinden kısa bir aktarma yapmak istiyoruz:
“Biz, varolmak ve mücadele etmek için örgütlenmenin bir parti çatısı altında yapılmasından ve partili olmaktan ürkenler;
(…)
Gönüllü ve hevesli olduğumuz alanların dışında tutularak ya da mutsuz olacağımız dar alanlarda çalışmaya zorlanarak, yönlendirilerek pasifize edilmeden; herkesle aynı dili kullanmaya; herkesle aynı açıdan bakmaya; herkesle aynı olmaya zorlanmadan, az sorgulanmış bir parti geleneğinin dayatacağı koşullar, kısıtlamalar rütbeler, kahramanlar tarafından dışa itilmeden; az sorgulanmış bir parti geleneğinin körelten, körleştiren, mutsuz eden, sıraya sokan, fedakârlık bekleyen, insanı kendi fedakârlığıyla cezalandıran, kısacası köle eden labirentinde kayıp edilmeden; sınırları bize sorulmadan çizilmiş parti ahlakı ve parti disiplini gibi kavramlarla kelepçelendirilmeden; bizim parti için değil, partinin bizim için var olduğu hiç unutulmadan; katkılarımız ödünsüz bir emek fetişizminin gözüyle tartılmadan; sabit bir ortalama alınarak tanımlanmış ‘halkımıza’ benzetilmeye çalışılmadan; farklılıklarımız törpülenmeden; ‘halkımıza layık olmak için’ fedakârlık etmemiz beklenmeden; geçmiş yenilgilerimizin sebebi olan körlükler, dil ve bakış kalıplarıyla üstümüze gelinmeden; parti içindeki alan kullanma, soru üretme hakkımız oy sayımızla kısıtlandırılmadan; burada bu partide; fikirleri, dertleri, geçmişleri birbirine benzemeyen insanlarla birlikte eşitlikçi, özgürlükçü bir dünya için mücadele etmek; o insanların farklılığıyla zenginleşip onlarla birlikte eylemek istiyoruz.” (Radikal İki, 11 Nisan 1999)
ÖDP’nin, üzerinden “fark” belirterek hedef tahtasına koyduğu olguların dışında, sahiplenerek de zarar verdiği, dejenere ettiği değerler vardır. Mesela devrim ve aşk kavramları, ÖDP’nin gazabına uğramış iki önemli değerdir. Devrim, devrimcilerin işidir. Aşk ise, gerçekte en çok devrimcilere yakışan bir kavramdır. Devrimi amaçlayan, devrimcileri sever, onlara aşık olur. Devrimcilik, başlı başına bir güzellik, bir onur, bir yücelme sebebidir. Yani devrimcilik büyük ve ciddi bir iştir. Diğer bir ifadeyle devrimcilik, vidası gevşek ilişkilerle, sulandırılmış kavramlarla tanımlanacak bir olgu değildir.
ÖDP; ÇALIŞMA ANLAYIŞI, BURJUVA SİYASET TARZI İLE MALUL BİR PARTİDİR
Aslında mesele, Ufuk Uras‘ın, cam fanus içinde yetişmiş çocuklar gibi ortalıkta dünyadan habersiz biçimde dolaşması ve “ciddiyet özürlü” bir tarzda siyaset yapması olsaydı; bu “spastik duruş” karşısında biz, gülüp geçerdik. Ancak, mesele partinin iradesine bütünüyle hakim olmuş burjuva siyaset tarzı ile ilintilidir. Ve bu nedenle çok önemlidir. Çünkü artık, devrimcilikten/sosyalistlikten söz edenlerin, elinde avucunda kalan birtakım değerleri bu denli kolay tüketme lüksü yoktur/olmamalıdır. Bunu, partinin kurmayları için aslında söylemeye gerek yok. Çünkü bir şeyler bilerek ve isteyerek yapılıyor. Ancak, ÖDP’nin üyesi olan veya etki alanında bulunan ve hiç de azımsanmayacak sayıda olan iyi niyetli bir kesim var ki, gerçekte asıl olarak onlar için kaygılanmak gerekiyor.
Yoksa, bu yolda adeta “kaşarlanmış” olanlar, İstanbul’da bir salona, “şenlik” amaçlı olarak toplanan onbin kişinin oya tahvil edilirken uğrayacağı farklılaşmayı iyi biliyor. Mesele, çöküntünün kendini de kandırma seviyesine gelmiş olması ile ilintilidir.
Burjuva siyaset tarzı, eğer sadece “burjuvaziye övgüde bulunmak” olarak algılanmıyorsa; bilinmelidir ki, bunun çok geniş çaplı ve çeşitlilik arzeden bir yansıması vardır. Biz, seçim öncesinde de uyarmıştık:
“Alternatif bir duruş sergilemek isteyenlerin, burjuva siyaset kulvarında yer alan modellere benzememek için çokça nedeni var. Bu benzemezlik, kullanılan üsluptan yönteme ve verilen mesajlara kadar her açıdan somutluk kazanmalıdır.
Seçimlerde dışavuran burjuva tarzın bütünü, devrimcilere yakışık düşmeyen özellikler taşır. Bu nedenle, yerel yönetimlerin belirli oranlarda lehte kullanılabilir olma özelliği, bizleri burjuva tarzların esiri haline getirmemelidir. Örneğin, devrimcilerin ‘bağımsız aday’ seçeneğini kullanması, belirli bir uygunluk/doğruluk taşımasına rağmen, böyle bir olasılığın, burjuva tarzı yeniden üretmeye hizmet etmesi de mümkündür.
Halkın, kendini temsil edecek adayı tayin etmesi ve Fatsa örneğinde olduğu gibi, kendi kendini yönetmenin ön biçimlerini denemesi, elbette ki önemlidir ve desteklenmelidir. Ancak, ‘bağımsız aday’ adı altında umut tacirliğinden, oy avcılığına kadar, bütünüyle bize yakışık düşmeyecek yöntemler kullanan kişiler, halkın gerçek temsilcileri değildir/olamazlar.” (Devrimci Hareket, Sayı:11, s:9)
Burjuva siyaset tarzı, seçim çalışmaları sırasındaki tercihlerde kendini nasıl ele veriyorsa, seçim sonrasında da verir. Alınan oy sayısına yüklenen anlamdan ve her şeyi o sayılarla ölçmekten, seçim bitince, “oh be” deyip bir köşeye çekilmeye dek pek çok fiil, böyle bir tarzın, değişik görüntüleridir. Seçim çalışmalarında yeni ilişkilere ulaşmak ve niteliği ölçüsünde, varolan ilişkileri kalıcılaştırmak, devrimciler için en önemli kazanımdır. Yoksa, toplumda isim yapmış sanatçı, yazar, vb. kişilerin üzerinden oyunu “yüzde sıfır nokta bilmem kaç” arttırmak, bir gereklilik veya bir marifet değildir.
“V Özgürlük” gazetesini, seçime öngelen günlerde takip edenler anımsayacaktır. İllere dair verilen kesitlerde, kimin kiminle yarış halinde olduğu -örneğin- Radikal Gazetesi’nde nasıl yansıtılıyorsa, orada da öyle yansıtılıyordu. Bir ilde ANAP’ı “zorlarken”, diğer ilde “FAZİLET”i zorluyor ve “barajı paramparça ederek” iktidara yürüyordu!… Tekrar tekrar belirtme ihtiyacı duyuyoruz ki, mesele “sayı” değil, tarzdır; “3 milyon temiz oy arıyorum” diyerek halka hakaret eden tarzdaki kirliliğin kavranmasıdır.
Seçimin, sadece seçim kampanyaları ile kazanılmayacağı, burjuva partiler tarafından bile kabul edilen bir gerçekliktir. Hele ki devrimcilikten, sosyalistlikten veya sistem dışı olmaktan söz ediliyorsa, durum daha da hassas ölçüler alır. Medyatik şovlarla, anlık parıltılarla halkı etkileme yoluna giden partilerin karşısına, benzer yöntemlerle çıkan ve halkın içerisine karışıp onlarla beraber çalışmak yerine, burjuva partilerine “hodri meydan!” çekmekle uğraşan ÖDP, izlediği tarz itibarıyla “oy sayısının önemli olmadığını” söyleyecek durumda değil. Amaç 3-5 oy fazla almak olunca veya “seçim kazanmak” için çalışma yapılınca izlenecek tarzla, halkı kazanmak gerektiğinde izlenecek tarz aynı değildir. CHP’lileşerek de oy arttırmak mümkün, ama o oylarla bu ülkede “sol dalga” yaratmak mümkün değil.
Kuşkusuz, bu ülkede legal örgütlenmeye de ihtiyaç var. Hele ki, halka yönelik saldırıların dört bir koldan gerçekleştiği günümüzde, araçları geliştirip çeşitlendirmek, oldukça önemlidir.
Zaten, legal alanda da olsa, rejime karşı mücadeleci bir tutum alan, devrim yelkenine rüzgar dolduran her hareket devletin saldırgan soluğunu ensesinde hissedecektir. Hiç kuşkusuz bu, kavgacı/mücadeleci bir duruşu gerektirecektir. Öfkesini rejime yönelten her hareket, rejimin hedefi haline gelir. Doğaldır ki, böyle bir duruşun gereklerini, üzerinde “dikkat kırılır” diye yazan eşyalar gibi dolaşarak yerine getirmek mümkün değildir.
DEVRİMCİLERİN SİSTEME ÖYKÜNME İHTİYACI YOKTUR
Kitleleri manipüle etme olanakları artmış bir karşı-devrimin, solun etrafındaki halkaları daraltması mümkün ve “anlaşılır” bir durumdur. Zaten sol, doğası gereği muhaliftir ve az olanaklarla çok iş yapmak gibi bir zorunluluğu vardır. Sol’da belki de yapılmaması gereken şeylerin başında “sisteme ait yöntem ve araçların taklidine gitmek” gelir. Solun yaratıcılığı, en zor koşullarda bile çıkış imkanları yaratma avantajını sağlar/sağlamıştır. Bu nedenle solun tarihi, alternatif güç ve olanakların gelişiminin de tarihidir.
Sol, karşı sınıflardan hiç mi öğrenmez? Elbette ki öğrenir; ama bunu yaparken de kendi yöntemleri ile yapar. Diğer bir ifadeyle, karşı-devrimden öğrenmek demek, kendi yöntem ve araçlarını daha da sağlamlaştıracak değişiklikler yapmak demektir. Yoksa, kendi yöntemlerimizi, “öğrenilen” şeyle ikame etmek değildir.
Devrimciler, legal araçları kullanmak üzere, burjuva partilerinin de bulunduğu siyasal ortama çıktıklarında da kendi yöntemlerini uygularlar. Burjuva partilerini taklit etmek, kendini onlarla zorlama kıyaslamalara sokmak; bir kimlik karışıklığına sebeptir. Öncelikle bilinmelidir ki, devrimciler o ortama aynı nedenlerle çıkmazlar. Hatta, o ortamın bozucu etkilerine karşı bir “iç kalkan” taşırlar.
Örneğin seçim dönemlerinde devrimciler, oy telaşına düşmez; oy avcılığı, umut tacirliği yapmaz; “yeter ki oyumu arttırayım” diye düşünmez. Hatırlanacak olursa, ’80 öncesinin o görkemli kitleselliğinde bile sol kendini sandıktaki varlığı ile ölçmezdi; heyecanları, sandıktaki oy sayısı tarafından belirlenmezdi.
Bugün için -özellikle ’90 sonrasında- karşı-devrimin, dünya çapında bir dalga ile üzerimize geldiği, güç ve olanaklarını tahkim ettiği; bunun, devrimci güçler için bir tehlike olduğu doğrudur. Ancak, bunun karşısında, adeta karşı-devrimin üstünlüğünü kabul ederek; yöntemden jargona kadar bütünüyle o alanlardan esinlenmek, onlara öykünür duruma düşmek ve ölçülerini onların açılarına göre düzenlemek daha büyük bir tehlikedir. Karşı-devrimin çapını büyüten saldırganlığı karşısında devrimcilerin zorlandığı doğrudur. Ancak, buradan hareketle, düşünce üretemez olduğu, yöntem geliştiremediği, önünü açacak araçlardan yoksun olduğu doğru değildir. Hatta denebilir ki bugün için emperyalizmin ve işbirlikçi rejimlerin yüzü, her zamankinden daha fazla açığa çıkmıştır. Sovyetlerin çözülmesinin verdiği moral üstünlüğü kullanmakta iseler de, gerçekte bu geçicidir ve emperyalistler de bilmektedirler ki ezilen halkların oluşturduğu güç, hiçbir zaman yakalarını bırakmayacaktır.
Ortaya çıkan geçici sıkıntıların ve yanıltıcı görüntülerin etkisine kapılarak, devrimci gelenekleri boy hedefi yapmak, gerçekte eskiyeni/çürümekte olanı temsil eden güçleri taklit etmek ve onların etki alanına girmek; onlardan daha da hızlı bir çürümeye sebep olur. Örneğin özelleştirme mi söz konusu oldu? Bir devrimci ona cepheden karşı çıkar. Hiçbir biçimde ve hiçbir koşul altında onda olumluluk aramaz. “Tamam zararlıdır, ama şöyle olsa fena olmaz” anlamına gelecek yaklaşımlar da göstermez. Özelleştirmeyi bir gereklilik kabul ederek oluşturulmuş soruları ve bu sorular üzerinden yaratılan yapay ikilemleri ciddiye almaz.
ÖDP’nin kime karşı ne türde mesafeler koyduğu ve kendini hangi argümanlarla öne çıkardığı dikkatle incelendiğinde, devrimciliğe yabancılaşmanın ve kendini sisteme ait öğelerle tanımlamanın hangi boyutlara vardığı görülür. Örneğin, ÖDP’nin oluşumunda fikri ve fiili rol almış olan Bülent Forta‘nın, kendisiyle röportaj yapan Neşe Düzel’e verdiği yanıtlara bakılırsa, bu süreçte nelerin yitirildiği ve nasıl bir limana demirlenmiş olduğu kolaylıkla görülür (Radikal Gazetesi, 26 nisan 1999). Aslında söz konusu röportajın bütününü okumak çok daha anlamlı olur. Ancak biz, yine de bir kaç noktaya dikkat çekmek istiyoruz. HADEP’in, seçimler öncesinde asli taleplerini gizlediğinden söz eden Forta, bunu HADEP’in “biz Türkiye partisiyiz, daha barışçı bir çözümden yanayız” deyişine bağlıyor. Yani HADEP, daha barışçı bir çözümden yana olmadığı halde, bunu böyle göstermiş!… Aynı yazıda Forta, HADEP’in milliyetçiliğinden de söz ediyor. HADEP’te milliyetçilik olsa dahi bunun hoşgörülebilir seviyede olduğu, objektif bakan tüm gözlerce bilinmektedir. Ancak Forta’nın şovenizmini aynı şekilde hoşgörmek olanaklı değildir. HADEP, linç edilirken ses çıkarmadığı için mi; en temel hak ve özgürlükleri gaspedildiğinde tepkisini demokratik çerçevede tuttuğu veya çoğu kez tepkisiz kaldığı için mi; parti büroları açılmadığı veya açıldığında polis baskınlarına uğrayıp çalıştırılmadığı için mi; üyelerinin kanı dökülürken bile barış çağrıları yaptığı için mi gerçeği gizlemiş oluyor? Aslında bu, ezen ulus şovenizminin etkisiyle, en çıplak gerçeği dahi farklı görme/gösterme tavrıdır. Aynı yazıda Forta’nın; devletçilik, ekonomide özgürlükçülük, özelleştirme gibi konulara verdiği ikircikli yanıtlar, bakış açısında ve üzerine basılan zeminde varolan kaymanın somut göstergeleridir.
Burjuva liberallerin, sınıfsal duruşları gereği kullandığı “derin devlet” kavramını Bülent Forta da keşfetmiş görünüyor. Özellikle son yıllarda kullanımı yoğunlaşan “derin devlet” tanımlaması, aslında nitelik belirleyici bir tanımlama değildir. Siyasal literatürdeki, kapsamları belirli tanımlamalar yerine, neyi ifade ettiği belli olmayan kavramların kullanımı, her dönemde somut gerçekleri gizlemenin bir aracı olmuştur. Günümüzde burjuva liberallerinin bile, faşist devletin iyice açığa çıkan kirli işlerini savunamayacak hale gelmeleri ve bunu “derin devlet”e bağlamaları, olumlu bir gelişmedir. Bu, düne kadar koşulsuz destekledikleri devlete olan güvenlerinin sarsılması demektir. Ancak, önemli olan, bu kavramın bazı “sol kesimler”de de kullanılıyor olmasıdır. Böyle bir kullanım, devletin faşist niteliğinin tüm yaşananlardaki belirleyici rolünün bilinçli olarak gizlenmesi anlamına geliyor ve kullanıcıları hiç de masum olmayan bir konuma sokuyor. Böyle bir kullanıma mutlaka karşı durulmalıdır.
1999 Türkiyesinde özelleştirmeye neden karşı olduğunu anlatamayan ve özelleştirmeye karşı olmanın özgürlükçü düşünce ile bağdaşmayacağı iddialarına prim veren bir insanın duruşunda solculuk aramak için, bütünüyle bir hafıza kaybına uğramış olmak gerekiyor. Kapitalist sistemde “ekonomide özgürlükçülük” denen şeyin, tekellerin cirit atma özgürlüğü demek olduğu, ekonomi politiğin en sıradan konusudur. Aynı şekilde, özelleştirmenin basit bir mülkiyet devri olarak algılanmaması gerektiği, aksine çok daha boyutlu bir saldırı olduğu; sermayenin hareketi önündeki her türlü engeli aşmayı amaçladığı; taşeronlaştırma, işsizlik, sigortasızlık, sendikasızlık ve genel boyutuyla, kazanılmış hakların gaspı anlamına geldiği ve hatta ideolojik bir saldırı olduğu artık emek sürecinin dışında bulunanlarca dahi bilinmektedir.
Devrimciliğin onuru, iç tutarlılığı ve bilinç berraklığı dururken, sorunlara burjuva liberal bir duruşun gerekleri üzerinden yaklaşılır ve çözüm (!) aranırsa; özelleştirme gibi, devletçilik gibi tartışmalara pabuç bırakmak mümkün hale gelir. Aynı şekilde ve aynı pespaye duruşun bir ürünü de, MHP’nin ırkçı milliyetçiliğini, ezilen bir ulusun kendini ifade etme sürecinde dışavuran -anlaşılır ölçülerdeki- milliyetçilik ile aynı kefeye koymaktır.
Devrimcilerin, durdukları yeri doğru seçmek gibi bir zorunluluğu vardır. Koordinat tayininde, dostlarla olan yakınlık ve benzerlik, düşmanla olan mesafe ve fark tanımlanmış olur. Bu nedenle, koordinat seçimindeki yanlışlık, belirleyici önemdeki kavramları da bulanıklaştırır.
SEÇİM SONUÇLARI, ÖDP İÇİN SÜRPRİZ DEĞİLDİR
“En sol”da olma savı ile seçim meydanlarına çıkan ÖDP’nin, böyle bir radikalizmi kucaklayacak, bu türden bir işlevi yerine getirebilecek hiçbir çalışması, siyasal önermesi yoktu. Emperyalist-kapitalist sistemin bir bütün olarak tıkandığı, özellikle ülkemizin bu tıkanmayı çok yoğun bir şekilde yaşadığı koşullarda, sistemin belirlediği sınırlar içinde, en azından o sınırları zorlamadan “radikal” politikalar yapılamaz. Toplumsal muhalefetin, kendiliğindenci biçimlerde de olsa sık sık sistemin duvarları ile karşı karşıya geldiği koşullarda; toplumsal muhalefet sistem içi kanallara çekilmeye zorlanarak sol siyaset yapılamaz.
ÖDP, bugünkü biçimlenişi ile hiçbir radikal kesimin siyasal temsilciliğini üstlenebilmiş değildir. Herhangi bir toplumsal dinamik ile -bütünleşmek bir tarafa- iletişim bile kuramamış olan ÖDP için, seçim sonuçları, bu yönü ile sürpriz değildir.
Diğer yandan, 12 Eylül sonrası kovuşturmaya uğrayan insanların sayısı düşünülürse; yakınları ile beraber çok daha büyük bir rakamı bulan bu “potansiyel oy kaynağı”ndan alınan 250 000 oy, “nostaljik dayanışma”dan başka bir şey değildir. ÖDP’nin kendisinin de entelektüel aydın topluluğu olmaktan başka bir niteliği yoktur. Şu iyi bilinmelidir ki, medyanın tüm pompalamalarına rağmen, toplumda ÖDP gerçekliği budur/bu kadardır. Ancak, toplumdaki “sol” ve “sol potansiyel”, ÖDP’nin taşıyamayacağı kadar geniştir.
Emperyalizme ve Faşizme Karşı
DEVRİMCİ HAREKET Dergisi
Sayı:12 (1999)
EK 6
YENİDEN BİR DEVRİMCİ HAREKET YARATMAK, DEVRİMCİ DEĞERLERLE ARALARINDA MESAFE OLUŞTURANLARIN İŞİ DEĞİLDİR
Geçmişi aşabilmek adına, geçmişte değerlerin ulaşmış olduğu en rafine biçimleri, teorik ve pratik birikimin en olgun meyvelerini reddeden; böyle bir zeminle aralarındaki tüm köprüleri kaldırıp atan ve hatta böyle bir zemine yeniden uzanma olasılığının önünü, ürettiği argümanlarla kesmeye gayret eden bir yapıdan gelebilecek olan “Bir devrimci hareketin yeniden yaratılacağı” iddiasının ciddiye alınabilecek bir yanı yoktur. Bu, bilinen tüm tövbe çeşitlerine başvurmuş, “bu süreç başarısız da olsa bir daha asla silaha başvurmayacağız” diye söz vermiş, silahın yarar değil zarar getirdiğine dair “keşif”lerde bulunmuş olan PKK önderlerinin; arada bir tehditvari ifadeler kullanmalarına benzer. Yani Başkanlık Konseyi’nin tehditlerinin içerdiği inandırıcılık oranı ne ise, “yeniden”cilerin parti-devrim-devrimci hareket, vb. ile ilgili iddialarındaki ciddiyet de o orandadır.
PKK’nin etki alanında soluk almaya alışmış, fikri sonuçlarla değil duygusal itkilerle hareket eden kişi ve çevreler bugün hala PKK (ve Apo) için; “henüz süreç netleşmedi, ne olacağı belli olmaz” derken ne denli gerçeğin dışında iseler; Yeniden sürecinden ve onun taşıyıcısı olan öznelerden hâlâ “bir devrimci hareket” yaratmayı bekleyenler de gerçeklikten o denli uzaklaşmış durumdadır. Yeniden diye bilinen sürecin özneleri ehlileşmenin tüm renkleriyle oluşturdukları fikrî ve pratik zeminde; dünkü TKP’den, Troçkistlerden ve Marksizm dışı odaklardan devşirilmiş gıda parçacıklarıyla beslenmekte ve devrimciliğin gereklerini yerine getirme ihtimali ile aralarındaki mesafeyi adeta özel bir çaba ile büyütmektedirler.
Hatırlanacağı gibi geçmişte TKP’liler, her vesileyle legal araçları öne çıkartır ve her tür illegal fiil ve aracı, gereksiz bir zorlama ve risk alma olarak görürdü. Bu, gerçekte kendi duruşlarını gerekçelemek için başvurdukları bir yoldu. Ne yazık ki Devrimci Yolculuğun kenarından dahi geçmiş olan insanlara yakışmayacak bu tarz, eski yol arkadaşlarımız tarafından hararetle savunulmakta ve şimdi parti arkadaşları olan eski TKP’lileri bile kıskandıracak bir gayret ve ısrarla sürdürülmektedir. Hafızasını biraz daha zorlayanlar, geçmişten bir başka kesit anımsayacaklardır; Taksim’de bile izinli mitinglerin yapılabildiği dönemlerde Devrimci Yol, bununla yetinmez, korsan gösteriler de düzenlerdi. Legal imkanları değerlendirerek binlerce pankartı, çeşitli biçimlerde açarken; illegal yöntemlerle pankart açmayı da ihmal etmezdi. Çünkü Devrimci Yol bu araçları, birbirinin alternatifi olarak görmez, birinin diğerini yadsımadığı bir tamamlayıcılık içinde değerlendirirdi. Bunlar, devrimci araçlarla maddi ve ruhsal bağını kesmemiş olanlar için, ne yeni ne de bilinmez değildir. Öznelliğin, beyinleri olduğu kadar ruhları da teslim aldığı durumlarda sınıflar mücadelesinin gerekleri değil, kişisel ve grupsal duruşun ve inatlaşmanın gerekleri ön plana çıkar.
Dünyada ve ülkemizde devrimci zeminlerde yaşanan başarısızlıklar, emperyalizmin kapsamlı müdahale ve yönlendirmelerinin de etkisiyle; başta örgüt fobisi olmak üzere, örgütlü çabaları tahrip edecek ve insanları planlı-programlı mücadeleden uzaklaştıracak sonuçlara, beyinlerde ve yüreklerde daha sık rastlanır oldu.
Bugünün en önemli, en üretken, en aktif kesimi olma potansiyeline sahip olan 90’lı yılların gençliği; geçmişi, çeşitli siyasal dergilerin öznel aynalarından yansıyan biçimde ve çoğu kez maksatlı yönlendirmelerin etkisinde tanıdığı (gerçekte tanıyamadığı) için, oradan ders çıkarma ve bugüne izdüşürebilme şansı da zayıf olmaktadır. Gençlik, en kolay, o dönemden kalma kadrolardan öğrenebileceğini düşündüğü için; aynı zamanda söz konusu kadroların yanıltma çabalarına açık hale gelmektedir. Bugün yaygın biçimde rastlanan; geçmişi sahiplenme ve örnek alma yerine, geçmişten kaçma ve hatta bütünüyle kopma eğilimlerinin ardında, kendi ihtiyaçlarını halkın ve dönemin ihtiyaçlarıymış gibi kitlelere sunan eski kadroların sorumsuzluğu yatmaktadır. Bu tür sorumsuz davranışlar, var olan negatif tablonun sorumlularını ve çıkış yollarını tanımlamayı da kolaylaştırıyor.
Örneğin bugün, gerek karşı devrim cephesinden, gerekse devrim cephesinin hâlâ içindeymiş gibi görünen ama çabasını, yapıcılık değil, yıkıcılık yönünde geliştiren kesimlerden devrimciliğin yüzlerce yıllık birikimine görülmemiş düzeyde bir saldırı sürdürülmektedir. İçinde bulundukları her dönemde, pek çok dengeyi dikkate almak ve devrimci zeminlere dair bilinçlerde ve yüreklerde eksilerin değil artıların sayısını çoğaltmak durumunda olan devrimci özneler, her zaman için dikkatli/ustaca hareket etmeye özen göstermelidir.
Madem ki bu ülkede devrim yapmak için yola çıkmışız, o halde bu iş için kaçınılmaz bir araç olan örgütün gereklerini doğru ve yeterli biçimde kavramak durumundayız. Kendimize arkadaş seçerken veya kendi dar çevremizde bir arkadaş grubu oluştururken kişisel ve hatta keyfi davranabiliriz. Ne var ki devrimci bir kimlikle hareket ediyor ve örgütlemek amacıyla insanlara gidiyorsak, ölçülerimiz keyfi olamaz. Gerçekte seçicilik özellikle devrimcilere has bir olgudur. Ancak, seçicilikten; kişisel ölçüler oluşturup, bunları örgütsel yaşama dayatmak anlaşılmamalıdır.
Siz yıllarca, Devrimci Yol’un karar mekanizması içinde rol alacaksınız ve gün gelecek, ülkemiz devrimci yapılarını tanımlarken, “herkes şef kızılderili yok” diye yazı yazacaksınız!… (bkz. Geçmişi Aşabilmek, Oğuzhan Müftüoğlu) Bu, salt ehlileşme de değildir. Devamında kişilik tanımlaması yapmamız gereken bir probleme işaret etmektedir. Bu nedenle, konuyu daha fazla zorlayıp şahısları tartıştırmak yerine; sahip olduğumuz devrimci perspektifin gereklerini yerine getirerek yanıt vermeyi tercih edeceğiz. Okurlarımız için söz konusu çevrelerin (ve kişilerin) yeterli bir açıklık kazandığına ve artık kimi kesimlerden gelen değerlendirmelere itibar etmemek için yeterli materyalin ve pratik verilerin oluştuğuna inanıyoruz.
Devrimci kaygıların yerini kişisel hesap ve kaygılar almış, ölçü kayması yaşanmış ve sisteme ait değerlerle devrimci değerleri ayıran çizgi belirsizleşmişse; orada rastlanacak hiçbir gelişmeye şaşırmamak gerekiyor. Bu nedenle yoldaşlarımız, “peygamber” sabrıyla gerçekleri açıklama ve doğru devrimci tutuma işaret etme görevini yerine getirmeye devam etmeli; ama eski yol arkadaşlarının sürekli olarak irtifa kaybeden seviyelerinden etkilenmek yerine, yüzünü yeni ilişkilere, yani halka dönmelidir.
Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı DEVRİMCİ HAREKET Dergisi
Sayı:3 (2001)