• Ana Sayfa
  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • Hareket’e katıl!
  • Hareket’e sor!
  • Haziran
  • İletişim
Perşembe, Mart 19, 2026
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!
No Result
View All Result
Devrimci Hareket
No Result
View All Result

“Tarihle Söyleşiler” mi tarihin öznelliğe kurban edilmesi mi?

Facebbok'ta PaylaşTwitter'da Paylaş

Özgür Açılım yayınlarından “Tarihle Söyleşiler” isimli bir kitap yayınlandı. İnsanların bu kitaptan ne anladığı, nasıl değerlendirdiği; duyduğu kaygı veya biçtiği anlam, nerede durduğuyla (sadece Devrimci Yol’u değil) sınıflar mücadelesini nasıl değerlendirdiği ile doğrudan ilintili olacaktır.

Amacımızın geçmişi değerlendirmekten kaçınmak veya kimi gerçeklere fener tutulmasını önlemek olmadığını, bugüne kadarki duruşumuz inanıyoruz ki yeterince ortaya koymuştur.

“Tarihle Söyleşiler” ne bir tarih yazımıdır, ne de geçmiş değerlendirmesidir. Bir olguya dair aktarımda salt biçim bile bazen dedikodu ile objektif aktarımı birbirine yaklaştırır. Tarih yazımı zordur; fotoğraf çekmeye veya konuşana kaset tutup kayıt yapmaya benzemez.

Evet, bir döneme dair öncelikli sorumluluğu olan kimi kadroların, geçmişe dönük değerlendirmeyi (vaktinde ve gerektiği gibi) yapmadığı doğrudur. Ancak bunun telafisi, kesinlikle “Tarihle Söyleşiler” değildir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi kimileri, durduğu yer itibariyle bu yayını çok önemseyecektir; sınıflar mücadelesi açısından önemini değil, merak giderme ihtiyacının karşılanmasını ölçü alacaktır.

Devrimci Yol’un ideolojik muarızları açısından nasıl bir istismarın söz konusu olacağını ise, önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Tüm bu nedenlerle, Özgür Açılım’a, kitabın editörü Cahit Akçam’a ve kitabı anlamlı bulanlara, “Bu neyin ihtiyacıdır?” diye soruyor ve bu kitabın sebep olabileceği hiçleştirici etkiye, kafa karışıklığına veya yanlış arayışlara karşı bir çeşit panzehir olabileceğine inandığımız bir değerlendirmeyi kamuoyuyla paylaşıyoruz.  

TARİH YAZMI, BİREYSEL DEĞİL TOPLUMSAL, KEYFİ DEĞİL BİLİMSEL OLMALIDIR

Bilinir ki tüm tarih yazımları şu veya bu oranda özneldir. Bu konudaki hemen tüm üretimler, sınıflar mücadelesinin ihtiyaçlarından kişiselleştirmeye ve giderek magazinleştirmeye kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde yer alır. Ürünün niteliği, üretenin niteliği ile doğrudan ilişkili olsa da dönemin hemen her insan (hatta örgütlü yapı) üzerinde etkili olan özelliklerinin de ortaya konan çalışmalar üzerinde etkili olduğunu söylemek mümkün. Bu etkiyi, yenilgi dönemlerinde ortaya çıkan ilgi alanları, konular vb ile moralin yüksek olduğu dönemlerde öne çıkan konular arsındaki seçim ve anlatım farkında gözlemek mümkün.

Resmi tarih incelendiğinde görülür ki, olgular ya kişiselleştirilmiş ya da bugünkü sistemi meşru ve kalıcı göstermek için oluşturulan milli değerleri besleyecek yönde biçimlendirilmiştir. Brecht “Okuyan Bir İşçi Soruyor” adlı şiirinde “Genç İskender Hindistan’ı zaptetti!/ Bir başına mı?/ Sezar, Galyalıları yendi!/ E bir aşçı olsun yok muydu yanında?” dizeleriyle tarih anlatımlarındaki kişiselleştirmelere dikkat çeker.

Tabii tarih yazımındaki sorunlar kişiselleştirmeyle sınırlı değil. Bazen niyetten bağımsız olarak, neyin nasıl anlatılması gerektiği konusundaki eksiklik/yetersizlik sebebiyle de ortaya yanıltıcı/çarpık sonuçlar çıkar. Tabii konu gelip yöntemde düğümleniyor. Marksist yönteme göre, tarihi yapan kitlelerdir, bunun motoru ise sınıflar mücadelesidir. Ancak, bunu böyle söylemek/bilmek tarihi doğru okuyup doğru aktarmak için yetmez.

Lenin’in dikkat çektiği bizim de Teoman yoldaşı anlatırken aktardığımız boyut, bu konuda yöntemsel isabet açısından, uyulması gereken bir çeşit zorunluluktur.

“Lenin, Devlet ve Devrim adlı eserine, ‘devrimci önderler ölmeyegörsün’ diye başlar. Ve egemen sınıfların ‘yaşadıkları dönemde rahat yüzü göstermedikleri’ devrimcileri, ölümlerinden sonra ‘zararsız putlara’ dönüştürmeye çalıştıklarını, devrimci teorilerinin içini boşaltıp devrimci uçlarını törpüleyip bayağılaştırdıklarını söyler. Bu nedenle, yitirdiğimiz devrimcileri doğru anmak gibi doğru anlayıp anlatmak da sırtımıza önemli bir sorumluluk yükler.

En yaygın yöntemlerden biri magazinleştirmedir; ‘şu yemeği, şu müziği severdi; cesurdu, kahramandı, vb’ anlatımlar eşliğinde asıl niteliklerini, geleceğe aktarılıp yaşatılacak yanlarını gölgelemektir. Gerçekte yapılması gereken, büyük resmin içinde tüm dönemleriyle, yaşayan bir nitelik olarak aktarmaktır.”

Devrimcilerin tek tek geçmişi de bir bütün halinde geçmiş de elbette ele alınmalıdır. Ancak, kişiler de hareketler de içinde var oldukları tarihsel kesitten ve mücadelenin bütünlüklü tablosundan koparılarak ele alındığında, istense de objektif olunamaz ve okuyanın sübjektif aynasında kırılmaya müsait bir anlatım ortaya çıkar.

Devrimci Yol’un geçmiş değerlendirmelerini veya Mahir anlatımlarını anımsayalım; tek bir yerinde dahi kişiselleştirme söz konusu değildir. O halde Devrimci Yol’un Mahir’e yapmadığını biz de Devrimci Yol’a yapmamalıyız.

Genelde 1980 öncesi süreç, özelde o döneme damgasını vuran bir hareket olarak Devrimci Yol, pek çok yanlarıyla bugüne aktarılması gerekir. Üstelik bu, bir paket anlatıma sığmayacak denli zenginlik ve çeşitlilik içeren bir birikimdir. Ancak, gerek sınıf düşmanlarının bilinçli çarpıtmaları gerekse de Devrimci Yol’a dair farklı yaklaşım ve değerlendirmeler sebebiyle 1980 öncesi süreç anlatımları, genel olarak tarih anlatımlarının gerektirdiğinden de öte bir özen gerektirmektedir. Bu özenin, hangi nedenle olursa olsun ihlali, sahibinin ufkunu aşan düzeyde zarar verebilir.

Çok bilinen bir yöntemdir; Lenin’in Stalin için “kaba” dediğini aktarmakla yetindiğimizde veya Rosa Lüksemburg’un bir cümlesinden hareketle Lenin’in merkeziyetçilik anlayışını “Zaptiye Çavuşluğu”na benzettiğini söyleyip geçersek, her iki tarafa da haksızlık etmiş oluruz. Gerçeğin bir başka anlatımı bize, Lenin’in en zor koşullarda Stalin’i aradığını, Rosa’ya “Dağ Kartalı” dediğini ve her birinin bir diğeriyle on yıllarca süren çok özel yoldaşlık ilişkisi içinde olduğunu aktarır. Bu iki örnek, tartışmaya konu olan meselelerin hangi dönem ve bağlam içinde gündeme geldiğini bilmenin, üzerinden atlanamayacak denli önemli olduğunu gösteriyor. Bu bağlam çeşitli nedenlerle koparıldığında, sistemin tasarlayarak gerçekleştirdiği “Kuşak Kopması”na benzer sonuçlara sebep olunur.

Benzer bir durum Mahir için de geçerlidir. O’nun hiçbir ayrılığı, sübjektif veya duygusal değildir. Örneğin, Mihri Belli ile yollarını ayırma nedenlerini içeren ASD’ye Açık Mektup, farklı bir devrim anlayışı ve çalışma tarzına işaret eder. Siyasi olarak aynı konumda olmadığı kız arkadaşıyla ayrılığı da devrim bağlamlıdır. Ayrılığının nedenini “Ben bu davaya kafamı koydum. Onun için seni yanımda sürüklemek istemedim. Bir gün gazetelerden benim öldüğümü okuyacaksın” biçiminde açıklar.

Aktardığımız yaşam kesitleri, elbette bir şablon değildir ve gündeme geldikleri bağlamlardan koparılmadan değerlendirilmelidir. Felsefe için geçerli olan olgunlaşma süreci, ilişkiler için de mücadele araç ve yöntemleri için de geçerlidir. Bir dönem, tutsak düşenlerin “çözülmemek için” kafalarında birtakım intihar yolları oluşturmaları veya dışarıda kalan eşe/sevgiliye ayrılığın daha doğru olacağını telkin etmeleri, neyin nasıl yapılması gerektiğinin arayışına dair örneklerdir. Nitekim süreç içinde bu örnekler giderek aşılmakta ve savrulmanın yaşanmadığı, değer üretiminde bir sürekliliğin olduğu zeminlerde daha ileri yöntemler, kavrayışlar üretilmektedir. Önemli olan, her olguyu, ortaya çıktığı tarihsel bağlamdan koparmadan ve neden-sonuç ilişkisi içinde ele alabilmektir. Bunlar, magazinleştirici veya çarpıtıcı bir anlatıma düşmemek için asgari ölçütlerdir.

Gerçekte sosyal bilimler, birikim devriyle oluşmuş yöntemsel bütünlüklerdir. Bu bağlamda, birikimde devamlılık, bugünün sorularına geçmişin içinde cevap bulabilme şansı verir. Örneğin, 1980 öncesinin en önemli niteliklerinden biri de Kürt, Alevi, emekçi vb dinamiklerin, devrimciliğin yol göstericiliğinde ve hatta doğrudan örgütsel bağlarla sınıfsal bir zeminde ortaklaşmasıdır. Bunun sağlandığı, dolayısıyla da umudun büyütüldüğü o iklimde, hemen hiçbir yapı tek tek kimlikleri öne çıkararak çalışma yapma ihtiyacı duymadı.

Bugün 1980 öncesinin tam tersine pek çok yapının, kimlikleri öne çıkaran çalışmaları tercih etmesi, özgüven problemi ve dolayısıyla mutsuzluk iklimi sebebiyledir. Bunun tek tek insanlardaki yansıması, kişisel dünyalar kurmak, bireysel kurtuluş ve mutlanma yolları aramaktır.

Dün, bir başkasının yerine gönüllü olarak işkence görmek, tutsak düşmek ve hatta ölmek mümkünken, bugün bu türden örnekler istisna denecek denli azalmış durumda. Zaten değerler tablosu değişip öznelleştiğinde, kişinin kendi öznel hesapları dışında bir hesabı kalmaz. Bugün devrimci bir yapının çatısı altında olunsa da burjuva değerler sistemiyle etkileşim sebebiyle ikili bir durum oluşuyor; demokrasi, özgürlük vb konularda sistemden öğrenilmiş olanla devrimci olan yan yana varlık gösterebiliyor.

TARİHSEL MATERYALİZM OLGULARIN GEÇİRDİĞİ EVRİMİ DİKKATE ALIR

Tarih anlatımı, bir çeşit belgeleme veya fotoğraflamadan (veya niteliklerin cımbızlanarak ele alınmasından-vb) ibaret olursa, bütünü de değişimi de ıskalar. Her olgu, ortaya çıkış koşullarıyla beraber ele alınmalı ve bugüne dek geçirdiği evrim dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Böyle bir inceleme yapıldığında görülecektir ki devrimciliğin nasıl algılandığından eğitime, direnmeden disipline kadar hemen her konu, 68’den 78’e ve bugüne ciddi bir evrim geçirmiştir.

1968’de kadro eğitimi konusunda en yaygın eğilim, eğitimin askeri boyutlarla sınırlanmasıdır. Bunun için genellikle Filistin’de yapılan askeri eğitim yeterli görülürdü. Bunun bir başka versiyonu, aynı eğitim ihtiyacının, ülke içinde bir biçimde karşılanmasıdır. Filistin veya Vietnam pratiğinin yanlış yorumuna da dayanan bu eğitim şekline dair yanılgının aşılması, ülkemiz koşullarında bir devrimci kadrodan ne anlaşılması gerektiğinin kavranmasından geçiyor.

Savaşın ileri boyutlar aldığı ve toplumun önemli bir kesimini kapsar hale geldiği, bunun yanında sorunun açık biçimde seyrettiği işgal, iç savaş vb koşullarda sadece askeri ihtiyaçları karşılamak için teknik ağırlıklı hızlandırılmış bir eğitim yapılması normaldir. Ancak, bizimki gibi ülkelerde devrimciliğin, dolayısıyla da mücadelenin bir yaşam biçimi olarak algılanması gereken koşullardaki eğitimin bu biçimde algılanması, sınırlanması doğru değildir. Che’nin “bir gerillanın askeri değil politik bir kişilik olduğu” yönündeki değerlendirmelerine, politik yazılarına rağmen onu askeri olanla sınırlı biçimde değerlendirmek, (bir zamanlar yapıldığı gibi) ona öykünüp ülkemiz koşullarında gerilla günlüğü tutmak, yanlış bir kavrayışa işarettir.

Eğitim meselesinin askeri sınırlılık içinde ele alınması gibi teorik eğitimin de yanlış, sınırlı biçimler aldığı oluyor. Bu, devrimcilik algısı ve kadro anlayışıyla doğrudan ilintilidir. Örneğin devrimciliğin nasıl bir yaşam biçimi olduğunu öğretmeden önce, nasıl bir disiplin gerektirdiğini öğretip, kimi davranış normlarına indirgemek, dar pratikçi kavrayışın eğitimdeki karşılığıdır. Hangi marka sigaranın içileceğinden, hangi kıyafetin giyilmesi gerektiğine kadar pek çok konu devrimciler arasında tartışılabilir. Ama bu, özünden koparılarak yapıldığında kaba bir şekilcilik ortaya çıkarır.

Henüz saflara yeni katılmış bir kişiden ilk istenenin disiplin olması ile fedakarlık ve bedel boyutunun abartılması, aynı devrimcilik kavrayışının ürünüdür. Bir değerin önce kavratılması sonra da gereklerinin yerine getirilmesi, bir disiplinin eğitim sonucu oluşması gibidir. Biri diğerini önceler. Aksi takdirde ya biçimsel bir kavrayış/duruş ortaya çıkar ya da başarısız olunur. Bu ters kavrayış, devrimciliğin gerektirdiği yaşam biçimini içselleştirememiş olanların o zemine ve hatta yaşam biçimine kendini dayatması, günlük akılla veya sezgilerle hareket edip verilmeye çalışılan kültüre direnmesi biçiminde de gündeme gelebilir. Hatta bu daha da yaygındır. Kişi, ya devrimci yaşam biçimini kavrayamadığı için ya da öznel nedenlerle bireysel eğilimlerini/beklentilerini doğruluk adına dayatır.

Devrimci zeminde geçmişten bugüne en çok rastlanan tartışmalardan biri de örgüt içi demokrasi bağlamında özgürlük-merkeziyetçilik ikilemidir. Sistem tarafından da “sizi birer robota çeviriyorlar, örgüte giren bir daha çıkamaz,” yakıştırmalarıyla kamçılanan bu yaklaşımın, eğitimin doğru yapıldığı ve kavrayışın geliştiği yerlerde bırakalım etkili olmasını, ciddiye bile alınma olasılığı yoktur. Bilgi, tecrübe ve birikimin örgütsel ilişkiler içinde yukarıdan aşağıya aktarılması, bürokratikliğin değil, tersine değerleri güvenceye almanın ifadesidir.

Sistem içinde aileden okula, iş yerinden orduya hemen her alanda bir bürokratikleşme ve irade dayatama söz konusuyken, ona alternatif düzlemde, tamamen doğru uygulamayı güvenceye alma bağlamında oluşturulan işleyişe antidemokratik yakıştırmalar atfetmek, deyim yerindeyse, demokratiklik iddiasıyla demokratik işleyişe direnmektir. Zaten sistem, saldırılarını her zaman doğrudan yapmaz. Bunun yollarından biri de algıya/kavrayışa sızıp, kişiyi evrimci zeminde bile yönlendirebilmektir. İşte tam da bu nedenle sınıflar mücadelesinin örgütsel zeminde de sürdüğü bilinciyle hareket edilmelidir.

Deneyimler göstermiştir ki inanç da bağlılık ve bedel ödeyebilme karalılığı da bir süreç sonucunda oluşur. Bu süreç eğitimi olduğu kadar birikimi, teorik ve pratik gelişimi gerektirir. Kişi öğrendikçe uygular, uyguladıkça öğrenir ve giderek değerlerle bütünleşir; onları yeniden üretir hale gelir. O artık söz konusu değerlerin bir parçası, hatta kendisidir. Tekrara veya öykünmeye ihtiyaç duymadan bizzat kendi yaşamında o değerlerin gereğini yerine getirir.

Kapitalizm koşullarında direnmek bir yaşam biçimidir. Direnci sorgudaki dirence, mücadeleyi eyleme, eylemi de kimi çatışa biçimlerine indirgemek ise; ortaya parçalı, dolayısıyla da biçimsel bir duruş çıkarır. Bu, kavrama ve uygulama diyalektiğiyle ilintili bir olgudur. Direnmenin yalnızca sorgu/işkence anlarına özgü bir duruş/davranış olduğu kanaati, sistemin saldırılarının ya yeterince görülememesine ya da yanlış değerlendirilmesine bağlı bir kanaattir. Gerçekte sistem, fiziki kurum ve araçlarından kültürel olana kadar pek çok biçimde, hayatın tüm kesitlerinde karşımıza çıkar, kendini dayatır. Bu nedenle direnmek, öncelikle saldırının ayırdında olmayı gerektirir. Kişi kapitalizmi tanıdıkça, yaşamına sinen en örtük biçimlerini deşifre ettikçe, direnmesi için bir komuta bir zorlamaya ihtiyaç kalmaz; kendi yaşam kalitesi, hatta onuru ve ahlakı için direnir; direnmemeyi eksiklik sayar; direnmek ise güç ve moral verir.

Direnmek, kültürel üretim için de geçerlidir; sevgi, egemen kültürün antitezidir; direnç zeminlerinde biriken güzellikleri tüketmeyi değil üreterek çoğaltmayı gerektirir. Bu alan sanıldığından da derinlikli, geniş ve çeşitlidir. Meselenin anlık paylaşımlara, kişisel etkileşim ve saflaşmalara indirgenmesi, devrimciliğin bağrındaki o zengin ufkun kıyısında takılıp kalmaya ve hatta geri dönüşlere sebep olur. Bu durum genellikle, kişinin kendini ifade etme, var olma eğilimleri yönündeki zorlamaları sonucu gündeme gelir. Gerçekte ise devrimcilikte var olmak için zorlamaya, kendini dayatmaya ihtiyaç yoktur. Çünkü her iş anlamlı, güzel ve doyurucu; yeter ki o anlam ve güzellik kavranabilsin. Böyle bir kavrayış zemininde her kişi değerli/yoldaş olur; yaşanan alanda potansiyel tüketimi değil, çoğalma/çoğaltma ve yeniden üretim gündeme gelir.

Unutmamak gerekir ki egemenler de öğreniyor ve dünya ölçeğinde tüm deneyimleri birbirine aktarıyor. Yasalar, eğitim, yönlendirmeler, sorgu süreçleri ona göre biçimleniyor; Saygon zindanlarından E tipine, E tipinden F tipine böyle gelindi. Bu egemen saldırıya karşı direnç, bugüne dek üretilmiş olanı yeterli görüp tüketmeyi değil çoğaltmayı gerektiriyor.

Bilinir ki bir şeyin aslını yapamayanlar, biçimsel benzerliklerle yetinir, taklide yönelir. Bu, illegalite dahil örgütsel işleyiş için de, mücadele araç ve yöntemlerindeki seçim için de geçerlidir. Devrimci ilişkiler sevgi ve güven üzerine bina edilmelidir. Kimi önlemlerin alınması, güvensizlik değil değerlerin gözetilmesi olarak görülmeli ve en büyük güvencenin devrimciliğin/yoldaşlığın içselleştirilmesi olduğu unutulmamalıdır.

ÖZNELLİKLE MÜCADELE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜMÜN BİR PARÇASIDIR

Yukarıda hemen tüm tarih yazımlarının öznel olduğuna dikkat çektik. Gerçekte sadece tarih yazımları değil, tüm biyografiler, özgeçmiş değerlendirmeleri, vb de özneldir. İnsanlar, bugün herkesin gözü önünde yaşanan olayları bile çoğu kez öznel pencereden aktarıyor. Geçmişte kalmış olayların aktarımında kişisel bakış açısının ağırlığının hissedilmesi çok daha büyük bir olasılıktır. Hele ki söz konusu olan, çatışmalar eşliğinde yürüyen örgütsel bir yaşamsa, neyin neden böyle söylenip yapıldığı, 40 yıl sonra değil, anında bile özenli biçimde anlatılmasa, yanlış anlama olasılığının önüne geçilemez.

Devrimci yapıların tabanının yaygınlıkla küçük burjuva kökenli olması, o zemindeki kültürel eğilimlerde ve davranış normlarında kendini gösterir. Ayrılıklar da yaşanan uyum problemleri de genellikle aşılması güç bu farklara dayanır. Mesele yalnızca farklı düşünmek değildir. Küçük burjuva kendini dayatır; hata kabul etmez. Bilinir ki kabul edilmeyen hata büyür, kabul edilmeyen hastalık ilerler, kabul edilemeyen eksiklik derinleşir. Öznellik tek yanlı bakmayı ve çifte standardı da beraberinde getirir. Bu nedenle küçük burjuva, aynı zamanda duygusal ve metafiziktir. Girdiği ilişkilerde hızlı yer edinir, ama doyması veya mesafe oluşturması da hızlı olur. Üretken değildir, dolayısıyla var olanı, hatta potansiyel olanı tüketir. Kişilerle de zeminlerle de bütün halinde değil bir niteliği sebebiyle yakınlaşır, dolayısıyla uzaklaşması da bütünü tanıyarak değil kişiselleşmiş veya spekülatif nedenlere dayanır.

Aynı zamanda benmerkezci olan küçük burjuvanın bulunduğu ortamlara kendini dayatma özelliğini, sadece bir konuya çalışmış öğrencinin sınavlarda hep o konunun çıkmasını istemesi durumuna veya sadece futboldan anlayan bir kişinin ikide bir konuyu futbola getirmesine, bunun dışındaki tüm hallerde sıkılmasına benzetebiliriz. Örneğin geçmişte, küçük burjuvanın bu toplam nitelikleri bağlamında yaşanan bir davranış; ortaya çıkan bir mesafe, sorun, tartışma, vb salt “filanca şunu yaptı” sınırlılığında aktarılırsa, okuyanların meseleyi doğru anlama ihtimali yok denecek kadar azdır.

Küçük burjuvaya dair aktardığımız özellikler, sadece yoldaşlık için değil, sevgili, arkadaşlık vb için de geçerlidir. Bir üretime değil bir çekime veya kişiyi bir bütün halinde anlatmayan şu veya bu niteliğe dayanarak başlayan ilişki, yaşamın bütünsel seyri karşısında hızla sınava girer. Ve kişilikler bütünsel yapılarıyla karşı karşıya gelir. O andan itibaren ya ortaklaşmış emekle ilişki yeniden üretilip biçimlenir ya da çatışmalarla tüketilir. Bu nedenle diyebiliriz ki tanımaya dayanmayan, anlık/daraltılmış ortamların ürünü olan ilişkiler çoğu kez yanlış başlar; tanımaya bağlı olarak da süreç içinde biçimlenir veya tükenir.

Hareketin kişilerden oluştuğu, kişilerin kültür ve alışkanlıklarıyla hareketin içine geldiği, eğitim sürecinin sonuna dek devam edeceği; kişini de olguların da iyi ve kötü yanlarının olduğu, bunun diyalektik bakış açısıyla ele alınması gerektiği, yöntemsel olarak ilk anlatılanlar/öğretilenler arasında yer alır. Ancak, bir şeyi bilmek ile uygulamak arasındaki açının kapanması zaman alır. Bu, kişinin bizzat kendine uygulaması gereken bir disiplini gerektirir. Yoksa salt yoldaşlarının telkini, onlarca yıl içinde oluşmuş alışkanlıkları terk etmesi için yeterli olmaz.

Gerçekte dar pratikçilik de küçük burjuva niteliklerin devrimci zemindeki yansımalarındandır. Kişi, hareketin ve mücadelenin ihtiyaçlarına göre değil kendi beklentileri, eğilim ve alışkanlıklarına göre hareket eder, görevleri iyi ve kötü diye tasnif eder. Kişiselleşen bakış açısıyla, yoldaşlardan yoldaş beğenir ve ilişkileri giderek kişiselleşir, daralır. Yani dar pratikçilik, sanıldığının aksine, mücadeleyi bir eylem çeşidinden ibaret görmekle sınırlı olmayan, daha yaygın biçimlere sahip bir duruş ve kavrayış biçimidir; kadro nitelikleri de taşısa, bireyin hareketle bütünleşmesini güçleştirir.

Devrimciler elbette mükemmeliyetçi değildir. Hatta sürecin ilk etabında bir “çocukluk” evresi geçirilebileceğini, kimi dönemlerde devrimciliğin karikatürünün de söz konusu olabileceğini bilir. Bu nedenle, toplumdaki/kişilerdeki embriyon halinde olan sol eğilimleri, toplumsallaşma dinamiklerini önemser. Bu niteliklerinin yanında devrimciler, pervane gibi ışığa koşmaz; popülistçe değil seçici ve planlı davranır. Örneğin Gezi’de öne çıkan küçük burjuva nitelikli kimi kişileri, Çarşı gibi grupları, ilkesizce davranarak her şeyin önüne çıkarmaz.

Söz konusu grupların yok sayılmasını veya değersizleştirilmesini biz de doğru bulmuyoruz. Ancak taşlar, ikincil öneme sahip bu kesimlere göre değil, temel önemdeki olgulara göre düzenlenmeli ve ölçüsüz/pragmatist kabul yerine gerektiğinde eleştirilmelidir. (Örneğin, “Sen yoksan çok eksiğiz” sloganıyla 22’ncisi düzenlenen “İstanbul LGBTİ Onur Haftası” yürüyüşüne Sosyalist Eşcinsel Biseksüel Trans Hareketi’nin “Biz yokuz siz eksik kalın” diyerek katılmaması ve “Eşcinsel ve transların sokağa kitlesel olarak çıkabildiği yegane gün olan Onur Günü’nün içi boşaltılıyor; küfür savurmak slogandan sayılıyor; kakafoniyle tepki gösteriliyor; fuhuş meşrulaştırılıyor; danslı, kostümlü şovlar normların yıkılması kabul ediliyor; yürüyüş katılımının artması başlı başına bir hedef haline geliyor.” biçimindeki eleştirisi, işaret etmeye çalıştığımız ölçüsüzlüğe dikkat çekme bağlamında önemlidir; yaklaşımımızı doğrulamaktadır.)

Devrimci kadrolar, planlı programlı hareket eder; günü birlik parıltılara göre değil temel önemde olana göre görev ve yön tayini yapar; seçicidir. Bu nitelik, devrimciliğin kimlik gereği olarak yaşamın tüm kesitlerine taşınabilmelidir. Tutarlılık ve kalite, devrimcinin kimliğinde içi içe geçer. Hiçbir şey yapay veya zorlama olanıyla ikame edilmez. Böyle bir nitelik yakalanabildiği oranda, başarı ve mutluluk için kural dışı yöntemlere ihtiyaç kalmaz. Devrimcilik yaşamın bütününe içirileceği için, direnme ve mücadele anları, “özel anlar” olmaktan çıkacak; aynı durum, üretilecek güzellikler, başarı ve mutluluk için de geçerli olacaktır. Bu kimliğin, sisteme öykünmeye ihtiyacı yoktur; çünkü hem sistem, nitelikleriyle beraber tanınmış, hem de çözümün nerede aranması gerektiği kavranmıştır.

Dikkat edilirse, bu değerlendirmede kitaptaki tek tek olaylara/kişilere değinmek yerine, bir bakış açısı sunmakla yetindik. Çünkü kitabın eksik ve yanlışları, “hayır o şöyle değil böyle olmuştu” denilerek aşılacak türden değil. Bütünüyle bir yöntem sorunuyla karşı karşıya olunduğu için, sorunun yöntemsel boyutuna ve panzehirinin ne olması gerektiğine dikkat çekmeyi tercih ettik.

1980’nin üzerinden 34 yıl geçtikten sonra yapılmış olan “söyleşiler”in içerdiği öznelliğe ve tarihin neden böyle yazılamayacağına, yukarıda aktardığımız bu toplu bakış ve hatırlatmalar ışığında, bir kez daha kafa yoralım. Bu kitabın, merak giderme ve düne dair magazin açlığını doyurma beklentilerini karşılamak yerine, başka hangi ölçülerle ve nasıl yazılması gerektiği üzerinde duralım. Örgütlü bir bilinçle ve buna denk kaygılarla yaklaşılması halinde, bu tür bir söyleşide soruların da cevapların da “şurada şu oldu, filanca şöyle dedi”den öte bir tarz gerektirdiği ve anlatılacak olgunun mutlaka yaşandığı tarihsel kesit içine oturtularak aktarılması gerektiği görülecektir.

  • Ana Sayfa
  • Dergi Arşivi
  • İletişim
devrimcih@yahoo.com

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

No Result
View All Result
  • Gündem
  • Makaleler
    • Emperyalizm ve Dünya
    • Emek Hareketi
    • Ulusal Sorun
    • Bilim & Felsefe
    • Tarım Sorunu
    • Kadın Mücadelesi
    • Kültür & Sanat
    • Çevre Sorunu
    • Sağlık
    • Eğitim
  • Temel Tezler
  • Doğru Yerden Öğrenelim
  • Devrimci Kişilik
  • Hareket’e katıl!

© 2019 Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi