Bir süredir “reel sosyalizm” eleştirisi adı altında Marksizme yönelik kolaycı, toptancı ve hoyrat bir dille karşılaşıyoruz. Bu tür metinlerde reel sosyalizmin sanki alternatifiymiş gibi “demokratik sosyalizm”den söz edilmektedir. Son olarak karşımıza ANF’de “Rojava sosyalizmin son durağı, demokratik sosyalizmin ilk adımıdır” başlığıyla çıkan yazı, “Lenin’in Sovyetleri, Stalin’le beraber bir Sovyet faşizmine dönüşürken, Mao’nun komünizmi ise en büyük sermayedar ve kapitalist olarak dönüşüme zorlandı. Toplumsallıktan uzak bir sosyalizm, sistemin devamı olmaktan öteye gidemez.” (abç) diyor.
Mesele bu denli basit olabilir mi? Koca 20. yüzyıl deneyimleri; Lenin, Stalin, Mao gibi kadroların emekleri böylesine temelsiz yakıştırmalarla geçiştirilebilir mi? Elbette bu tarz, birçok açıdan sorunludur.
Biz, yazıda alternatif olarak öne çıkarılan “demokratik sosyalizm” söylemini; nasıl ortaya çıktığı, neden bugün yeniden popülerleştiği ve bunun Marksist gelenek açısından ne anlama geldiği dahil olmak üzere incelerken aynı zamanda, “Demokratik, Ekolojik, Cinsiyet Özgürlükçü Paradigma” savunucularında giderek artan boyuttaki postmodern savrulmanın izlerini süreceğiz.
“Demokratik sosyalizm”in dünü ve bugünü
Aslında bu, 20. yüzyılın başından beri kullanılan bir terim. Ancak çeşitli nedenlerle bugün yeniden öne çıkarıldı. Birincisi, reel sosyalizmin tarihsel mirasına fark koymak isteyen ama kapitalizmin içinde görünmek istemeyen siyasi hareketler, “sosyalizm” kavramını yumuşatmak ya da “otoriter” olmamak adına, “demokratik” ön ekini yeniden dolaşıma soktu.
İkincisi, Kuzey Avrupa sosyal demokrasisinin son 30 yılda neoliberalizme eklemlenmesi, birçok insanın “piyasayı kabul edip sosyal politikalarla yetinmeyen ama Sovyet tipi devletçi modele de dönmeyen” bir çizgi aramasına yol açtı. Bugün Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA), Avrupa’daki yeni sol partiler bunun akla ilk gelen örnekleridir. Ne var ki bu konum alış, çoğu zaman teorik bir tutarlılıktan çok politik bir “kaçış alanı” olarak tercih ediliyor.
Demokratik sosyalizm, Marksist sosyalizme alternatif midir?
Marksizm için üretim araçlarının toplumsallaştırılması temel önemdedir; zorunludur. Demokratik sosyalizm adıyla pazarlanan birçok güncel yaklaşım ise üretim ilişkilerinin değiştirilmesine ihtiyaç bırakmayan “erdemli” bir kapitalizm arıyor. Bu nedenle, söz konusu tercihe yönelik olarak yapılan “sulanmış sosyalizm” eleştirileri haksız sayılmaz.
Sovyet öncesi sosyalistler içinde demokratiklik-sosyalizm ayrımı yoktur, çünkü sosyalizm zaten üretim ilişkilerinin demokratikleşmesidir. Bu içeriğe bağlı olarak; “Zaten sosyalizmin kendisi, toplumun demokratik özyönetimidir. ‘Demokratik sosyalizm’ neyin karşıtı olarak ifade ediliyor?” sorusu, aynı zamanda bir çeşit yanıt olarak da görülebilir.
Bugün yaygınlıkla karşılaştığımız olgulardan biri de kimlik siyasetiyle bu söylemin birleştirilmesidir. Demokratik sosyalizm söylemini, kimlik temelli çoğulculuk, radikal demokrasi, sınıf yerine topluluk vb. olgularla birleştirmek, kapitalist üretim ilişkilerine dokunmadan sosyalizmi “kültürel bir hassasiyetler setine” dönüştürme riski taşıyor. Bu da toplumsallıktan, sınıf analizinden kopuk bir söylem doğurur.
Sosyalizm eleştirisi de alternatifi de bu denli basit olabilir mi?
Yukarıda aktardığımız alıntıya bakarsanız, “Stalin faşizm kurdu, Mao kapitalist oldu, o yüzden sosyalizm başarısızdır” gibi bir sonuç çıkar ki bu hem kolaycı hem de çeşitli açılardan sorunlu bir yaklaşımdır. Böyle bir yaklaşım;
Birincisi, tarihsel bağlamı yok eder. Kısaca söylersek, Sovyetler’in iç savaş, dış müdahaleler, geri kalmışlık, savaş ekonomisi gibi koşullarını görmezden gelir.
İkincisi; teorik, stratejik, dönemsel ve coğrafi ayrımları aynılaştırır. Lenin dönemi, Stalin dönemi, Rusya’nın kendi dinamikleri ve koşulları, Çin’in kendi dinamikleri ve koşulları, Mao’nun halk savaşı stratejisi, Sovyet devriminin kendine has niteliği, Sovyet planlı ekonomisi, Çin’in kültür devrimi gibi farkları yok sayan toptancılık ya niyette ya da yöntemde sorunludur.
Üçüncüsü, kapitalizme geri dönüşün nedenlerini, dış dinamiklerle ilişkilendirmek yerine “otoriter kişilik” gibi özelliklere indirgemek, Marksizmi ve bu alana dair temel tezlerini hiç mi hiç anlamamaktır.
Dördüncüsü, sosyalizm yalnızca yöntemsel bir model değildir; üretim ilişkilerinin dönüşümü, sınıf iktidarının niteliği, uluslararası güç dengeleri, ekonomi-politik stratejiler gibi nitelik belirleyici pek çok olgu, “faşizme döndü / kapitalist oldu” gibi kolaya kaçan sloganvari kestirmelerle açıklanamaz. Mesele bu denli basit değil. 20. yüzyıl sosyalist pratiklerine dair eleştiri elbette gerekir ama bu, tarihsel materyalizmi terk ederek, iki cümlelik karikatürlere indirgenerek yapılamaz.
Kısacası, günümüzde dolaşımda olan “demokratik sosyalizm”in çoğu zaman bir sosyalizm projesi değil, bir “kapitalizm reformu” projesi olduğunu ve tarihsel bir “hafıza silme” işlevi gördüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.
Bir başka ifadeyle söylersek; günümüzde sosyalizm tartışmaları, postmodern siyaset ve liberal demokrasi söyleminin ürettiği kavramsal çerçeve içinde yapıldığı için, sosyalizmin tarihsel ve teorik bağlamı silinmekte; geriye karikatür bir “otoriterlik–özgürlük” ikiliği kalmaktadır.
Hafıza silme ve liberal yeniden yazım
Bugün liberal söylemlerde, “Lenin otoriterdi, Stalin totaliterdi, Mao deliydi, bürokrasi vardı, ekonomi çöktü… bu gibi nedenlerle sosyalizm bitti.” gibi derinlikten yoksun, neden-sonuç ilişkisi kuramayan, hatta soğuk savaş döneminin sosyalizm karşıtı kavram setinden aktarma yapan bir yöntemsizlik hali gözleniyor.
Gerçekte bu anlatı, yukarıda da dikkat çektiğimiz gibi tarihsel bağlamı, kuramsal çeşitliliği, ülke ve model farkını olduğu kadar, başarıları da yok sayar. Sömürgeciliğe karşı mücadeleden sanayileşmeye, feodalizmin tasfiyesinden okur yazarlığa, kadın haklarından halk sağlığına, ulusların ve azınlıkların haklarının gözetilmesinden emeğin haklarına kadar pek çok gelişme görmezden gelinir. Hafıza silinince de geriye sosyalist tarihin zenginliği değil, sadece karikatürü kalır. Bu da liberal tahrifata zemin hazırlar.
Böyle bir zeminde, postmodern teoriler eşliğinde sınıf kavramı, ekonomik belirlenim, üretim ilişkilerinin rolü gibi etkenler ikinci plana itilirken, geliştirilen kimlik eksenli yeni paradigmanın etkisiyle ekonomi-politik; kültürel-ahlaki bir siyasetle ikame edildi. Dolayısıyla da sosyalizmin özü olan “Üretim araçlarının mülkiyeti, sınıf iktidarı, kolektif ekonomi” gibi konular “eski solculuk” gibi görülür oldu. Ve geriye “demokratik, katılımcı, özgürlükçü” soyut bir ideal kaldı. Bu da kapitalizmin yeniden üretimine engel oluşturmayan, günü kurtaran, uzlaşmacı bir sol üretti.
Liberal yeniden yazımdaki bu ölçü ve çerçeve sıkışması, sosyalizmin demokrasi anlayışını liberal demokrasiye indirger. Böylece, bugünkü demokratik sosyalizm söylemlerinin büyük çoğunluğu, üretim araçlarının mülkiyetini sorgulamaz. Devleti sınıfsal bir aygıt olarak görmez. Sınıf iktidarı kavramını kullanmaz. Ekonomik planlamayı gündeme getirmez, hatta yanlış bulur. Devrim-karşıdevrim dinamiğini reddeder. Ve sonuçta ortaya “Refah devleti + kimlik hakları + katılımcı demokrasi = Demokratik sosyalizm” formülü çıkar. Gerçekte bu, kapitalist üretim ilişkileri değişmeden sosyalist olunabileceği yanılsamasının formülüdür.
Özetle sorun, Stalin değil, sorunun Stalin’e indirgenmesidir. Marksizmin mirası dışında yürütülen sosyalizm tartışmalarının düzeyi, bugün öylesine daraltılmış durumdaki “Sosyalizm = otoriterizm”, “Sovyetler = diktatörlük”, “Demokratik sosyalizm = özgürlükçü seçenek” gibi kestirme tespitler yapılabiliyor. Ve bunların büyük çoğunluğu liberal paradigmanın içinden geliyor. Dolayısıyla da sosyalizmi tarihsel bağlamından kopararak sınıf ilişkilerini görünmez kılıyor.
İşte tüm bu nedenlerle sorun Stalin eleştirisi değil; sosyalizmi tarihsel bağlamından ve sınıf ilişkilerinden koparan indirgemeciliktir. Stalin de Lenin de Mao da eleştirilebilir; ama bu, tarihsel materyalizm terk edilerek yapılırsa ortaya bir alternatif değil, ideolojik bir “yenilgi kabulü” çıkar.
Postmodern savrulmanın somut izleri
Postmodern savrulmayı en somut biçimleriyle yansıtan metin, Hegel’i de karikatürleştiriyor. Hegel’i faşizmin öncülü olarak görmek, ondan faşizm doğurmak, tarihsel olarak da teorik olarak da sorunludur. Hegel’in metinlerinin hiçbirinde bu iddiayı zorlama da olsa doğrulayacak ırk, soy, safkan, lider kültü gibi ifadeler, tanım ve içerikler yoktur. Tersine, Hegel, burjuva toplum düzenini savunan idealist bir filozoftur; faşizmin ideoloğu değildir.
Sol Hegelciliğe gelince; Marx’ın, gençlik döneminde sol Hegelciliğin içinde olduğu doğrudur. Ancak Marx devamında tarihin motorunun üretim ilişkileri olduğunu tespit ederek, diyalektik yöntemi idealist bir temelden maddi bir zemine taşıyarak ve devletin aklın tecellisi değil sınıf tahakkümünün aracı olduğunu ifade ederek bir kopuş yaşamış, Hegel’i aşmış ve materyalizme yönelmiştir. Dolayısıyla da Hegel ile Marx arasındaki ilişkide devamlılıktan değil devrimci kopuştan söz edilmesi gerekmektedir.
Metin ise bir anlamda bunun tersini söylüyor: “Sol Hegelcilik Marksizme yol açtı ama ikisi de devleti anlayamadı.” Bu, hem Hegel’in ve hem de Marx’ın devlet teorisini hiç okumamaktan kaynaklanan bir iddiadır.
Burada Marx’ın da Lenin’in de devlet teorisini uzun uzun anlatmak okur için yorucu olur. Ancak sonuç olarak şunu söylemekte yarar görüyoruz. İki dosya kağıdını bile doldurmayan kısa bir metne bu kadar çok yanlışı; temelsiz, akıldışı iddia ve değerlendirmeyi sığdırmak, başlı başına bir başarıdır. Böyle bir metnin her iddia ve yanlışına değinmek uzun bir çalışmayı gerektiriyor. Biz bu nedenle şimdilik, Thomas More’nin “Ütopya”sının ne kadar “Cennet” olduğu, Rojava‘nın da ne kadar sosyalizm olduğu meselesine girmeyeceğiz.
Devrimci Hareket
21 Kasım 2025