Türkiye’de “süreç” diye başlatılan orta oyununa ve Suriye’deki “entegrasyon” tartışmalarına dair ilk günden itibaren defalarca değerlendirme yaptık; uyarılarda bulunduk. Hala Suriye’de, Türkiye’de veya bir başka zeminde, bu sınıf uzlaşmacı yöntemsizlikle organik ortaklaşmalar kurarak sola/sosyalizme dair başarı sağlayabileceğini zanneden devrimci dostlarımıza da benzer çağrılarda bulunduk.
Bugünkü değerlendirmemiz, bunca yanılgı ve kayıptan sonra da olsa doğru dersler çıkarılmasını temenni eden bir nitelikte olacaktır.
Paradigmanın iflası ve siyasal körlük
Suriye’de SDG’nin yaşadığı çözülme, yalnızca askeri ya da diplomatik bir başarısızlık olarak ele alınamaz. Ortada, uzun süredir savunulan bir siyasal paradigmanın, sahadaki sınıfsal ve toplumsal gerçekliklerle temas ettiğinde nasıl hızla dağıldığını gösteren yapısal bir tablo bulunmaktadır. Öcalan tarafından geliştirilen ve Marksizmin “aşıldığını” iddia eden Demokratik Ekolojik Cinsiyet Özgürlükçü Paradigma, sınıf mücadelesini tarihsel belirleyiciliğinden kopararak devleti; sermayenin baskı aygıtı ve sınıf egemenliğinin örgütlü biçimi olmaktan ziyade “demokratikleştirilebilir”, yerel uzlaşılar yoluyla dönüştürülebilir bir mekanizma olarak ele aldı.
Halbuki Marx’ın net biçimde ifade ettiği gibi “modern devlet, burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir.” Devletin bu sınıfsal karakteri göz ardı edildiğinde, siyaset kaçınılmaz olarak iktidar sorunundan kopar; maddi güç ilişkilerinin yerine ahlaki-politik temenniler ikame edilir. Bu yaklaşım, özellikle Suriye gibi sınıf, mezhep, aşiret ve emperyalist çelişkilerin son derece sert ve çıplak biçimde yaşandığı bir coğrafyada, devrimci bir çıkış üretmek bir yana, geçici ve kırılgan bir ara form yaratmıştır.
Paradigmanın temel yanılgılarından biri, toplumsal yapının niteliğine dair varsayımlarında yoğunlaşmaktadır. SDG çizgisi, farklı kimlikler, aşiret yapıları ve yerel güç odaklarıyla “organik bağlar” kurmanın, üretim ilişkilerine dokunmaksızın kolektif, kamucu ve özgürlükçü bir toplumsal düzenin önünü açabileceği varsayımına dayandı. Oysa aşiret sistemi, doğası gereği eşitlikçi ya da kolektif bir toplumsallığı değil; hiyerarşi, mülkiyet ilişkileri, patriyarkal otorite ve yerel iktidar ağlarını yeniden üreten bir yapıyı temsil eder.
Bu noktada yaşananlar, yalnızca “aşiretlerle ilişki kurulamadı; aşiretler kazanılamadı” biçiminde dar bir sorun değildir. Asıl mesele, aşiret sistemi dahil olmak üzere mevcut toplumsal ilişkilerin, üretim ilişkilerine dokunulmadan “demokratikleştirilebileceği” fikrinin iflasıdır. Sınıfsal çözümleme yerine kimlikler ve yerel uzlaşılar üzerinden kurulan siyaset, bu yapıları dönüştürmek bir yana, onlarla uyumlanmak ve hatta yer yer günü kurtarmak zorunda kaldı. Böylece toplumsal hegemonya üretilemediği gibi var olan güç ilişkileri de yerinde saydı.
Engels’in tanımıyla devlet, “toplumsal çelişkilerin uzlaştırılamaz hale geldiği noktada” ortaya çıkar. Aşiret yapıları da bu çelişkilerin tarihsel ve maddi biçimlerinden biridir. Bu yapılarla, üretim ilişkilerini hedef almayan bir siyasal hat üzerinden kalıcı bir özgürlükçü düzen kurulabileceğini varsaymak, çelişkinin kendisini inkâr etmek anlamına gelir. Nitekim Rakka, Deyrizor ve Tabka gibi bölgelerde yaşanan hızlı çözülme, SDG’nin iddia ettiği toplumsal rızanın ne kadar yüzeysel olduğunu ortaya koymuştur.
Bu çerçevede SDG, ne açık bir iktidar alternatifi olabildi ne de düzenle geri dönülmez bir kopuşu temsil etti. Silahlı güce dayanan fiili kontrol alanları, sınıfsal bir iktidar hedefiyle birleşmediği ölçüde, yalnızca müzakere masasında pazarlık unsuru olarak değerlendirildi. Lenin’in altını çizdiği gibi “devlet sorunu bulanık bırakıldığında, devrim kaçınılmaz olarak reforma, reform ise teslimiyete dönüşür.” (abç)
Afrin’in 18 Mart 2018’de ciddi bir direniş hattı örülmeden boşaltılması ile bugün Rakka ve Deyrizor hattında yaşanan geri çekilme, aynı paradigmasal yanılgının farklı momentlerdeki tezahürleridir. Burada yaşanan, askeri bir yenilgiden çok; sınıf gerçekliğini, üretim ilişkilerini ve devletin tarihsel niteliğini dışlayan bir siyasal hattın iflasıdır. Paradigma, devleti aşmayı değil onunla uzlaşmayı; toplumsal yapıları dönüştürmeyi değil onlarla uyumlanmayı hedeflediği ölçüde, yapısal bir siyasal körlüğe sürüklenmiş ve sahadaki gerçekliğin duvarına çarpmıştır.
Emperyalizmle taktik ittifaktan stratejik yanılgıya
SDG’nin Suriye sahasında izlediği çizginin belirleyici unsurlarından biri, emperyalizmle kurulan ilişkinin niteliğinin sistematik biçimde yanlış okunmasıdır. ABD ile geliştirilen ilişki, başlangıçta IŞİD’e karşı yürütülen savaşın ürünü olan geçici ve sınırlı bir taktik temas olarak sunulmuş; bu temasın zorunlu ve geçici olduğu sıklıkla vurgulanmıştır. Ancak sahadaki gelişmeler, bu ilişkinin pratikte giderek siyasal, askeri ve idari varlığın temel dayanağı haline geldiğini; taktik bir temasın fiilen stratejik bir güven ilişkisi gibi ele alındığını ortaya koymuştur.
Bu dönüşüm, yalnızca bir öngörü hatası değil; emperyalizmin sınıfsal ve tarihsel niteliğini kavrayamamanın doğrudan sonucudur. Marksist literatürde emperyalizm, rastlantısal dış müdahalelerin ya da geçici ittifakların toplamı değil; kapitalizmin belirli bir tarihsel aşamasında aldığı zorunlu bir biçimdir. Lenin’in ifadesiyle emperyalizm, “sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi sonucunda mali oligarşinin egemenliği, sermaye ihracı ve dünyanın büyük güçler arasında paylaşılmasıdır.” Bu çerçevede emperyalist devletlerin yerel aktörlerle kurduğu ilişkiler, ahlaki tercihler ya da özgürlük söylemleri üzerinden değil, doğrudan kendi sınıfsal ve jeopolitik çıkarları üzerinden şekillenir.
ABD açısından SDG hiçbir zaman tekil, vazgeçilmez ya da merkezi bir özne olmadı. Washington, Suriye sahasını başından itibaren çok aktörlü bir denge alanı olarak ele aldı; SDG, Türkiye, İsrail, Körfez ülkeleri, merkezi devlet ve farklı silahlı yapılar bu denklemde eş zamanlı olarak yönetildi. SDG’nin IŞİD’e karşı işlevsel bir askeri güç olarak öne çıkması, onu bu denklemde geçici olarak öne çıkarmış; ancak bu durum kalıcı bir siyasal garanti anlamına gelmemiştir. Koşullar değiştiğinde ya da daha geniş bölgesel uzlaşmalar gündeme geldiğinde, SDG’nin alan kaybetmesi emperyalist siyaset açısından bir çelişki değil, olağan bir yeniden konumlanma olarak değerlendirilmiştir.
Bu noktada yaşananlar, sıklıkla dile getirildiği gibi bir “ihanet” ya da ani bir yön değişikliği değildir. Aksine, emperyalist müdahaleciliğin karakteristik işleyişinin görünür hale gelmesidir. Emperyalizm, kalıcı müttefikler değil; değişen koşullara göre kullanılan, işlevini yitirdiğinde geri çekilen ya da tasfiye edilen araçlar üretir. Rosa Luxemburg’un belirttiği gibi emperyalist genişleme, “çevre toplumları özgürleştirmek için değil, onları dünya kapitalizmine bağımlı kılmak için” gerçekleşir. Bu bağımlılık ilişkisi derinleştikçe yerel aktörlerin siyasal inisiyatifi de aşınır.
SDG’nin temel yanılgısı, ABD’nin sağladığı askeri ve diplomatik desteği, sahadaki güç dengelerini geçici olarak yönetmeye yönelik bir araç değil; uzun vadeli bir siyasal güvence olarak okuması oldu. Tonlarca silah sevkiyatı, hava desteği ve diplomatik koruma, sınıfsal bir iktidar perspektifiyle sınırlandırılmadığı ölçüde, bağımlılık ilişkisini derinleştirdi. Bu bağımlılık, SDG’nin yalnızca merkezi devlete değil; aşiret yapıları ve yerel güç dengelerine karşı da kırılganlaşmasına yol açtı.
Özellikle aşiretlerin hızla karşı cepheye geçmesi, çoğu zaman “ihanet” ya da “fırsatçılık” olarak açıklanmaya çalışılsa da bu tutum, emperyalist denge siyasetinin yerel düzeyde nasıl işlediğini göstermektedir. Aşiret yapıları, kendi maddi çıkarlarını ve iktidar alanlarını garanti altına alacak güce yönelmiş; üretim ilişkilerine ve mülkiyet düzenine dokunmayan bir özerklik vaadi, merkezi devlet ve emperyalist güçlerle uzlaşma olanağı karşısında hızla anlamını yitirmiştir. Emperyalizmle kurulan ilişki, yerel güçler açısından da kalıcı bir güvence değil; geçici bir ara durak olarak okunmuştur.
Bugün gelinen noktada yaşanan çözülme, ABD’nin tercihini “değiştirmesinden” çok, başından beri var olan çok aktörlü emperyalist planın netleşmesidir. ABD, SDG’yi kaybetmemiş; onu, işlevinin ve konjonktürel ağırlığının azaldığı bir aşamada yeniden konumlandırmıştır. SDG’nin askeri ve idari yapısının merkezi devletle entegrasyonu yönündeki adımlar, emperyalizmin sahayı yeniden düzenleme kapasitesinin bir yansımasıdır.
Kısacası Suriye deneyimi, emperyalizmle kurulan ilişkinin sınıfsal bir perspektifle sınırlandırılmadığında ve geçici-taktik bir araç olarak ele alınmadığında, kaçınılmaz olarak stratejik bir yanılgıya dönüştüğünü bir kez daha göstermiştir. Emperyalizmin sağladığı konjonktürel destek, toplumsal ve sınıfsal bir iktidar hattıyla birleşmediği sürece, en kritik anda ya geri çekilen ya da yerel aktörü daha geniş bir restorasyon sürecine eklemleyen bir prangaya dönüşür. Yaşananlar, emperyalizmin ipiyle kuyuya inilemeyeceğini değil; bu ipin, kuyunun derinliği arttıkça daha sıkı bir bağa dönüştüğünü somut biçimde ortaya koymuştur.
Türkiye-Suriye eş zamanlılığı ve emperyalist rol dağılımı
Suriye’de yaşanan çözülme ile Türkiye’de “süreç” başlığı altında yürütülen tasfiye dinamiklerini birbirinden kopuk okumak, yaşananları yerel ya da konjonktürel gelişmelere indirgemek olur. Oysa sınıfsal ölçekte bakıldığında her iki hatta da belirleyici olan, emperyalizmin bölgeyi çok aktörlü ve farklı araçlarla yeniden dizayn eden stratejisidir. ABD, Ortadoğu’da tek biçimli bir müdahale hattı izlememekte; her ülkede ve her toplumsal formasyonda, o zemine uygun araçlarla ilerlemektedir. Türkiye’de siyasal tasfiye “müzakere”, “demokratikleşme” ve “çözüm” söylemleriyle yürütülürken; Suriye’de aynı hedef, entegrasyon, askeri baskı ve gerektiğinde doğrudan saldırı yoluyla hayata geçirilmiştir.
Bu nedenle Türkiye’deki süreç ile Suriye’deki savaş birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcı momentlerdir. Birinde rıza üretimi ve siyasal tasfiye öne çıkarken, diğerinde zor ve askeri yeniden düzenleme devreye sokulmuştur. Ancak her iki hatta da nihai amaç, bağımsız siyasal iradelerin tasfiyesi ve bölgenin emperyalist dengelere uyumlu hale getirilmesidir. SDG’nin Suriye’de yaşadığı geri çekilme, Türkiye’de “süreç” adı altında yaşanan siyasal çözülmenin askeri biçimde yeniden üretilmiş bir versiyonu olarak okunmalıdır. Roller, aktörler ve araçlar değişse de planın merkezinde yer alan irade değişmemektedir.
Silahlı güç, toplumsal zemin ve hegemonya sorunu
Suriye sahasında SDG deneyiminin açığa çıkardığı en temel sorunlardan biri, silahlı gücün toplumsal hegemonya üretiminin yerine ikame edilebileceği yanılgısıdır. Askeri kapasite, belirli bir aşamada alan kontrolü sağlayabilir; çatışmalı bir ortamda geçici dengeler yaratabilir. Ancak bu güç, sınıfsal temele dayanmayan, üretim ilişkilerini dönüştürmeyi hedeflemeyen ve geniş toplumsal kesimlerin maddi çıkarlarıyla örtüşmeyen bir siyasal hatta kaldığı sürece, kaçınılmaz olarak kırılgan ve geçici hale gelir. Marksist perspektiften bakıldığında silahlı güç, devrimci siyasetin yerine geçemez; ancak ona tabi kılındığında anlam kazanır.
Lenin’in Devlet ve Devrim’de yaptığı saptama bu ilişkinin sınırlarını açık biçimde çizer. “Devlet, sınıf karşıtlıklarının uzlaşmazlığının ürünüdür.” Bu tespit, silahlı gücün de dahil olduğu her siyasal pratiğin, doğrudan sınıf ilişkileri ve üretim yapısıyla bağlantılı olduğunu gösterir. SDG’nin fiili kontrol alanlarında kurduğu yönetim biçimi, bu sınıfsal çerçeveyi esas almadığı ölçüde, silahlı gücü siyasal meşruiyetin ve toplumsal rızanın ikamesi olarak kullanmak zorunda kalmıştır.
Bu durum, özellikle Arap aşiret yapılarının yoğun olduğu bölgelerde açık biçimde ortaya çıkmıştır. Rakka, Deyrizor ve Tabka gibi alanlarda SDG’nin varlığı, büyük ölçüde askeri denetim ve dış destekle sürdürülen bir dengeye dayanmış; emekçi kitlelerin üretim, mülkiyet ve yaşam koşullarına dair somut bir dönüşüm programıyla birleşmemiştir. Aşiret sistemi ise bu bölgelerde yalnızca kültürel bir form değil, aynı zamanda üretim ilişkilerini, emek gücünün denetimini ve yerel iktidar ağlarını belirleyen maddi bir yapıdır. Bu yapıyla, üretim ilişkilerine dokunmadan kurulan “organik bağlar”, hegemonya üretmek bir yana, mevcut sınıfsal ve hiyerarşik ilişkilerin yeniden üretimine hizmet etmiştir.
Gramsci’nin sıklıkla atıf yapılan ancak çoğu zaman yüzeysel okunan “Hegemonya fabrikada doğar.” biçimindeki tespiti, doğrudan sınıfsal ölçeğe dikkat çeker. Bu ifade, hegemonik gücün kimlikler arası soyut uzlaşılarla değil, üretim süreçleri içinde kurulan maddi ve siyasal ilişkilerle inşa edildiğini anlatır. SDG’nin denetimindeki bölgelerde ise hegemonya, emekçi sınıfların çıkarları etrafında örülen bir rıza üretimine değil; askeri varlık, güvenlik aygıtları ve dış desteğin sağladığı geçici istikrara dayanmıştır. Bu nedenle söz konusu yapı, emekçi Arap nüfusun ve aşiret tabanının gözünde “kendi iktidarı” olarak içselleştirilmemiştir.
Marx’ın “Zor, yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir” sözü, sıklıkla zorun tek başına dönüştürücü bir güç olduğu şeklinde yorumlanır. Oysa Marx’ın vurgusu, zorun ancak yeni toplumsal ilişkilerin doğuşuna hizmet ettiği ölçüde tarihsel bir anlam kazandığıdır. SDG deneyiminde zor, yeni bir toplumsal düzenin inşasının aracı olmaktan çıkmış; mevcut statükoyu korumanın, alan tutmanın ve pazarlık gücü yaratmanın aracı haline gelmiştir. Bu da silahlı gücü, devrimci bir imkân olmaktan ziyade geçici bir denge unsuruna indirgemiştir.
Bu koşullar altında HTŞ’nin hızlı ilerleyişi, çoğu zaman askeri bir “başarı” ya da taktik ustalıkla açıklanmaya çalışılsa da asıl belirleyici olan, sahadaki toplumsal boşluktur. SDG’nin çekildiği alanlarda, emekçi sınıfların ve aşiret tabanının önemli bir kısmı, mevcut düzenin devamı ya da merkezi devletle uzlaşma ihtimalini, belirsiz ve sınıfsal içeriği zayıf bir özerklik projesine tercih etmiştir. Bu tercihte belirleyici olan ideolojik yakınlık değil, maddi çıkarların ve güç ilişkilerinin yeniden güvence altına alınmasıdır.
Halep’ten çekilme süreci, Deyrizor ve Rakka hattındaki hızlı çözülme ve aşiretlerin kısa sürede saf değiştirmesi, SDG’nin iddia ettiği toplumsal rızanın ne denli sınırlı olduğunu göstermiştir. Silah, toplumsal karşılığı olmadığı koşullarda yalnızca geçici bir “zor dengesi” yaratır. Lenin’in “Devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz” saptaması, askeri hareketin de ancak tutarlı bir sınıfsal-siyasal hatla birleştiğinde devrimci bir nitelik kazanabileceğini anlatır.
Özetle, Suriye deneyimi, silahlı gücün sınıfsal bir iktidar perspektifinden ve üretim ilişkilerinin dönüşümünden koparıldığında ne devleti parçalayabildiğini ne de yeni bir toplumsal düzen kurabildiğini bir kez daha göstermiştir. Toplumsal hegemonya üretmeyen, emekçi sınıflarla organik ve maddi bağlar kurmayan bir silahlı yapı, dış dengeler değiştiğinde hızla çözülür. SDG’nin yaşadığı geri çekilme askeri zayıflıktan çok, hegemonya kuramayan bir siyasal hattın kaçınılmaz sonucudur.
Merkezi devletin yeniden inşası ve sınıfsal denge
SDG’nin Suriye sahasında kurduğu fiili özerklik, askeri başarı ve emperyalist destekle belirli bir süre boyunca alan kontrolü sağlamış olsa da bu durum merkezi devletin ve emperyalist dengelerin stratejik hareket kabiliyetini ortadan kaldırmamıştır. Aksine, yaşananlar, merkezi devletin geri dönüşünün ertelenmiş ama kaçınılmaz bir süreç olduğunu göstermiştir. Son dönemde hız kazanan entegrasyon adımları, bu geri dönüşün yalnızca askeri değil; siyasal ve sınıfsal bir yeniden inşa süreci olarak hayata geçirildiğini ortaya koymaktadır.
Marksist perspektiften bakıldığında merkezi devletin yeniden tahkimi, tesadüfi ya da yalnızca konjonktürel bir gelişme değildir. Lenin’in Devlet ve Devrim’de vurguladığı gibi “Devlet, sınıfların uzlaşmaz çatışmalarının ürünü ve ifadesidir; bu çatışmalar var olduğu sürece devlet, kaçınılmaz olarak merkeziyetçi bir güç olarak yeniden ortaya çıkar.” Suriye’de de devletin geri dönüşü, SDG’nin askeri kapasitesinin aşılmasıyla değil; sınıfsal, toplumsal ve uluslararası dengelerin yeniden hizalanmasıyla mümkün olmuştur.
Bu noktada entegrasyon süreci, çoğu zaman “çatışmasız çözüm” ya da “kazanımların korunması” söylemleriyle meşrulaştırılmaktadır. Oysa entegrasyonun gerçek içeriği, fiili özerkliğin askeri ve idari tasfiyesi karşılığında sınırlı kültürel ve yerel hakların tanınmasıdır. Bu tür uzlaşmalar, merkezi devletin egemenliğini yeniden tesis ederken, yerel güçlerin siyasal ve askeri inisiyatifini ortadan kaldırır. Burada söz konusu olan, iki eşit özne arasında bir birliktelik değil; güç dengelerinin dayattığı tek taraflı bir yeniden yapılanmadır.
HTŞ’nin sahadaki rolü de bu bağlamda ele alınmalıdır. HTŞ, çoğu zaman ideolojik kimliği üzerinden tartışılsa da pratikte merkezi devletin ve emperyalist dengelerin önünü açan bir geçiş ve baskı aracına dönüşmüştür. HTŞ’nin ilerleyişi, yalnızca SDG’nin askeri zayıflığını değil; toplumsal hegemonya boşluğunu ve merkezi devlet restorasyonunun zeminini de görünür kılmıştır. YPJ’ye ait bir heykelin yıkılması gibi sembolik hamleler, entegrasyon söylemleri eşliğinde birlikte çalışılabileceği varsayılan güçlerin gerçek niteliğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Bu süreçte merkezi devlet, yalnızca askeri güçle değil; aşiret yapıları, yerel sermaye unsurları ve bölgesel aktörlerle kurduğu ittifaklarla sahaya geri dönmüştür. Emekçi sınıfların ve aşiret tabanının önemli bir bölümü açısından bu geri dönüş, belirsiz bir özerklik projesine kıyasla, mülkiyet ilişkilerinin ve yerel iktidar alanlarının daha öngörülebilir biçimde güvence altına alınması anlamına gelmiştir. Bu durum, devletin sınıfsal karakterinin sahada nasıl yeniden üretildiğini göstermektedir.
Rosa Luxemburg’un emperyalizm çözümlemesinde vurguladığı gibi kapitalist devletler ve emperyalist güçler, çevre toplumlarda kalıcı bir özgürleşmeden ziyade, kendi çıkarlarıyla uyumlu bir istikrar ve yönetilebilirlik arar. Suriye’de yaşanan entegrasyon süreci, bu arayışın güncel bir ifadesidir. Fiili özerkliğin tasfiyesi, yalnızca SDG’nin gerilemesi değil; aynı zamanda merkezi devletin emperyalist sistemle uyumlu biçimde yeniden konumlandırılmasıdır.
Bu çerçevede entegrasyon, ne tarafların eşit iradeyle vardığı bir uzlaşma ne de “kazanımların korunarak” yeni bir döneme geçiştir. Aksine, sınıfsal güç dengelerinin yeniden tesis edildiği, merkezi devletin egemenliğinin pekiştirildiği ve yerel siyasal öznelliğin daraltıldığı bir restorasyon sürecidir. SDG’nin askeri ve idari yapılarının merkezi devlet mekanizmalarına eklemlenmesi, silahlı gücün ve yerel yönetimlerin bağımsız bir siyasal hat üretme kapasitesinin sona erdiğini göstermektedir.
Tam da bu bağlamda, merkezi devletin yeniden inşası, SDG’nin askeri bir yenilgisinden çok, sınıfsal ve siyasal bir sınırla karşı karşıya kalmasının ürünüdür. Askeri başarı, toplumsal ve sınıfsal temele dayanmayan bir güç alanı olarak kaldığı sürece, merkezi devletin ve emperyalist dengelerin restorasyon hamleleri karşısında kalıcı bir alternatif oluşturamaz. Suriye’de yaşananlar, fiili özerkliğin, sınıfsal iktidar perspektifiyle birleşmediğinde, kaçınılmaz olarak merkezi devletin yeniden tahkimine hizmet ettiğini bir kez daha ortaya koymuştur.
Dersler ve tarihsel uyarılar
Suriye’de yaşananlar ne beklenmedik bir kırılmaya ne de ani bir yön değişikliğine işaret etmektedir. Aksine, sahadaki sınıfsal, toplumsal ve emperyalist güç ilişkilerini doğru okuyamayan bir siyasal hattın, zaman içinde biriken çelişkilerinin görünür hale gelmesidir. SDG deneyimi, askeri başarı, dış destek ve fiili özerklik gibi unsurların, sınıfsal bir iktidar perspektifiyle birleşmediği koşullarda kalıcı bir siyasal güç üretmeye yetmediğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Bu süreç, en başta kimlik eksenli uzlaşma paradigmasının sınırlarını ve yapısal zaaflarını gözler önüne sermiştir. Farklı kimliklerin, aşiret yapıların ve yerel güç odaklarının üretim ilişkilerine dokunulmadan, yalnızca yönetişim modelleri ve kültürel tanınma üzerinden kolektif, kamucu ve özgürlükçü bir toplumsal düzene evrilebileceği varsayımı sahada karşılık bulmamıştır. Aşiret sistemi dahil olmak üzere mevcut toplumsal ilişkiler, dönüştürülmek yerine olduğu gibi bırakıldığında, özgürlükçü bir düzenin zemini değil; restorasyonun dayanağı haline gelmiştir.
Emperyalizmle kurulan ilişkinin niteliği, bu başarısızlığın ikinci temel boyutunu oluşturmaktadır. ABD ile geliştirilen temas, başından itibaren geçici ve işlevsel bir askeri ortaklık düzeyinde kalmış; ancak bu ilişki, fiilen uzun vadeli bir siyasal güvence gibi okunmuştur. Oysa yaşananlar, emperyalizmin tekil müttefikler değil, değişken aktörler ve esnek araçlar üzerinden ilerleyen çok aktörlü bir plan izlediğini bir kez daha göstermiştir. SDG’nin geri çekilmesi bir “aldatılma” hikâyesi değil; emperyalist rasyonalitenin olağan işleyişinin sonucudur.
Silahlı güce yüklenen aşırı anlam da bu tabloda belirleyici olmuştur. Askeri kapasite, sınıfsal ve toplumsal hegemonya üretimiyle birleşmediğinde, geçici bir alan kontrolünden öteye geçememiştir. Emekçi sınıfların maddi çıkarlarına dokunmayan, üretim ilişkilerini dönüştürmeyen ve yerel iktidar yapılarını çözmeyen bir siyasal hat, silahlı gücü hegemonya ikamesi olarak kullanmak zorunda kalmış; bu da yapıyı dış dengeler değiştiğinde hızla çözülür hale getirmiştir. Rakka, Deyrizor ve Tabka hattındaki gelişmeler, bu kırılganlığın en somut göstergeleridir.
Merkezi devletin yeniden sahaya hâkim olması ve entegrasyon süreçlerinin hız kazanması bu çözülmenin siyasal sonucudur. Entegrasyon, sıklıkla iddia edildiği gibi eşitler arası bir uzlaşma ya da kazanımların korunarak yeni bir döneme geçiş değildir. Aksine, fiili özerkliğin askeri ve idari tasfiyesi karşılığında sınırlı kültürel tanınmanın teklif edildiği, sınıfsal güç dengelerinin yeniden tesis edildiği bir restorasyon sürecidir. HTŞ gibi aktörlerin sahadaki rolü, bu restorasyonun zor ve baskı araçlarıyla nasıl tamamlandığını da açıkça göstermiştir.
Bu deneyimden çıkarılması gereken dersler açıktır. Birincisi, kalıcı ve dönüştürücü bir siyaset, kimlikler arası uzlaşıya ya da yönetişim modellerine indirgenemez; üretim ilişkilerini, mülkiyet yapısını ve sınıf iktidarını hedef alan bir perspektif zorunludur. İkincisi, emperyalizmle kurulan ilişkiler ne kadar avantajlı görünürse görünsün, sınıfsal bir siyasal hatla sınırlandırılmadığı sürece bağımsız bir güvence sunmaz; bu ilişkiler her zaman geçici, koşullu ve geri çekilebilir niteliktedir. Üçüncüsü, silahlı güç, devrimci siyasetin yerine geçemez; ancak toplumsal rıza ve sınıfsal hegemonya ile birleştiğinde anlam kazanır.
Suriye sahası, yalnızca SDG’nin değil, bu çizgiye büyük umutlar bağlayan geniş bir siyasal çevrenin de beklentilerinin sınandığı bir laboratuvar olmuştur. Yaşananlar, “devrim nedir, ne değildir?” sorusunun bir kez daha, kolaya kaçmadan ve romantize edilmeden sorulmasını zorunlu kılmaktadır. Mevcut üretim ilişkileri, sınıf çelişkileri ve devlet aygıtı yerinde dururken, yaşanan süreçlerin devrim olarak adlandırılamayacağı gerçeği, bütün açıklığıyla ortadadır.
Son olarak vurgulanmalıdır ki yaşananlar SDG’nin mutlak sonu değildir; ancak iddia edilen özgürlükçü, komünal ve kamucu hedeflerin çok ötesinde bir geri çekilme ve sınırlanmayı ifade etmektedir. Türkiye’de “süreç” adı altında yaşanan siyasal tasfiye ile Suriye’de entegrasyon ve askeri zor yoluyla yürütülen yeniden düzenleme, farklı biçimler altında aynı sınıfsal ve emperyalist tasfiye stratejisinin parçalarıdır. Bu deneyim, geleceğe dönük en temel uyarıyı bir kez daha hatırlatmaktadır; sınıfsal temeli olmayan, üretim ilişkilerini hedef almayan ve emperyalist dengelere yaslanan her siyasal hat, kısa vadeli kazanımlar elde etse bile sonunda mevcut düzenin restorasyonuna hizmet etmekten kaçamaz.